Malı Temizleyen ve artıran ibadet (Zekat!)

Abdulkuddus Yalçın
Sosyal dayanışmayı hemen hemen her sistem kabul ve teşvik eder. İslâm dini ise, onu bir "hak" olarak kabul eden ve mutlaka yerine getirilmesi gerekli bir farz hükmüne yükselten yegâne dindir. Bu sebeple hadisimizde de görüldüğü gibi zekât, İslâm`ın beş temel esasından sayılmıştır.
Zekât İslam`ın beş esasından biridir.

İbni Ömer radiyallahu anhümâ`dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"İslâm dini beş esas üzerine kurulmuştur: Allah`tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed`in Allah`ın resulü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, hacca gitmek ve ramazan orucunu tutmak." (Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî)

Sosyal dayanışmayı hemen hemen her sistem kabul ve teşvik eder. İslâm dini ise, onu bir "hak" olarak kabul eden ve mutlaka yerine getirilmesi gerekli bir farz hükmüne yükselten yegâne dindir. Bu sebeple hadisimizde de görüldüğü gibi zekât, İslâm`ın beş temel esasından sayılmıştır.

İslâm`ın bütün esasları gibi zekât ilkesi de Kitap ve Sünnet ile sabit ve İslâm tarihinin başlangıcından (hicretin ikinci yılından) beri ümmet-i Muhammed içinde yaşayagelmiş dinî bir emirdir.

Zekât, kelime olarak temizlik ve artma anlamlarına gelir. Dinimizde ise, üzerinden bir sene geçmiş olan nisap miktarı malın yüzde iki buçuğunu veya kırkta birini bir fakire vermektir. Diğer bir ifade ile: Zekât, belli şartlar altında belirli bir miktar malı lâyık olan kimselere vermek demektir.

Böylesi bir malî ibadete "zekât" denilmesi, zekâtı verilen malın artmasından ve âhirette sevaba vesile olmasından ötürüdür. Ya da veren kişiyi günahlardan temizler. Bir görüşe göre de Allah nezdinde veren kişinin ecri ve sevabı artar. (İmam Nevevi. Müslim şerhi)

Zekât, mevcut malın kırkta bir ölçüsünde eksilmesi gibi görünse de, başkalarının hakkından arındırılmış bir malın artacağına dair ilâhî garanti verilmiştir. "Allah rızâsı için her ne harcarsanız, muhakkak Allah onun karşılığını verir" (Sebe` sûresi: 39) Toplumda görülen gerçek de budur. Zekâtını verenlerin malları bir şekilde artmakta, cimrilik edip zekât vermeyenlerin servetleri ise, eninde sonunda eriyip gitmektedir.

"Zenginlerin mallarında isteyen fakirin de, iffetinden dolayı istemeyen fakirin de hakkı vardır (Zâriyât sûresi: 19)

Bu âyetle belirlenmiş olan hakkını zenginden alan fakirlerin duyacağı gönül ferahlığının o malın artışında etkisi olacağı gibi, bu hakkı teslim etmeyenlerin malının bereketsizliğinde hatta bir şekilde eriyip gitmesinde de aç gözlerin eritici tesiri olsa gerektir.

"Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin." (Tevbe sûresi: 103)

Zekâta "sadaka" da denir. Zira sahibinin imanının sahih ve doğru olduğuna şahitlik eder. Nitekim bu âyetteki sadaka kelimesi, farz olan zekât anlamındadır. Âyetin, mal-mülk kaygısıyla cihaddan geri kalan birkaç Müslüman hakkında indiği bilinmektedir. Tövbelerinin kabul edilmesi üzerine bu Müslümanlar, mallarını sadaka olarak vermek istemişler, Hz. Peygamber de "Mallarınızı almakla emrolunmadım" buyurmuştu. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti göndererek, o Müslümanların hem mânevî açıdan temizlenmelerini, hem de mallarının kendilerine yaptığı olumsuz etkiden kurtulmalarını sağlamış olmaktadır. Zira zenginin servetindeki fukara hakkı o servet için sanki bir leke gibidir. Aynı zamanda zenginin duygu dünyası açgözlülük ve cimrilik gibi düşük huylarla kirlenmiş olabilir. Zekât işte bu iki türlü kirliliği birden temizleyen malî bir ibadettir. Böylece zekâtın asıl faydasının onu alana değil, verene ait olduğu anlatılmış olmaktadır.

Zekât farzınının yerine getirilmesini açıkça emreden âyet-i kerîme, aslında Ehl-i kitap ile ilgili âyetler arasında yer almaktadır. Bu da geçmiş şeriatlarda da zekât farzının bulunduğunu göstermektedir.

"Onlara, ancak, dini Allah`ın emrettiği şekilde yaşayarak ve hanîfler olarak Allah`a kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emrolunmuştu. Doğru din de budur." (Beyyine sûresi: 5)

Ehl-i kitap ve müşriklerin durumlarını anlatan Beyyine sûresi içinde bulunan âyet-i kerîme, bütün dinlerde yer alan vazgeçilmez nitelikteki üç esası belirlemektedir: Tevhid, namaz, zekât...

Zekât`ın İslam`daki yeri:

İslâm`ın beş temelinden biri olan ve hicretin ikinci yılı ramazan ayından önce farz kılınan zekât, Malî ibadetlerin en başında yer alır. Önemi dolayısıyla Kur`ân-ı Kerîm`de seksenden fazla yerde ve sünnette bir çok yerde namaz ile birlikte zikredilmiştir:

"Namaz kılın ve zekatı verin" (Bakara: 43, 83, 110; Nisa: 77; Nur: 56; Müzzemmil: 20…..)

İbni Abbas radiyallahu anhümâ`dan rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem Muaz`ı Yemen`e (vali ve zekât görevlisi olarak) göndermiş ve ona şu tâlimâtı vermiştir:

"Onları önce Allah`tan başka ilah olmadığına ve benim, Allah`ın elçisi olduğuma şehâdet getirmeye davet et. Eğer bunu itiraf ile sana itaat ederlerse, Allah`ın, onlara günde beş vakit namazı farz kıldığını açıkla. Buna da itaat ederlerse, zenginlerinden alınıp fakirlerine verilecek olan zekâtı Allah`ın farz kıldığını onlara bildir." (Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî, İbni Mâce)

Bu hadîs-i şerîfte de İslâm tebliğinde takip edilmesi gerekli sırayı ve o sırada zekâtın yerini bulmaktayız: Kelime-i şehâdet-namaz-zekât.

Yemen`e vali, muallim ve zekât âmili olarak gönderilen Hz. Muâz`a Efendimiz`in verdiği bu tâlimât, zekâtın İslâm`ı benimseme ve yaşamada üçüncü sırada bir önemi haiz olduğunu göstermektedir. Hadiste ayrıca zekâtın, yöre halkının zenginlerinden alınıp yine o bölge fakirlerine dağıtılacağı da bildirilmektedir. Ancak bazı âlimler bu ifadeyi "Müslümanların fakirlerine" diye genel mânada anlamışlar ve bir bölgeden toplanan zekâtların o bölge dışına çıkarılabileceğine hükmetmişlerdir.

Zekât, İslam devletinde can ve mal emniyetini sağlar.

İbni Ömer radiyallahu anhümâ`dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Allah`tan başka ilâh olmadığına, Muhammed`in, Allah`ın elçisi olduğuna şehâdet edinceye, namazı kılıp zekâtı verinceye kadar insanlarla savaşmam bana emrolundu. Bunları yaparlarsa, -İslâm`ın hakkı (olan hadler) hariç- canlarını, mallarını benden korumuş olurlar. Gerçek durumlarının hesabını görmek ise Allah`a kalmıştır." (Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, İbni Mâce)

Hadiste söz konusu olan "İslâm`ın hakkı"ndan maksat, bir müslümanın işlediği suç yüzünden kısas veya had cezâlarını haketmiş olmasıdır.

Zekât`ın inkâr edilerek verilmemesi savaş sebebidir.

İlk halife Hz. Ebû Bekir`in (radiyallahu anh), zekât ile namazın arasını ayıranlara yani namaz kılıp da zekât vermeyenlere savaş açtığı bilinmektedir.

Ebû Hureyre radiyallahu anh dedi ki, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem`in vefatı üzerine, yerine Ebû Bekir halife seçilip de Araplar’dan kimileri dinden dönünce, Ebû Bekir bunlara karşı savaş açtı. Bunun üzerine Ömer radiyallahu anh:

- Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem "Ben insanlarla Allah`tan başka ilâh yoktur deyinceye kadar savaşmakla emrolundum. Kim kelime-i tevhîdi söylerse, -İslâm`ın hakkı olan hadler hariç- mal ve canını benden korumuş olur. Gerçek hesabını görmek ise Allah`a kalmıştır" buyurmuşken şimdi sen onlarla nasıl savaş edersin? diye karşı çıktı.

Ebû Bekir:

- Allah`a yemin ederim ki, namazla zekâtın arasını ayıranlarla mutlaka savaşırım. Çünkü zekât, malın hakkıdır. Allah`a yemin ederim ki, Resûlullah`a verdikleri bir deve yularını bile bana vermekten kaçınırlarsa, sırf bu sebepten dolayı onlarla savaşırım" cevabını verdi.

Bunun üzerine Ömer radiyallahu anh şöyle dedi:

"Yemin ederim ki, zekât vermek istemeyenlerle savaş konusunda Allah Teâlâ`nın, Ebû Bekir`in kalbine tam bir kararlılık vermiş olduğunu gördüm ve doğrunun bu olduğunu anladım." (Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî)

İnsanların ve tabii Müslümanların hayat hakkı, can ve mal güvenliği açısından da zekâtın şehâdet ve namaz ile birlikte belirleyici bir etkisi ve önemi bulunmaktadır. Bu da zekâtın hem Müslümanlar açısından önemini ve faziletini hem de İslâm sistemindeki yerini göstermektedir.

Nitekim görüldüğü gibi, Hz. Ömer`in radiyallahu anh itirazına rağmen Hz. Ebû Bekir`in radiyallahu anh, bu hadiste vurgulanan asıl mânayı ileri sürerek yani namazı kıldıkları halde zekâtı vermek istemeyenlerin kendi can ve mallarını korumuş olamayacaklarını bu iki esasın ayrı ayrı yorumlanamayacağını belirtmesi, namaz bedenin hakkı ise, zekât da malın hakkıdır diyerek savaş kararını savunması, zekâtın İslâm`daki yerini zihinlerimize iyice yerleştirmiştir. Hz. Ömer`in radiyallahu anh sonucu kabullenmesi ve gerçeğin bu olduğunu itiraf etmesi de konuya ait bir başka kesinliği ortaya koymaktadır.

İki halifenin ictihadı bu noktada birbiriyle çelişiyordu. Ancak Hz. Ebû Bekir`in radiyallahu anh değerlendirmesi, İslâm`ın bütünlüğünü ve zekât ilkesinin İslâm`daki yeri konusunu daha doğru ve kesin olarak ortaya koymaktaydı. Hz. Ömer radiyallahu anh de bunu anlamakta gecikmedi ve itirazından vazgeçti. Bu iki hadis bir arada değerlendirildiği zaman, zekât farzının önemi anlaşılmaktadır.

Zekât cennete götüren vesilelerdendir.

Ebû Eyyûb radiyallahu anh demiştir ki bir adam Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem`e:
- Beni cennete götürecek bir amel söyle! dedi. Resûl-i Ekrem de:

- "Allah`a ibadet eder, O`na hiçbir şeyi ortak koşmazsın. Namazı kılar, zekâtı verir ve akrabanı görüp gözetirsin!" buyurdu. (Buhârî, Müslim, Nesâî)

Ebû Hureyre radiyallahu anh dedi ki, bedevînin biri Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem`e geldi ve:

- Ey Allah`ın Resulü! İşlediğim takdirde cennete gireceğim bir amel söyle bana, dedi. Resûl-i Ekrem:

- "Allah`a, hiçbir şeyi ortak koşmaksızın kulluk edersin. Farz olan namazları kılarsın. Yine farz olan zekâtı verirsin ve ramazan orucunu tutarsın" buyurdu. Bedevî:

- Canım kudret elinde olan Allah`a yemin ederim ki, bu söylediklerine hiçbir şey ilâve etmem, dedi.

Adam dönüp gidince Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:

- "Cennetlik birini görmek kimi mutlu ediyorsa, şu kişiye bakıversin!" buyurdu. (Buhârî, Müslim, İbni Mâce)

Birbirine çok benzeyen bu iki hadiste, işlenmesi halinde işleyenin cennete girmesine vesile olacağı bildirilen ameller arasında zekât da bulunmaktadır. Bu, zekâtın âhiret hayatı bakımından ehemmiyetini göstermektedir.

Dikkat edilirse her iki hadiste de cennete götürecek amel olarak tevhid, namaz ve zekât ortaklaşa ve aynı sıra ile yer almaktadır. Değişiklik sadece son maddededir. Birinci hadiste Efendimiz akrabayı görüp gözetmeyi (sıla-ı rahm) tavsiye ederken ikinci hadiste onun yerine ramazan orucu tutmayı zikretmiştir. Bu değişiklik öncelikle bize her iki amelin de cennete girmeye vesile olan işlerden olduğunu öğretir.

Zekât, üzerinde biat edilen bir ameldir.

Cerîr İbni Abdullah radiyallahu anh şöyle dedi:

"Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem`e, namaz kılmak, zekât vermek ve bütün Müslümanların iyiliğini istemek üzere biat ettim." (Buhârî, Müslim, Nesâî)

Cerîr, bu rivayetiyle, Resûlullah`a yapılan biatlarda da zekâtın yer aldığını belgelemiş olmaktadır. Bu da zekâtın yönetilen ve yönetici veya devlet-vatandaş ilişkilerindeki önemini göstermektedir. Netice itibariyle zekâtın fert ve millet hayatında son derece canlı ve esaslı bir yeri ve rolü olduğu ortaya çıkmaktadır.

Zekât`ı verilmeyen malın ahirette hesabı ağır olur.

Ebû Hureyre radiyallahu anh`den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Zekâtı verilmeyen her altın ve gümüş, kıyamet günü ateşte kızdırılarak plaka haline getirilip sahibinin yanları, alnı ve sırtı bunlarla dağlanır. Bu plakalar soğudukça, süresi elli bin sene olan bir günde kullar arasında hüküm verilinceye kadar sahibine azap için tekrar kızdırılır. Neticede kişi, yolunun ya cennete ya da cehenneme çıktığını görür."

- Ey Allah`ın elçisi! Peki, zekâtı verilmeyen develerin durumu nedir? dediler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

- "Hakkı ödenmeyen her deve sahibi -ki su başlarına geldikleri zaman sağılıp sütünün muhtaçlara dağıtılması da bu haklar arasındadır- kıyamet günü düz ve geniş bir sahaya yatırılır. O develer de en semiz hallerinde ve bir tek yavru bile dışarıda kalmamak şartıyla o kişiyi ayaklarıyla çiğner ve dişleri ile ısırırlar. Öndekiler geçtikçe arkadakiler gelir (aynı şeyi yapar). Süresi elli bin sene olan bir günde insanlar hakkında hüküm verilinceye kadar bu böyle devam eder. Neticede kişi, yolunun ya cennete veya cehenneme çıktığını görür."

- Ey Allah’ın elçisi! Peki, zekâtı verilmeyen sığırlar ile koyunların durumu ne olacak? dediler. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

- "Hakkı (zekâtı) verilmemiş her sığır ve koyun sahibi, kıyamet günü düz ve geniş bir yere yatırılır. İçlerinde eğri boynuzlu veya boynuzsuz veya boynuzu kırık bir tane bile hayvan bulunmaksızın o hayvanlar o kişiyi boynuzları ile süser, tırnakları ile çiğnerler. Öndeki geçince arkadaki onu takip eder ve bu durum süresi elli bin yıl olan bir günde kullar arasında hüküm verilinceye kadar devam eder. Neticede kişi, yolunun ya cennete veya cehenneme çıktığını görür…" (Müslim, Buhâri, kısmen)

Hadisimiz zekâta tâbi para ve mallar ile ilgili olarak yerine getirilmesi gerekli görevlerin ihmal edilmesi halinde, âhirette başa gelecek halleri çok açık ve acı bir şekilde tasvir etmektedir. Kuşkusuz bu hadîs–i şerîf, zekât vermeyenlerin âhirette başlarına gelecekleri anlatmak suretiyle zekât farîzasının önemini, onun ihmale gelmez bir görev olduğunu gözler önüne sermekte, verilmeyen zekâtın hesabının âhirette mutlaka sorulacağını göstermektedir.

O halde bizim senemizle elli bin yıl sürecek olan bir hesap gününde böylesine azaba uğramamak için her Müslümanın bir an evvel zekât borcunu tam ve eksiksiz olarak ödemesi tek çıkar yoldur. (Riyazü-s Salihin ve Türkçe açıklamasından istifade edilmiştir).

Hadislerden Öğrendiklerimiz:

1. İslâm`ın beş esasından biri olarak zekât, şartlarını taşıyanlar için farz-ı ayn bir ibadettir.

2. Zekâtı inkâr eden kâfir olur.

3. Zekât, İslâm toplumlarında sosyo-ekonomik şartların ıslahını hedef alan bir malî ibadettir.

4. Zekât, ölçüleri ve harcama yerleri belirlenmiş dînî bir vergidir. Gayri meşru vergilerle karıştırılmamalıdır.

5. Hz. Peygamber İslâm hakkında bilgi almak isteyenlere cevap verirken zekâttan mutlaka bahsetmiştir. Bu da zekâtın İslâm için ne kadar önemli olduğunu gösterir.

6. İslâm`ın yaşanmasında zekât vazgeçilmez bir unsurdur.

7. Zekât toplama işi devlet başkanının sorumluluğu altındadır. O bunu görevlendireceği memurlarla gerçekleştirebilir.

8. Kâfirlere zekât verilmez. Zekât "Müslümanların muhtaçlarına" verilir.

9. Namaz ile zakâtın arası ayrılamaz.

10. Şehâdet-namaz-zekât üçlüsünü yerine getirenler, kısas ve had cezalarını gerektirecek bir suç işlemedikleri sürece mal ve can emniyetine sahiptirler.

11. Zekât, âhiret mutluluğunu kazanmaya ve cennete girmeye vesile olan bir malî ibadettir.

12. Namaz gibi zekât da Hz. Peygamber`e yerine getirilme sözü verilen çok önemli bir ibadettir,

13. Zekât devlet-millet ilişkisinde büyük bir önemi haizdir.

14. Zekâtı verilmeyen para ve mallar, âhirette sahipleri için azap vesilesi olacaktır.

Bedenin hakkı olan namazı ve malın hakkı olan zekâtı hakkıyla eda eden ve bu mübarek ayda orucu tutup orucun kendilerini tuttuğu bir ümmet olma dileği ile Ramazan-ı şerifiniz. Bin aydan daha hayırlı olan kadir geceniz ve gelecek ramazan bayramınız mübarek olsun! Âmîn!

Abdulkuddus Yalçın / İnzar Dergisi – Temmuz 2015 (130. Sayı)
 


 
15-07-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.