Kurumlaşma Zorunludur

Abdulkadir Turan
Hayat, baştanbaşa kurumlardan ibarettir. Bu kurumların bir kısmı (aile, kabile gibi) tabiidir, fıtridir, insanın sosyal bir varlık olmasının tabii bir gerekliliğidir. Bir kısmı ise devlet, ordu, parti, dermek gibi yapaydır; iradidir, insan girişimlerinin birer neticesidir.
Hayat, baştanbaşa kurumlardan ibarettir. Bu kurumların bir kısmı (aile, kabile gibi) tabiidir, fıtridir, insanın sosyal bir varlık olmasının tabii bir gerekliliğidir. Bir kısmı ise devlet, ordu, parti, dermek gibi yapaydır; iradidir, insan girişimlerinin birer neticesidir.

Cahiliye dönemi toplumunda tabii kurumlar vardı ve hatta önemli bir kesim bugünden de güçlüydü. Aile vardı, akrabalık bağları çok önemsenirdi. Ama iradi (üretilmiş) kurum neredeyse yoktu.

Mescit olarak tek yer Kâ’be ve çevresiydi. Uzak veya yakın herhangi bir kabilenin mescidi yoktu.

Resulullah (S. A. S.), Medine’ye hicret ederken daha yol esnasında Kuba Mescidi’ni inşa etti.

Kuba Mescidi, İslam’ın ilk kurumudur. Bu kurumun inşası fiili bir ilan gibidir: İslam, kurumlaşma konusunda cahiliyeden farklıdır. İslam’ın ana kurumu mescid bir tane olmayacak. Müslümanların bulunduğu her noktada mescid inşa edilecektir. Bu yönüyle Kuba Mescidi’nin Mescid-i Nebevvi’den de önce inşa olması ayrıca üzerinde durulmaya değer bir husustur. Resulullah (S. A. S.), henüz yerleşeceği mekânda bir mescid inşa etmeden çevresi için inşa etti. Kurumlaşma, İslam toplumu için o kadar önemli ve o kadar acil bir ihtiyaçtır ki bu alanda hiyerarşi önemsenmemiş, ihtiyaca hemen karşılık verme esası dikkate alınmıştır.

Resulullah (S. A. S.), Medine’ye vardığında yaptığı ilk iş, yine Mescid’in inşasıdır. Önce Mescid, sonra mekân... Nitekim bu sünnet fetihler esnasında hep dikkate alınmış, fethedilen şehirlerde varsa bir kilise camiye çevrilmiş ve yanı başında fetih sembolü olarak yeni bir mescid inşa edilmiş, şehir o mescidler etrafında şekillenmiştir.

Medine’de Resulullah’ın (S. A. S.) Mescidinin yanı başında sahabelerin kaldığı ve eğitim gördüğü odalar inşa edildi.

Mekke ve Medine tarihinde ilk kez böyle bir mekân inşa ediliyordu. Daha önce misafir, evlerde kalır; eğitim, hocanın evinde veya açık bir alanda yapılırdı.

Belki bunu anlamakta en çok zorlananlar, Bedevilerdi. Bu, onların hayal gücünü aşıyordu. Resulullah’a (S. A. S.) karşı koyma cesareti bulsalardı belki suffeleri yıkarlardı.

Bugün de kurum karşıtlığı o Bedevi cahilliğin ürünüdür. Bedeviler binlerce yıl çöllerde yaşar ama kalıcı tek bir eser bırakmazlar. Kurum olmak, kalıcılaşmak demektir. Bedevi için, kalıcı olmak esarettir. O, çadırını sırtına alıp yer değiştirmek ister. Oysa kurumu olmayanın yol alması mümkün değildir. Bedevi, hep yer değiştirdiğini zanneder oysa onun bulunduğu alan neredeyse hep aynıdır.

Kurum karşıtlığını, muvahhid olmak zanneden Haricilik, Bedeviliğin yansımasıdır. Harici, kendisinin “en farklı, tek farklı” olduğunu zanneder, farklılıktan keyif alır, hatta öylesine keyif alır ki kendisiyle aynı dini paylaşanların çokluğundan bile rahatsız olur, sürekli tekfirle kendisine benzeyenlerin sayısını azaltma yoluna gider. Zira Bedevilikte esas olan kabilenin bütün kabilelerden farklı olmasıdır. Kabile, farklı ise kabiledir. Bedevi, kabilesinin farklı olduğunu zanneder oysa kabilesi diğer kabilelerden bir kabiledir.

Değişim irade gerektirir, kurum oluşturmayanın iradesi zayıftır. Bedevi iradesini gelenekten, alıştığı tutumlardan yana tatil etmiş. Onda irade olmadığı için kurum da yoktur.

Hz. Ömer (ra), Bedevi ahlaka en uzak önderlerdendi. Onun döneminde İslam daha da kurumlaştı. Hazine, ordu gibi kurumlar oluştu. Vahyin pek çok hususta re’yine muvafık indiği o büyük sahabe, “başkasına benzeme” endişesini elbette önemsedi. Ama başkasına benzeme endişesini doğru olandan sapmaya dönüştürmedi. İslam, bir denge dinidir. Her alanda ilahi bir dengeye sahiptir. Başkasına benzemek yanlıştır. Ama başkasına benzeme endişesiyle doğruyu terk etmek daha büyük yanlıştır. Denge, başkasına benzemeyi bir amaç haline getirmemek ama başkasına benzeme endişesiyle de doğruyu terk etmemektir. Hz. Ömer (ra), adaletin simgesidir. Adalet dengedir. Bedevi cahil, adaletten uzaktır. Ya ifrattadır ya tefritte. Ya düşmana boyun eğer, onun kulu olur, onun hesabına bizzat kendi kardeşine saldırır ya da düşmandan farklı olma adına düşmanın kullandığı hiçbir şeyi kullanmaz. Düşmanın kullandığını kullanmayı, kabile için aşağılayıcı görür.

İslam kurumsuzlukla değil, kurumlarını İslamî olarak oluşturmakla küfürden farklıdır. Resulullah (S.A.S.), madem Hıristiyan’ın kilisesi var, Yahudi’nin havrası var. Bizim dinimizin ibadet yeri olmasın, demedi. Mescidi inşa etti, sabitlemedi. Zira Allah (cc) hem mescid inşa etmeyi emretmiş hem de yeryüzünü mü’minler için mescid kılmıştır. Bu ilahi bir belirlemedir. Bunu anlamak tefekkür gerektirir. Bedevi, Resulullah’ın (S. A. S.) dergâhına izin isteyerek girmenin hikmetini anlamadığı gibi bu farkı anlamakta da güçlük çekiyor. O düşmana benzememe adına, kurum karşıtlığı yaparken düşmanın oyuncağına dönüşüyor.

Müslümanlar, güçlendikçe kurumlarını büyüttüler. Dünyanın en büyük gücü olarak dünyanın en büyük eğitim kurumlarını, en büyük kütüphanelerini, en gelişmiş hastanelerini, en güçlü ordularını inşa ettiler.

Nihayet, kibre kapıldılar, yeryüzünde kendilerini yenebilecek hiçbir gücün kalmadığına inandılar. İnşayı gereksiz buldular. Olanla yetindiler.

Hayatta durgunluk yoktur. Durgun olan yıpranır, çürür, kokuşur; çevreyi rahatsız eder.

Müslümanları geri bırakan, medrese, hankah (tekke), rasathane değil; bu kurumların en üst noktaya varıldığı inancıyla ihmal edilmesi, durması, gerilemesi, sorun çözemez duruma düşmesi ve nihayet güç kaynağı olacağına güç kaybettirmesidir.

Çözüm bunlara düşmanlık ederek kurumsuzlaşmak değil (bu, İngilizler başta olmak üzere düşmanın Arap yarımadasındaki Müslümanlara aşıladığı şeytani bir eğilimdir); bu kurumların ihya edilmesi ya da onların yerine yeni kurumların inşa edilmesidir.

Resulullah’ın (S. A. S.) ve Onun pâk sahabesinin yolu yıkmaktan keyif almak değil, ihya ederek ilahi rızaya ulaşmaya çalışmaktır.

“Sosyal (tabii) kurumların keşfedildiği ve üretilmiş kurumlarla bu tabii kurumların yönlendirilmeye çalışıldığı bir çağda yaşıyoruz.

Modern dünyada üretilmiş kurumlar, toplumun tabii kurumlarına karşı savaş veriyor. Toplumdaki mutsuzluğun kaynağında bu savaş vardır. Toplumsal mutluluğa ulaşmak; bu savaşa son vererek, üretilmiş kurumlarla tabii kurumlar arasında bir uyum oluşturmak, tabii kurumları, üretilmiş kurumlarla desteklemek, üretilmiş kurumları tabii kurumların hizmetine vermekle mümkündür.

Din, bütün insanî değerlerin, üstünlüklerin, hukukun, adaletin temelini oluşturan en büyük tabii kurum, en büyük toplumsal varlıktır.

Mutsuzluk, insan eliyle üretilen kurumların (organizasyonların, teşkilatların) dinle çatışmasından kaynaklanıyor. Bu, toplumsal bir ikilik doğuruyor, bunalıma yol açıyor.

Mutluluğa giden yol, insan eliyle üretilen kurumları İslam’ın hizmetine vermekten, böylece depresyona yol açan ikili yapıyı, çatışmayı ortadan kaldırmaktan geçiyor.

Toplumla din arasındaki bağ zayıflamış, bunun nedeni, İslam’ın zayıf olması, çağın ihtiyaçlarını karşılamaması değil; bilgi eksikliğinin, şuur eksikliğinin İslam’a bağlılığı zayıflatması, kurum eksikliğinin o bağı korumasız bırakması, etkinlik (faaliyet) eksikliğinin o bağı unutturup etkisizleştirmesidir.

İslam, değer kaynağıdır. Değerleri canlandırmanın, tahrip olan toplumsal inancı yeniden inşa etmenin yolu şudur:

1. Toplumu değerler konusunda bilgilendirmek

2. Bu bilgileri, anlaşılır bir dil ve iletişimi sağlayan teknik araçlarla çokça tekrarlayarak toplumu onlar üzerinde düşündürmek, böylece bilgiyi şuura dönüştürmek.

3. Değerleri yaşamak, değerlere hayat içinde işlerlik kazandırmak

4. Değerleri yaşatacak kurumlar oluşturmak

5. Bu kurumların faaliyetleriyle toplumsal hafızayı değerler konusunda sürekli canlı tutmak

Her adımı kurumlaşmış bir hayat tarzına karşı kurumsuz bir direniş göstermek, Batılı bir tasvirle Don Kişot’luktur; cahillik değilse modern bir kültür serseriliğidir. 19. Yüzyıl sonu Batı’sının ve 20. Yüzyılın başı Türkiye’sinin kimi bohem şairlerine özgü bir serserilik…

Serserilerin sözüne katlanmak, onlara karşı toplumsal bir lütuftur. Onların sözünü ciddiye almak ise toplumsal bir felaket… Köprü altlarında, otel odalarında fikir serseriliği içinde ölüp giden o bilgi küpü tiplerin İslamî versiyonlarının söylediklerini “söz” diye kabul etmek için hiçbir neden yoktur. Nihayet, kendilerinden bazıları da veya onları değerlendiren nice eleştirmen de onların bazen şiir, bazen nesir olarak yazdıklarını bilinçaltından gelen bir tür “saçmalama” olarak kabul etmiştir.

Kurumlaşmaya karşı çıkmak, anarşizmdir. Fikir serseriliğinin eylem biçimi olan anarşizm, yıkıcılık akımıdır; toplumu ve bireyleri birbirine bağlayan her şeye karşı çıkma saplantısıdır. Müslüman, sosyalist veya kapitalist olamayacağı gibi anarşist de olamaz.

KURUMLAŞMAK AİTLİK DUYGUSUYLA BAŞLAR

Modern dünyada kurumlaşmak, devlet ve ticarette Batı’da Max Weber’in esaslarını belirlediği ve Japon şirketleri yönetim biçimiyle yenilenen bir organizasyon ise de toplumsal açıdan Şeyh Halid-i Bağdadi ve benzeri İslam mutasavvuflarının yaptıklarının hayatın geneline uyarlanmasıdır.

Şeyh Halid’in bir tabisi, her nerede olursa olsun,

1. Kendisini Şeyh Halid’in oluşturduğu yapıya ait hisseder.

2. Bulunduğu yerde o yapıya benzer bir yapı oluşturmak için harekete geçmeyi vecibe bilir.

3. Bulunduğu yerin toplumsal koşullarını dikkate almakla birlikte yeni bir şey icat etmeye kalkışmaz, ait olduğu ana yapıyı inanç, hedef, söz, davranış, giyim, fiziki mekân (bina ve müştemilatı) hatta yemek bakımından kendi ortamına taşırdı.

Böylece inanç (akide) birliği, hedef birliği, söz birliği, davranış birliği, giyim birliği, fiziki mekân birliği, yemek yiyiş tarzı birliği üzerinden o yerde bir hayat disiplini oluşur, ait olduğu asıl hayat disiplininin bir şubesi olurdu.

Bu, bütün tasavvuf yapılarının kurumlaşma biçimidir. Şirket, dernek, siyasi partiler gibi modern Batı kurumlaşması pek çok yönüyle bu yapıların kurumlaşma biçiminin ticaret ve siyaset hayatına uyarlanmasından ibarettir.

Kurumlaşmak, bir yapıya ait olduğunu hissetmektir. Bulunulan yerde o yapının bulunmamasını bir eksiklik olarak görmek ve o eksikliği gidermek için harekete geçmektir.

Kurumlaşmak bir ana gaye ve bir program etrafında kenetlenmektir.

Kurumlaşmak o ana gayeye ulaşmak için oluşturulan programı gerçekleştirmek için sosyal etkinliklerde bulunmaktır.

Kurumlaşmak, bir oto kontrole ulaşmaktır. Kendisinden başka kimse yoksa bile kişinin kendiliğinden harekete geçmesi ve ait olduğu yapı gibi bir yapı oluşturması, onun bir şubesini meydana getirmesi, bulunduğu yerde o şubenin olmayışını hayatının bir yanının eksik olması gibi görmesidir.

Dikkat edileceği üzere kurumlaşmak aitlik duygusuyla başlar.

Kendini bir kuruma ait hissetmek;

1. Kurumun hedef ve değerlerini kabul etmek ve bunlara güçlü bir inanç duymak

2. Kurumla özdeşleşmek ve kurumun varlığını koruması için büyük bir istek duymak

3. Kurumun büyümesi için kendisinden beklenilenden daha büyük bir gayret içinde olmaktır.

Siyasi bir kurumu büyütmeye çalışmak, kuşkusuz, onu zıtları ve benzerleri karşısında topluma tanıtmakla, onun toplum için önemini, siyasi hayat içindeki konumunu ortaya koymakla mümkündür. Siyasi bir kurum zıtları karşısında kime benziyor; benzerlerinden nerede ayrılıyor? Bunu topluma anlatacak olan, kendisini o kuruma ait hissedenlerdir.

Abdulkadir Turan / İnzar Dergisi – Ağustos 2015 (131. Sayı)
 


 
10-08-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.