Mevlana Halid-İ Bağdadi`nin İlmi ve Tasavvufi Hareketi

Mehmet Şenlik
Mevlana Halid, İslami ilimlerde her dalda mütehassıs ve üstün favkiyeti olmasına rağmen çok merak ettiği ledünni ilimlere bir türlü vakıf olamıyordu. Bunun için kâmil bir mürşide ihtiyacı olduğunu düşünerek hacca gidip İslam dünyasının her tarafından gelen birçok âlimle görüşüp tanıştı, amacı kâmil bir mürşid bulup ona intisab etmekti. Bir gün Medine`de Yemenli bir zata rastladı. Cahilin âlimden nasihat istemesi gibi ondan nasihat istedi.
Mevlana Halid`in asıl adı, Ebu`l-Beha Diyauddin Halid bin Ahmed bin Hüseyn eş-Şehrezori el-Karadaği el-Kürdi`dir. Süleymaniye yöresinde ünlü Caf aşiretindendir. Soyu baba tarafından Hz. Osman`a, Anne tarafından ise, Hz. Ali`ye dayanır. Daha çok Bağdat`tayken şöhreti yayıldığı için Mevlana Halid-i Bağdadi lakabıyla meşhur olmuştur. Ameli olarak Şafii, itikaden Eş`ari, tarikaten de Nakşibendi tarikatına mensuptur. (Mehmet Kubat, Mevlana Halid-i Bağdadi, s. 41)

Mevlana Halid, miladi 1777 yılında Şehrizora bağlı Karadağ kasabasında dünyaya geldi. Karadağ bugünkü Irak Kürdistanı`nın Süleymaniye iline bağlı bir beldedir. Şehrezor çevresinde ilim okumuş, medreselerde Molla Halid olarak tanınmıştır. Seydası Abdülkerim Berzenci vefat edince onun yerine yedi yıl müderrislik yapmış, daha genç yaştayken İslami ilimlerde yörenin bilinen isimleri arasında yer almıştır.

Ona Mevlana denmesi; saygı anlamında `Efendimiz, büyüğümüz` demektir. Aynı zamanda ona Mevlana Halid-i Şehrezori ve Mevlana Halid-i Zülcenaheyn (iki kanatlı) de denilmiştir. Bu lakabı almasının nedeni onun hem şeri ve fenni ilimleri, hem de tasavvufi ve manevi ilimleri cem ettiğinden dolayıdır. Onun yetişmesinde babasının büyük emeği geçmiştir. Annesi ise, hem örnek hayatı, hem de asaletiyle yani Ehli Beyt`e mensubiyetiyle Halid`in üzerinde büyük etkisi olmuştur.

Mevlana Halid, ilk ilmi eğitimine kendi kasabası olan Karadağ Medresesi`nde başladı. Ardından Zerdiva nahiyesinde Şeyh Abdüllatif Medresesi`nde eğitim aldı ve bunu Halepçe, Hurmal ve Biyare medreselerindeki eğitimi izledi. Mevlana Halid Arapça ve Farsça biliyordu. Nakşibendi tarikatının Halidiyye kolunun kurucusudur.

Mevlana Halid, İslami ilimlerde her dalda mütehassıs ve üstün favkiyeti olmasına rağmen çok merak ettiği ledünni ilimlere bir türlü vakıf olamıyordu. Bunun için kâmil bir mürşide ihtiyacı olduğunu düşünerek hacca gidip İslam dünyasının her tarafından gelen birçok âlimle görüşüp tanıştı, amacı kâmil bir mürşid bulup ona intisab etmekti. Bir gün Medine`de Yemenli bir zata rastladı. Cahilin âlimden nasihat istemesi gibi ondan nasihat istedi. O zat ise: "Ey Halid Mekke-i mükerremeye gittiğin zaman edebe aykırı bir şey görürsen hemen reddetme." diye ona nasihat eder.

Mevlana Halid Mekke`ye gelir, bir cuma günü Kâbe`ye karşı Delaili hayrat`ı okurken cahil kılıklı, siyah sakallı birinin, Kâbe`ye sırtını çevirip kendisine baktığını görür. "Utanmadan Kâbe`ye arkasını çevirmiş. Edebi gözetmiyor!" diye düşünürken, o kimse; "Mümine hürmet, Kâbe`ye hürmetten daha evladır. Bunun için yüzümü sana çevirdim. Niçin beni kötülüyorsun. Medine`deki zatın nasihatini unuttun mu?" dedi. Mevlana Hâlid bu zatın büyük velilerden olduğunu anladı. Ondan af diledi ve "Beni talebeliğe kabul et." diye yalvardı. O zat ise; "Sen burada olgunlaşamazsın" dedikten sonra eli ile Hindistan`ı işaret ederek: "Senin işin orada tamam olur" dedi ve gitti.

Mevlana Halid, hacdan sonra memleketi Süleymâniye`ye dönüp ders vermeye başladı. Fakat gece-gündüz Hindistan`ı düşünüyordu. Bir gün Hindistan`ın Dehla şehrinde bulunan şeyh Abdullah-ı Dehlevi`nin talebelerinden Mirza Abdürrahim adında bir zat çıkageldi. O talebe, Şeyh Abdullah-ı Dehlevi`nin, Halid`e; "Selamımızı söyle, bu tarafa gelsin!" buyurduğunu bildirdi.

Bunun üzerine Mevlana Halid, hazırlığını yapıp (h.1224 - m. 1809) o zatla birlikte İran ve Afganistan üzerinden Hind yolculuğuna çıkacağını açıklar. Umulmadık bir zamanda medreseyi ve talebeleri bırakıp bu ani ayrılışına şehrin bütün halkı ve talebeleri üzüldüler. Yoldan çevirmek için çok ısrar ettiler ve yalvardılarsa da fayda vermedi. Herkes gözyaşları içinde onları uğurlarken; "Bizleri hüzün ve eleme gark ettiniz. İnşaallah yine huzurunuz ile şerefleniriz" diyordu.

Mevlana Hâlid, arkadaşı Mirza Abdürrahim ile birlikte yanlarında 80 deve, yükleri ve her deveye ait birer hizmetçiyle birlikte yola devam ederler. 11 ay gibi bir yolculuk sonunda Hindistan`a varırlar. Onun gelişini haber alan Şeyh Abdullah-ı Dehlevi bir elçi göndererek Halid`e şunu bildirir: "Eğer bana geliyorsan yalnız seni isterim; develere ve mala ihtiyacımız yok! Yoksa geri dönebilirsin."

Bu teklif Halid`e pek ağır gelir. Ama yapacak bir şey yok, buraya kadar gelmişken boş dönüp gitmek çok daha zor gelir. Bunun üzerine Mevlana Halid, beraberindeki her hizmetçiye mahiyetindeki deveyi de hediye eder ve "hepiniz özgürsünüz develer de sırtlarındaki yükler de sizin olsun" der ve tek başına şeyhin dergâhına varır.

Henüz daha Şeyh Hazretleriyle görüşmeden şöyle bir talimat gelir: "bu günden itibaren Halid`in görevi dergâhın temizliğidir." Halid`e bu teklif, bir öncekinden daha ağır gelir. Halid ki, memleketinde şan şöhret sahibi, ilim ve deha sahibi, güç ve kudret sahibiydi. Şimdi buraya temizlikçi, paspasçı olmaya mı gelmiştir? Diyerek derin derin düşünürken Medine`deki zatın nasihatleri aklına gelir, bunun nefsin ve şeytanın aldatmaları olduğunu anlar ve Ya Allah deyip göreve başlar...

Mevlana Halid bu süre zarfında ilim diye bir şeyle iştigali yok, sadece ibadet ve hizmet işleriyle meşguldür. Görevini zevkle ve ihlasla yapar. Temizlik için su taşıya taşıya omuzlarında ip yara yapar. Bir gün zayıf düşmüş, üstü başı kirlenmiş haline bakarak çok üzülür. Bundan fırsatını yakalamış olan nefis ona: "Ey Halid nedir senin bu halin? Memleketinde talebelerin vardı, etrafında pervane dönen dostların vardı. Bütün bunları bırakmışsın gelip sofuların pisliğini temizliyorsun" diyerek ona ağır yüklenir. Halid birden uyanır ki bu telkinat yine düşman nefistendir. Nefsine meydan okuyarak şöyle kasem eder: "Ey nefsim vallahi bütün bunların başıma gelmesinin nedeni sensin. Vallahi eğer şeyhim bana sakalınla buraları süpür dese gerek ki onu da yapayım" deyip nefsi kendinden uzaklaştırır.

Tabii ki şeyh Abdullah da Halid`in bu hallerini izlemektedir. Bir de bakar ki dergâhtan ani bir talimat geldi. Talebeler hemen Halid`i götürür tıraşını yapar, güzel bir banyo yaptırır ve beyaz elbiseler içinde dergâha götürürler. O sırada dergâhtaki âlimler, çok zor bir sorunu tartışıp çözüm bulamazken ezan vakti gelmiş hepsi namaza gitmişler. Mevlana Halid oradan hemen bir kalem alır çözümünü yazar ve kitapların üzerine bırakır. Âlimler namazdan dönünce meselenin çözüldüğünü görürler. Bunun kim olduğunu sordurunca kapıcı "vala sizden sonra sadece şu tuvaletçi Halid geldi biraz uğraştı" der. Ancak onlar inanmaz, bu onun işi değil, büyük ilim isteyen bir meseledir, derler.

Nihayet şeyh Abdullah-ı Dehlevi dergâha gelir, kapı kenarında oturmuş Halid`in elinden tutar ve götürür ta yanında oturtur. Sonra cemaate dönerek: "şu andan itibaren bu dergâhın baş Âlim`i Halid`dir. Haberiniz olsun Halid sizden de benden de daha âlimdir. Onun ilmi yönden hiçbir eksikliği yoktu. Sadece nefsi onunla muradı arasına girmişti. Biz ise sadece onun nefsini ıslah ettik, o yolu da açtık." Der.

Mevlana Halid`in nefsini yenmesi için çetin bir imtihana tabi tutulması gerekiyordu. Çünkü onda üç haslet vardı ki, onun ledüni ilimlere vakıf olmasını engelliyordu. 1. Bütün zahiri ilimlere havi olması 2. Zengin olması 3. Güçlü (pehlivan) olmasıydı. Bu üç haslet kimde birleşirse onu başkalarına karşı müstağni kılar. İşte bu mücadeleyi kazanan Mevlana Halid tasavvuf dalında da icazetini alarak asrın en büyük mürşidi unvanını aldı. Şeyhi Abdullah-ı Dehlevi onu uğurlarken arkasından ağlamış ve şöyle demişti: "Biz Halid`den sadece nefsini aldık, ama o, bizden çok şey aldı, Halid götürdü, Halid her şeyi alıp götürdü."

Mevlana Halid, Hindistan`dan dönünce kısa sürede gerek Irak`ta ve gerek Şam`da namı şanı her tarafa yayılır. İslam dünyasının en çalkantılı olduğu dönemde dünyanın birçok noktasına yetiştirdiği âlimler ve halifeler gönderir. Son iki asırda Nakşibendiye`nin Halidiye kolu, İslam Dünyasında, özellikle Anadolu ve Mezopotamya`da en fazla yayılan tarikat olmuştur. Halidilik bu bölgelerle sınırlı kalmamış, Balkanlar, Kafkasya, Mısır, Endonezya ve Srilanka gibi uzak ülkelerde de ciddi anlamda etkili olmuştur.

Halidiyye`nin en önemli özelliği medrese ile dergâhı, ilim ile irfânı güçlü bir şekilde birleştirmiş olmasıdır. Halidiyye hem ilim, hem irfan sahasındaki hizmetleri, hem de İslam Dünyasında farklı toplum kesimlerini, farklı coğrafyalardan insanları bir araya getiren, bir arada tutan çimento vazifesi görmüştür. Bu medreselerden ve dergâhlardan icazet alan âlimler, münzevi birer sofu olarak değil, dünyayı takip eden siyaset ve devlet adamları olarak çıkmıştır.

Mevlana Halid`in bir özelliği de teşkilatçı olmasıdır. Devlet işlerine girmemiş, ama ondan uzak da durmamıştır. Dolayısıyla Halidiyye kolundan gelen tüm mutasavvıflar aynı zamanda siyasi ve hareket adamlarıdırlar. İslam tarihinde Kürtler arasından çıkmış, İslam âlemine mal olmuş, dini, irfani ve ilmi vasıfları ile yüzyılları etkilemiş pek çok sembol şahsiyet, Halidiyye kolunun bağrından çıkmıştır.

Mevlana Hâlid Şam`da beş yılını doldurmadan orada vaki olan veba salgını neticesinde oğulları Bahaeddin ve Abdurrahman`ın ardından, 14 Zilka`de 1242/9 Haziran 1827 tarihinde cuma gecesi ruhunu Rahman`a teslim ederek darı bekaya irtihal eyledi. Elan türbesi Şam`ın bir bölgesi olan Kasyon tepesindedir. Ruhu şad, mekânı cennet olsun.

Mehmet Şenlik | İnzar Dergisi | Kasım 2017 | 158. Sayı
 


 
13-11-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.