Kur`an-ı Kerim`in Gölgesinde Bir Hayat: Şehid Seyyid Kutub

Abdulkadir Turan
Salihlerin seçkinlerine özgü bir yükselişi var Seyyid Kutub`un. Onun hayat hikâyesi, pek çok seçkin insanda olduğu gibi ihlaslı bir arayış, bereketli bir buluşma ve gıpta edilen bir akıbet safhalarından oluşmuştur.
Salihlerin seçkinlerine özgü bir yükselişi var Seyyid Kutub`un. Onun hayat hikâyesi, pek çok seçkin insanda olduğu gibi ihlaslı bir arayış, bereketli bir buluşma ve gıpta edilen bir akıbet safhalarından oluşmuştur. 
 
Seyyid Kutub, 9 Ekim 1906`da Mısır`ın Asyut şehrine bağlı Muşa yerleşiminde, Şazeli tarikatına mensup bir ailenin evladı olarak dünyaya gelmiştir. 
 
Ziraatla uğraşan babası Hacı İbrahim Kutup, toplumsal sorunlara duyarlılığı ve işgal karşıtlığı ile bilinirdi. İslamî partilerin bulunmadığı o günlerde işgal karşıtlığı ile bilenen Vatan Partisi`ne mensuptu. Gelirinin bir kısmı ile geçinir, diğer kısmını yoksullara dağıtırdı. Annesi de saliha bir kadındı, çocuklarını iyi bir terbiyeden geçirirdi. 
 
Seyyid Kutub, Mısır`ın bu dindar ailesinin terbiyesiyle henüz on yaşını bulmadan Kur`an-ı Kerim`i hıfzetti. Kur`an-ı Kerim, onun temiz belleğini küçük yaşta doldurdu, onun duygu evrenini belirledi. 
 
Mısır`daki koşullar ne yazık ki Kur`an-ı Kerim`in emirleri doğrultusunda şekillenmemişti. Seyyid Kutub, Daru`l-Ulûm`un edebiyat bölümünü okurken her Mısır genci gibi işgalci İngiltere Kraliyeti karşıtlığı üzerinde bir saha, bir eğilim ve bir ideoloji ile karşı karşıya kaldı. Karşılaştığı saha edebiyattı, Mısır edebiyatı o günlerde zındık olarak tarif edilebilecek kişilerin kılavuzluğunda yol alıyordu. Onlar, Kur`an`a karşı eski Arap şiirinin tutulmasını istiyorlardı.  Sözde İngiliz karşıtlığında bulunurken Arap gençlerinin kölelik ruhuna geri dönmeleri için Kur`an-ı Kerim`den uzak tutulmasını dileyen İngilizlerin taleplerine uygun olarak İslam`dan uzaklaştırılması ve Batı edebiyatına yönlendirilmesi için çalışıyorlardı. Bununla birlikte aynı edebiyatçılar Kur`an-ı Kerim`i çokça önemsiyor görünürlerdi. 
 
Seyyid Kutub, zor bir seçenekle karşı karşıyaydı: Ya edebiyatçı sayılmayacak ya da o adamları reddedecekti. 
 
Seyyid Kutub`un yüz yüze olduğu eğilim milliyetçilikti. İngiliz işgaline karşı Fransız menşeli milliyetçilik, sömürgecilerin İslam âlemini ebediyen sömürmek için buldukları en zehirli eğilimdi. Mısır da İslam âleminin diğer coğrafyaları gibi bu zehirden derince etkilenmişti. Seyyid Kutub ailesinden aldığı işgal karşıtlığını milliyetçilikle ifade edebilir ya da milliyetçiliğin işgalcilerin en büyük tuzağı olduğunu kavrar da küfür ve şirke, Allah`ın dilediği yolda karşı çıkacaktı. 
 
Seyyid Kutub`un yüz yüze olduğu ideoloji sosyalizmdi. 1917`de Rusya`da devletleşerek siyasi, askeri ve ekonomik bir güce ulaşan sosyalizm o günlerin bütün dünyasında olduğu gibi Mısır`da en gözde ideolojiydi. Özellikle Batı işgali altındaki ülkelerde gençlerin büyük ilgisini çekiyordu. Ayrıntıları o günlerde Batı dünyası dışında pek bilinmeyen sosyalizm, toplumu önemsemek, yoksula sahip çıkmak, sömürgeciliğe karşı durmak gibi hususiyetleri ile gençleri kendisinden etkilenmeye mahkûm bırakıyordu. 
 
Genç yaşta babasını kaybeden Seyyid Kutub, Kur`an-ı Kerim hafızı ve dindar bir ailenin evladı olarak asla dinsiz bir edebiyatçı olamazdı ya da İslam`a karşı doğrudan savaşan bir milliyetçi ya da ateist bir sosyalist. O, hayatının her döneminde Kur`an-ı Kerim`e ve namaza düşkündü. Hiçbir saha, hiçbir eğilim, hiçbir ideoloji onunla Kur`an-ı Kerim, onunla namaz arasına giremezdi. 
 
Ama Seyyid Kutub`un Kur`an-ı Kerim hıfzı, onu henüz bir mürşidin rehberliğinde Kur`an-ı Kerim`i sünnetin ışığında kavrama merhalesine götürmemişti.  Ailesinin tarikattan gelen terbiye yöntemiyle şekillenen hissiyatı, onu İslam`a bağlı tutarken ona dünyanın mevcut koşullarında nasıl mücadele edeceği, önüne konan seçenekleri nasıl tahlil edeceği, onlara karşı nasıl alternatif geliştireceği konusunda kâfi gelmiyordu. 
 
Seyyid Kutub, ne dinsiz edebiyatçılara ne milliyetçilere ne ateist sosyalistlere inanıyordu. Ne var ki onlar karşısındaki vaziyetinin net olduğu da söylenemezdi. Onun edebi birikimi, işgal karşıtlığı ve paylaşımdan yana düşüncesi her an onların hesabına bir üretime dönüşebilirdi. Kur`an-ı Kerim kıraati ve namaz ehli olduğu hâlde edebî eserleri dinsiz edebiyatçıların, işgal karşıtlığı milliyetçilerin, paylaşımcılığı sosyalistlerin hanesine yazılabilirdi. 
 
Seyyid Kutub, o an bunu net olarak fark edebilecek düşünsel bir birikime sahip değildi ama çocukluğundan aldığı hissiyat onun tedbirli davranmasını da sağlıyor, onun onlarla içli dışlı bir hayata yönelmesini engelliyordu. 
 
İlimle uğraştıkça düşüncesi netleşiyordu Seyyid Kutub`un. Seyyid Kutub, 1939`da henüz 33 yaşındayken kendisiyle uluslararası sistemin yönlendirmesiyle Mısır`daki sistemin önüne koydukları arasına mesafe koymaya başladı. 
 
Onu buna yönelten iki etken vardı: 
 
1. Seyyid Kutub, yüce Allah`ın insanı irade sahibi olarak yarattığına yakinen inanıyordu. 
 
2. Seyyid Kutub, Müslümanın neyle karşılaşırsa karşılaşsın gıdaları helal-haram kategorisine tabi tutarken yaptığı gibi Kur`an-ı Kerim ölçüsüne vurmak gerektiğini biliyordu. 
 
İrade sahibi olduğuna inanması, onu olanı olduğu gibi kabul etmekten, Kur`an-ı Kerim`i temel ölçü alması onu haram sahalara girmekten, haram eğilimlere kapılmaktan, haram düşüncelere sözcülük etmekten alıkoyuyordu. 
 
Seyyid Kutub, haram-helal sentezinin mümkün olmadığını,  önüne konan eğilim ve düşüncenin İslam`la uyuşmadığını ve uyuşturulamayacağını, onları neden kabul etmemesi gerektiğini biliyordu. Ama bir toplumu onlarsız nasıl inşa edeceğini de bilmiyordu. 
 
Bu dönem, onun için realite ve idealler arasında bir gelgitler dönemiydi. Bir yandan çağın realitesi, öte yandan Hakk`ın emirleri. Çağın realitesi içinde bir tercih mi yapmalıydı yoksa “La” deyip ondan tamamen beri mi olmalıydı?
 
Birincisi, zihni üretken, dili etkileyici, kalemi iç dünyasına alasıyla sözcülük yapabilen biri için yükseliş, makam, para, şöhret demekti. İkincisi, çağın gerçekliği içinde acılara teslim olmayı kabullenmek… 
 
Ancak Seyyid Kutub, yolunu belirlerken ne makam, para ve şöhreti ne de acıları ölçü alıyordu. Ölçü, Allah`ın emirleridir. Allah`ın hak dediğine koşullar ne olursu olsun hak denmeli, batıl dediğine batıl denmelidir. Ölçü hiçbir eğrilik, hiçbir muğlâklık taşımamalı, dosdoğru ve berrak olmalıdır.  
 
7 Ekim 1946`da “Konum Dersleri” adlı bir makale yayınlayan Seyyid Kutub, Mısır toplumunun içinde bulunduğu koşulları derince tahlil ediyordu. 1948`de yayımladığı “İslam`da Sosyal Adalet” kitabında ise Mısır toplumunun sorunlarına karşı İslam`ın sosyal adaletini çözüm olarak ifade ediyordu. 
 
Her iki eser de onun sosyal sorunların tespitini İslamî ölçülere göre yapması, çözümünü de İslam`da araması bakımından çok önemliydi. Ama hâlâ yolun yapı taşlarını tamamladığı söylenemezdi. Fikirler ancak “nimete ermiş” şahsiyetlerin ve onlara tabi olan toplulukların içinde bir toplumsal projeye dönüşür. Seyyid Kutub, bilgi açısından doyuma ulaşmak üzere olduğu hâlde henüz üzerinde yürüyeceği yolu tayin açısından dileğine ulaşamamıştı. İhlaslı arayışı devam ediyordu.
 
Seyyid Kutub, 1949`da eğitim alanında araştırmalar yapmak üzere Amerika`ya gitti. Amerika, ona Mısır`daki pek çok sentezcinin ilgi duyduğu ve Mısır`da bulunmadığı için Mısır`ı geri kalmış saydığı liberalizmi tanıma imkânı verdi. Seyyid Kutub, Amerika`yı modern küfrün ana yurdu, liberalizmi küfrün ulaştığı son safha, Müslümanların önündeki en büyük tuzak olarak tespit etmişti. Bu tespitten sonra artık beşeri nizamlara meyletmesi mümkün değildi, beşeri nizamlar bir bütün olarak yanlış yoldaydı. Onları reddetmeli ve ilaha nizama halis olarak yönelmeliydi. Edebiyat ise bir araçtı, o araç kimsenin değildi; edebiyatı Allah`ın bir nimeti olarak O`nun dinini anlatmak için kullanmalıydı. 
 
Seyyid Kutub, Amerika`da araştırma ve gözlemlerine devam ederken İmam Hasan el-Benna Mısır`da şehid edilmiş; Amerika`nın onun katlinden duyduğu sevinci gözlemiş, hayretler içinde kalmıştı. 
 
Mısır`daki bir topluluğun önderinin katli dünyanın en güçlü ülkesini niye bu kadar ilgilendiriyordu? İmam el-Benna, İslam âleminde Amerika için en büyük tehdit olmalıydı. Amerika hakkındaki kanaat Seyyid Kutub`u bereketli bir buluşmaya götürdü. Seyyid, Amerika dönüşünde İhvan-ı Müslimin hareketine tabi olmaya karar verdi. 
 
Artık topluluğunu bulduğuna göre Kur`an-ı Kerim`i bütün olarak yaşamak için fırsatı yakalamış sayılırdı. Sahabe nasıl ki Kur`an-ı Kerim`i ayet ayet yaşadıysa Seyyid Kutub öyle yaşamaya başladı. Okuyor, tatbik ediyor ve edebiyatın kendisine sağladığı bütün imkânlardan istifade ederek İhvan-ı Müslimin`in dergi ve gazetelerinde tebliğ ediyordu. Hitap edeceği topluluğu bulunca kaleminin ucu açılmış, sayfalar onun Kur`an-ı Kerim`in gölgesinde yazdıkları ile dolmaya başlamıştı. Sayfaların boşluğu Müslümanların kıyameti, Kur`an`ın gölgesinde dolması ümmetin ihyasıdır. Seyyid, bunu kavramış ve kıyamet kopmadan sayfaların boş olmayacağına duyduğu imanla kendisini ümmeti yazıyla aydınlatmaya adamıştı. 
 
Uluslararası güçlerin Mısır yerli temsilcisi Cemal Abdünnasır, Seyyid Kutub`a rezil bir teklif götürmüş, ona ihlaslı arayışıyla bereketli buluşmanın içinde yer almışken birkaç günlük dünya uğruna kendisine tabi olmayı önermişti. Seyyid Kutub, saf bir imanla Allah`a iman ettiğinden tağuta karşı çıkma konusunda hiç tereddüt etmeden Abdünnasır`ı yanından kovmuştu. Abdünnasır, 1954`te uluslararası güçlerin yönlendirmesiyle bir tuzak kurmuş, İhvan-ı Müslimin`in kendisine suikast düzenlediği iddiasını ortaya atmış, İhvan-ı Müslimin`in liderlerini tutuklamıştı. Onların arasında Kur`an-ı Kerim`in gölgesinde bir hayat inşa etmek için dili ve kalemiyle cihad eden Seyyid Kutub da vardı. 
 
Seyyid Kutub, on yıl hapiste kaldıktan sonra 1964`te Irak Devlet Başkanı Abdusselam Arif`in önerisiyle hapisten çıkmıştı. Uzun yıllar hapiste kaldıktan sonra dışarıyla yüzleşmek insanı sarsar. Hz. İbrahim aleyhisellam`ın ateşten kurtulması için verilen ilahi emrin “Ey ateş serin ve selametli ol!” şeklinde olmasında büyük bir hikmet vardır. Tağutun ateşinden kurtulmak kolay, tağutun ateşinden kurtulduktan sonra onun sofrasına gitmemek, ilahi ateşe düşmemek ihlasın korunmasını icap ettirir. Yeryüzünde pek çok şahıs, imtihanı tam da burada kaybetmiştir. 
 
Hak arayışını bereketli buluşmayla tamamlayan Seyyid Kutub`un imtihanı kaybetmeye niyeti yoktu. O nasipse gıpta edilen akıbete ulaşmak için yol alıyordu.  
 
Cezaevinden çıktıktan sonra o günkü tağutların ve o günden bugüne hüküm süren tağutların en sevmediği eserini kaleme aldı: el-Mʿalimü`t-Tarike-Yoldaki İşaretler. Seyyid Kutub, bu eserde açık bir dille bütün beşeri nizamların özde aynı olduğunu ilan ediyor, kurtuluş için örnek nesil üzerinden büyük öndere Hz. Muhammed Mustafa`ya tabi olmaya çağırıyordu. 
 
Bu çağrıyla uluslararası güçler sarsıldıkları gibi kendini halkın önüne önder diye koyan yerli temsilcileri Abdünnasır da sarsılmıştı. Neticede Sosyalist Sovyetler önermiş, ulusal sosyalist Abdunnasır tatbik etmiş, Liberal Batı memnun kalmış; Seyyid Kutub 29 Ağustos 1966`da sabaha doğru şehid edilmiş, gıpta edilen akıbete ulaşmış ve Müslümanların küfre karşı direnişinde yeniden hayat bulup kıyamete kadar önderlik yapacak şahsiyetler arasına girmişti. 
 
İnna lillah ve inna ileyhi raciun… 
 
Şehadeti mübarek olsun…  
 
Abdulkadir Turan | İnzar Dergisi | Ağustos 2017 | 155. Sayı
 
09-08-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.