Lale-Name…

Yusuf Akyüz
İmândan ihsana giden yol tasavvuf remziyle işaretlenmiş. Hakk`a yolculuk, seyr-i sülûk tasavvuf kelimesiyle ifade edilmiş ve tasavvuf da lale çiçeğiyle simgeleşmiş… Tasavvuf mayasıyla yoğrulmuş medeniyetimizde lale motifi, câmi duvarlarından kitab cildlerine kadar, köşk ve konaklardan dergâh odalarına, bakır, gümüş işleme, ebru ve ahşab sanatına ve mezar taşlarına varıncaya kadar,


Lâle dervişe ne söyler,
Lâle söyler, derviş dinler…
Dünyadan uzak bir yerde,
Bir hasbihâl, gönülnâme…

İmândan ihsana giden yol tasavvuf remziyle işaretlenmiş. Hakk`a yolculuk, seyr-i sülûk tasavvuf kelimesiyle ifade edilmiş ve tasavvuf da lale çiçeğiyle simgeleşmiş… Tasavvuf mayasıyla yoğrulmuş medeniyetimizde lale motifi, câmi duvarlarından kitab cildlerine kadar, köşk ve konaklardan dergâh odalarına, bakır, gümüş işleme, ebru ve ahşab sanatına ve mezar taşlarına varıncaya kadar, Hakk`a giden yolun işaret levhası olarak tersim edilmiş, en mûtenâ eserler hep lâle motifi ile tezyin edilmiştir… Lale çiçeğinin sırrı manası nedir?.. Lâle, her şeyden önce lafzâ-i Celâl`in okunuşunu hatıra getirir; hem yazılışı, hem okunuşu itibariyle Lafzâ-i Celâl`e işaret eder… Her nefesde Hakk`ın zikriyle (zikr-i müdâm) yaşamayı ve son nefesde aynı şuur ve iman ile Hakk`a kavuşmayı şiar edinmiş dervişlerin çok sevdiği lâle çiçeği, tıpkı dervişler gibi uzlet-i menam eder; yalnızlığı sever; ekseren gözden uzak, ücrâ yerleri seçer… Şu fâni dünyada insana en son mekân olan ve lâmekân âlemine açılan kabristanlar da lâle ile süslenir; dünya uykusundan ölümle uyanmış kabir ehlinin vazgeçilmez çiçeğidir… Dervişler ise ölmeden önce ölmenin şuûr ve idrakiyle uyandıkları ve kendilerini kabir ehlinden saydıkları için hakikat yolunu lâle motifiyle ifâde ederler. Gülü ve Lâle`yi çok severler. Gül, vuslat yolunda çekilen çileyi, Lâle de dervişliği temsil eder… 

Lafzâ-i Celâl`in yazılışına benzeyen lâle çiçeği <<hû>> zikrini de temsil eder. Dervişler gibi boynu bükük olur lâlenin; mahviyet ve mahcubiyet ile tevazu yolundan gider… Güzelliğinin asıl değil, muvakkat bir suret, zıllî bir akis, asla giden yolda nâçiz bir iz ve işaret olduğunu izhar eder lâle…

Güzelliğime bakıp yoldan geri kalma; ben bu yolda fani bir gölgeyim, aslım başka yerde, der adeta…

Lâle, Efendimiz (s.a.v.)gibi, semâya bakmaya hayâ eder, toprağa bakar; sanki emânet güzelliğin izharından hicab duyar… Üzerinde ne varsa âriyet ve emanettir; lütfedilmiş sûrettir, kendisine âid değildir… Lâle güzelliğin hakikatini bilir; kendisi emanet elbise giymiş bir hiçtir… Bu yüzden gölge varlığına bakıp mağrur olmaz; zevâli varına aldanmaz, <<hû>> der lâle… Derviş de lâle gibi mahviyet ve tevazu yolundan gider; Hakk`ın azamet-i şânı`nı her dem müşahede ile kendi varından geçer, lale gibi boynunu büker ve <<hû>> der… Duruşuyla ve tavrıyla tıbkı Lâle`ye benzer. Derviş de lâle gibi gözden uzak ve ücrâ yerleri sever…

Lâle`nin dünyada en ziyâde bulunduğu yer kabirlerdir; dervişin mekânı da tıbkı kabir misâli, dergâhlar ve tekkelerdir… Lâle, yapraklarını açar, duâ eder gibidir. Derviş de ekseren duâ ve niyaz hâlindedir. Lâle, mahzun bir çiçektir; adı ve duruşu bile hep hüzün ve hasretin, giryan ve hicrânın ifâdesidir; gurbeti ve garipliği temsil eder… Lâle deyince hep boynu bükük, mahzun bir güzellik akla gelir. Çünkü lale asli vatanından ayrı düşmüş, bu fâni dünyaya âid olmayan müstesna bir güzelliktir, hicran ateşiyle yanıp tutuşur… Derviş de böyledir; dervişin vatanı bu dünya değildir; o bu dünyada garip ve gurbettedir. Asıl vatanı ahirettir; bedeniyle dünyada ama gönlüyle âhirettedir. Derviş, vatanına kavuşuncaya kadar gözü yaşlı, boynu bükük, kalbi hüzünlüdür; lâle gibi, gülüşü tebessüm, hâli hüzündür… Daima günahlarını, hata ve kusurlarını düşünür ve üzülür…

Lâle`nin kabristanlarda yeşermesi boşuna değildir; lâlenin hâlini bu dünyada en iyi bilen kabristan sâkinleridir… Lâle onları, onlar da lâleyi severler; hep beraber gözyaşı döker ve âh! Ederler… Lâle, annesini kaybetmiş çocuğa benzer; sürekli ağlar ve gözyaşı döker… Masum ve mahzun bir güzelliği vardır; hakiki ve dâimi güzelliğin bu dünyaya aid olmadığını her hâliyle anlatmaya çalışır… Anlık bir zuhurdur, görünür ve gider… Nitekim dünya güzelleri de hep toprağa girerler; “bize bakıp aldanmayın, hakikî ve daimî güzelliği kazanmak için çalışın!” derler. Dünyevî güzellik vitrindir, şekil ve surettir; aslı ötelerdedir…

Lâle, kabuğuna çekilir, yokluğunu ve hiçliğini bilir; gel geç görünüşe aldanmaz, ne oldum delisi olmaz. İşte derviş de lâle gibi, kesrette vahdet; halvet der encümen sırrıyla yokluk makamında yaşar… Halkın içinde, Hakk`ın zikriyle meşgûldür; ölmeden önce ölmüş gibi hakikati görmüşdür; bakışı ibret, konuşması zikir, sükûtu tefekkürdür; daima akıbeti ve ahireti düşünür. Fânî dünya dervişin gözünde zevâle mahkûm bir hiçtir!

Fânî dünyâ bir gecelik rüyadan farksız; malı mülkü yalan; görünüşü serap; makam ve mevkileri bir an sonrası mechûl anlık itibar; zevkleri elem dolu; ona aldananların sonu acıklı bir hüsrandır!..

Derviş her hâliyle Lâle`ye benzer; ân be ân değişen dünya ahvâline hüzünlü bir tebessümle bakar. Kalabalıklardan yalnızlığa, çokluktan azlığa kaçar. Dünya halkından uzak, kabir ehline daha yakındır. Kabir ehli cebren de olsa uyanmış ve işi anlamıştır. Dünya halkı ise fâni güzellik uykusuna yatmıştır; ayaktadır ama uykudadır. Gece ve gündüz dünya rüyasına dalmış, sırrını çözemediği zaman ve mekân girdabının içinde ne yaptığını bilmeden ve düşünmeden şuursuzca yuvarlanıp durmaktadır. Dünya halkı adeta bir dereye düşmüş; bata çıka, sağa sola çarparak sürüklenip giden şuûrsuz bir kütük gibi akıntıya kapılmıştır…

“İnsanlar uykudadırlar; ölünce uyanırlar!” mana ve fehvasınca, kabir ehli uyanmış ve hakikat-i hâli çok iyi anlamıştır ama çoğu artık geç kalmıştır!

Şuûrlanmak, gaflet ve rehavetten uyanmak; tıbkı daldığı uykudan uyanırcasına hakikati hâli görüp gerçeği anlamak, netice ve akıbetin farkında olmaktır… Mezbahaneye giden yolda gördüğü otlara tamah eden şuursuz hayvan gibi yaşamaktan kurtulup, insan olmaya doğru adım atmaktır. Ölümü ve akıbeti unutan ancak hayvandır! Dünyâ her gün binlerce insanın ecel tırpanıyla biçildiği kocaman bir mezbahanedir! Her nefesin ardında bir ölüm ihtimali vardır; akıbet herkese en yakın mesafededir! Gelecek olan muhakkak gelecektir!

O şey ki gelecek sen onu şimdiden gelmiş bil; ne güzel ifade buyurmuş Efendimiz (s.a.v.): “Korkan kimse geceleyin yola çıkar; gece yola çıkan kimse de gideceği yere varır.”(Tirmizi, Kıyamet,18) Ancak akıbetinden korkan, gaye ve endişesi olan geceleyin yola çıkar. Gaye ve endişesi, derdi ve elemi olmayan, durduğu yerde oturur; yer, içer, gezer, yatar, uyur. Zaten dünya uyuyanlarla doludur; kimisi yatakta, kimisi de ayakta uyur… Sanki dünya uyku tulumudur!..

Fânî dünya lezzetleri tıbkı afyon gibi insanı uyutur ve uyuşturur; dimağı sarhoş eder, nereden geldiğini ve nereye gittiğini, maksad, hedef ve gâyesini unutturur… Zaten dünyanın kendisi de afyondur; insan zevâlinin farkında olmazsa, kolayca câzibesine kapılıp gider; sonra nereye ve niçin gittiğini de bilmez; gaflet karanlıkları arasında dalgalara karşı duramaz; Mevlâ muhafaza, boğulur gider… Dünya dalgaları her gün binlerce insanı yutar… Her gün ve gece, binlerce insan ruhunu ve şuûrunu kaybeder, helak olup gider de, küfür gazeteleri hiç bunlardan bahsetmez!.. Cehenneme dökülen binlerce insanla kimse ilgilenmez; bu azim felâkete trafik kazaları kadar bile önem verilmez! “Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” derler ve alıştıkları gibi yaşamaya kaldıkları yerden devam ederler…

Dünya dolar boşalır; her gelen naçar bir gün muhakkak gider, her başlayan sonunda bir gün biter. Dünyada herkes kendi imtihanını yaşar; ve gider…

Kabirlerin üzerinde <<Hû…>> diyen lâle, dervişe neler neler anlatır. Lâle söyler, derviş dinler, derviş olmak lazım anlamak için… Kâinatta herşey kendi lisanıyla konuşur; canlı cansız, nebat, cemadat kendi hâliyle meramını söyler… Konuşamayan küçük bebek ağlar ama annesi ihtiyacını hemen anlar. Mezarında cansız yatan mevtanın feryâdını kim duyar?! Can kulağı lazım duymak için; söz, duyana ve anlayana söylenir. Anlayana her şey bir şey anlatır. Anlamanın sırrı, inanmaktır… İnanmayan dinlemez ki anlasın!.. Mana kapısı ancak inananlara açılır; inanmayanlar kapının dışında kalır; göremez, işitemez ve anlayıp idrâk edemezler. İnanmayanlar için şöyle buyurmuş Kur`ân-ı azimuşşân: “ ‘onlar manen ve kalben` sağır, dilsiz ve kördürler. Artık onlar Hakkâ dönmezler.” (Bakara, 18) “Dikkat edin! Gözler kör olmaz; asıl kör olan sinelerdeki kalblerdir.” (Hac, 46)

Kabirlerin üzerinde vecd hâlinde <<Hû…>> diyen lâle, can kulağı duyanlara hakikat sırlarını söyler durur. Hâliyle kabir ehlinin tercümanı olur… Lâle`ye bakan derviş, onun simasında hayatın ve memâtın esrarını okur… Bir dem gelir, hayrân olur; bir dem gelir, giryân olur… Dinledikçe ve candan içeri girdikçe toprağın altındaki sesler de duyulur: Feryâd-û figanlar, ah-û eninler, hicran ateşinde yananlar ve pişmanlıklar ve hasretlikler…

<<Ölüp de pişmanlık duymayan hiç kimse yoktur; ölen iyilerden ise, “niçin daha fazla iyilik yapmadım” diye pişman olur. Ölen kötü kimselerden ise, tevbe etmediği için pişman olur.>> (Tirmizi, Zühd, 59/2403___Hadis-i şerif meâli)

Dünyadaki en hakiki mekân olan kabristan, nice sırlarla dolu acâib bir şehristandır… Yediden yetmişe her yaştan ve her sınıftan her insana mekân olan kabristan hüzün, hasret ve hicrân diyarıdır… İyi ve kötü, bütün zıdlar kabristanda yan yanadır; orada da gülenler ve ağlayanlar vardır. Orada perdeler açılmış, hakikati herkes anlamıştır; dünyada yaptıklarının sonuçlarıyla baş başa kalmıştır; dünyada bıraktığı eserlerin sevapları veya günahları çepeçevre kabrini kuşatmış; dünya boyutunda iradesiyle sevdiği, tercih ettiği, vaktini ve enerjisini sarfettiği şeylerin hakiki vechesiyle karşılaşmıştır. Kabir âlemi, dünyada gafletle yaşayanların hasret ve nedametle yandığı, için için yanıp ağladığı, tarifi imkânsız pişmanlıkların yaşandığı ahlar ve eyvahlar diyarıdır!..

O âlemde yaşanan pişmanlıkların acısı dünyaya aksedecek olsaydı, belki dünyada zerre kadar lezzet kalmaz, hiç kimsede yemeye ve içmeye mecâl bırakmazdı…

Okumak, duymak, inanmak ve anlamak için bir müddet zaman tecerrüd ve teveccüh, dikkat, itina ve alaka lazım… Tefekkür ufkunda yolculuk, gönül beytine düşen ve idrake dönüşen esaslı bir mana kıvılcımı ile başlar… Dünya tahtını yakan bir intibah şuâsıyla kilitli kapılar açılmaya başlar…

Ölmeden önce ölmenin şuur ve idrakiyle gaflet uykusundan uyanıp hayatı ve mematı yeniden ve daha derinden okumak lâzım.

Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Mart 2017 (150. Sayı)
 
21-03-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.