Kudüs’ün Fethi

Abdulkadir Turan
Kudüs’ün Haçlılar tarafından işgali, İslam âleminin yaklaşık iki yüzyıllık bir gafletinin neticesidir. Müslümanlar, kendi aralarında ihtilafa düşüp birbirlerini zayıflatınca ve bu süreç Bahreyn çevresinde Karamatîlerin, Kuzey Afrika ve sonra Mısır’da Fatimîlerin devletleşmesiyle farklı bir sürece girince Kudüs tehdit altına girdi.
Kudüs’ün Haçlılar tarafından işgali, İslam âleminin yaklaşık iki yüzyıllık bir gafletinin neticesidir. Müslümanlar, kendi aralarında ihtilafa düşüp birbirlerini zayıflatınca ve bu süreç Bahreyn çevresinde Karamatîlerin, Kuzey Afrika ve sonra Mısır’da Fatimîlerin devletleşmesiyle farklı bir sürece girince Kudüs tehdit altına girdi.

Bu süreç içinde Hıristiyanlar Ortodoks ve Katolik demeden birleşti; Ortodoks Bizans ve Katolik Avrupa birleşti; yerli Ermeniler ve diğer Hıristiyan unsurlara bağlandı, nihayetinde 1099’da Fatımîlerin elindeki Kudüs Haçlılar tarafından işgal edildi. Mescid-i Aksa’nın kubbesine Haç kondu.

Bu sürecin son bulması Müslümanların 88 yılını aldı. Önce Nûreddin Zengi’nin babası İmâdüddin Zengî Musul-Halep hattında zuhur etti. Musul-Halep hattını birleştirdi. Haçlıların İslam coğrafyasında istila ettikleri ilk şehir, Urfa’yı Haçlı işgalinden 46 yıl sonra 23 Aralık 1144’te Haçlılardan kurtardı, Kudüs’e giden yolu açtı. Sonra oğlu Nûreddin Zengî Hazretleri rahmetullahi aleyh geceleri dua ve zikir, gündüzleri Allah yolunda cihadla Müslüman Suriye’yi birleştirdi, Mısır’ın kapılarını açtı. Günü geldiğinde yerine konmak üzere Mescid-i Aksa için Halep’te bir minber yaptı.  Selâhaddin-i Eyyûbî’nin amcası İslam’ın büyük komutanı, dağların aslanı, dinin aslanı Esedüddin Şîrkûh rahmetullahi aleyhin 17 Rebiulahir 564/18 Ocak 1169’da Mısır’ı Fatimîlerin elinden alması ve Selâhaddin-i Eyyûbî rahmatullahi aleyhin 14 Muharrem 567/17 Eylül 1171’de Fatımî devletine son verip Mısır’a tam olarak hâkim olmasıyla Kudüs’ün kapıları açılmıştır.  Bundan sonraki süreç Suriye ve Mısır’ın birleşmesiyle neticelenmiş ve nihayetinde Hıttin Savaşı’na gelindiğinde küfrün Haçının Mescid-i Aksa’nın kubbesinden sökülüp atılması an meselesi olmuştur.

25 Rebiulahir 583/ 4 Temmuz 1187… Hıttin’de tekbirler, tahliller yükseliyordu Selahaddin’in karargâhından. Ne zamandır bu dağlar böyle bir gece yaşamamıştı.    Sanki Ebu Ubeyde, yanında Iyaz bin Ganm, Halid bin Velid ve Bilal-i Habeş olduğu halde cephedeydiler. Selahaddin, bir yandan cihada teşvik ediyor, öte yandan kendi öz elleriyle ok dağıtıyordu. “Oklarımı alın ve Allah’ın yardımıyla Haçlıyı vurun” diyordu küçücük ordusuna…

Haçlılar Hittin Köyü civarında tepelere sığınmışlardı, suya ulaşmak için çırpınıyorlardı. Ancak Takıyyuddin onları sardı, üstlerine yürüdü. Muzaffer Komutan, Şirkûh’la Selahaddin’in Babeyn Savaşı’nı tekrarlıyor gibiydi. Haçlılar, tuzağı anlamadı, Takıyuddin’e doğru geldi, bir umut belki suya ulaşacaklardı. Tam o esnada, Takıyuddin, onları sağ sol askerleriyle halkaya aldı, yakındakileri öldürdü ve çevredeki otları ateşe verdi. Haçlılar, suya ulaşmayı umarken ateşi görmüşlerdi. Susuzluk ve ateş… Haçlı, daha dünyada cehennemi yaşıyordu. Haçlılar oraya koştu, buraya koştu ve nihayet Hıttin Boynuzlarına sığındı, kayalıklara saplanan domuz misali bekledi, sonra köşeye sıkıştırılmış kedi misali, Selahaddin’in bulunduğu noktaya saldırdı. Kılıçlar şakırdıyor, tekbir sesleri göklere ulaşıyor ve muhaddisler ‘en Ebi Hüreyre rediyellahü anh, ‘en İbn-i Mes’ud radiyellahü anh diyerek hadis okuyordu. Bu öyle bir andı ki sanki Bedir Günü yaşanıyor ve Resulullah, sesiyle mücahitlerin safları arasında dolaşıyordu.

Kocaman bir Haç dolaşıyordu Haçlıların arasında. Üzerinde sözde Hz. İsa’nın resmi vardı. Ona “Haçların Haçı” diyorlardı. Sadece çok özel günlerde çıkarıyorlardı onu. Takıyuddin bir daha hücum etti, kardeşi merhum Sofi Ferruh Şah’ın da yerine savaştı, tepelerine kartal gibi indi ve Haçların Haçını onlardan aldı, büyük Haç, Kürtlerin kaba bir tabirle ifade ettikleri şekilde baş aşağı çevrildi ve Selahaddin’e getirildi. Artık Haçlıların ruhu esirdi, bedeni işe yaramazdı. Koca şövalyeler, kırmızı çadırın yanına oturup öyle beklediler, vurulmasını bekleyen, ürkmüş, gözlerini avcıya dikmiş domuz misali… Ernat, Guy de Lusingen, Guy’un kardeşi… Templier (Tapınak) Şövalyeleri büyük üstadı ve Hospitalier (Malta) Şövalyeleri ileri gelenleri hepsi oracıktaydı. Cesetleri görenler, bütün Haçlılar öldürülümüş; esirleri görenler bütün Haçlılar esir alınmış derdi. Bu topraklara keyifle geldikleri Miladi 1099, Hicri 491’den bu yana böyle bir felaket yaşamamışlardı.

Selahaddin’in Kudüs konusunda neden tedbirli davrandığı işte bu manzaradan anlaşılıyordu. Ta Avrupalardan gelen Haçlılar, 63 bin kişilik bir ordu seferber edebilmişlerdi. Üstelik, daha Kudüs, Taberiye, Antakya ve Trablus’ta da Haçlılar vardı. Hepsi de profesyonel savaşçı… Ya Müslümanların ordusu… Selahaddin’in has ordusu en iyi ihtimale göre on üç bin kişiydi.

Havran civarında bir Müslüman otuz Haçlı esiri, bir çadır ipine bağlamış götürüyordu. Haber, Kadı İbn-i Şeddad’a verilmişti. Katip İmad’a gelen haberde ise kırk haçlı bir çadır ipine bağlanmış götürülüyordu. Şam’da bir Haçlı esirin fiyatı 3 dinara kadar düşmüştü.   

Selahaddin’in onlarla uğraşacak vakti yoktu. Fetih aşkı olmasa aslında sıhhat açısından sorunluydu. Ama hedefe kilitlenince derdini unutuyor, yolculuğuna devam ediyordu.

Bir daha hastalanmadan acele etmeliydi Selahaddin. İsa el Hakkâri, El Meştub, Ebu’l Heyca yoruldum demezdi herhalde. Sadık memluklar da. Ta Şirkûh’un yadigârıydı Türkmen memluklar. Ama diğerleri, onları biraz daha elde tutmak gerekirdi. Yük taşırlardı, su getirirlerdi, hiç olmazsa orduyu kalabalık gösterirlerdi.

Selahaddin, hemen Taberiye kalesine doğru yol aldı, kale işi yarım kalmıştı, Haçlılar orada mahpustu ama daha fazla uzatmak anlamsızdı. Cumartesiyi pazara bağlayan 4/5 Temmuz gecesi ordu, muharebe meydanında konakladı, pazar günü Taberiye’ye hareket edildi.

Camiler, ne zamandır ezan özlemişti, kubbelerin çan sesi duymaktan gözyaşları kurumuştu. Kaç yıldır bekliyordu cami eşikleri, huşu içinde kendisine ayak basacak zahidi ve mihraplar kaç zamandır bir tekbire hasretti. Onları bekletmek olur muydu? 

Sonra Akka Kalesi… Kalenin zindanlarında esirdi tam dört bin Müslüman… Belki bazıları 10 yıldır ordaydı, bazıları 15 yıldır, bazıları 20 yıl…

8 Temmuz gecesi Selahaddin Akka yollarında, yanında Abbasilerin Medine emiri… Kırk kilometrelik yolu vardı Selahaddin’in. Akka’da çok adam kaldığına inanılmıyordu. Oysa ordu, Akka önlerine geldiğinde kalenin adam dolu olduğu görüldü. Ne de çok insan yığmışlardı Haçlılar. Koca bir Avrupa kıtasının en gözde sınıfının yanında hırsızları, soyguncuları, demircileri, hizmetçileri, fahişeleri daracık Suriye sahiline ve Filistin’e yığılmıştı. Ortalık insan kaynıyordu.

Akka, savaş bayrakları salladı, direnmeye niyetlendi, Selahaddin şehre nereden girebileceğini belirlemek için surlara yaklaştı, onu gören Akka Haçlılarının dizlerinin bağı çözüldü, “Eman” dediler, “Teslim oluyoruz” diye yalvardılar.

Akka 9 Temmuz’da teslim alındı. Cuma günüydü. Akka’nın 88 yıldır ağlayan, tekbire, tahlile, namaza vaaza hasret, beli çan kulesi altında bükülmüş camisi ilkin çan kulesinden kurtuldu, sonra ezan sesine kavuştu, tekbirler, tahliller yükseliyordu Akka camisinden, sonra Cuma namazı kılındı Akka’da, Kuba’da kılınır gibi. Bu 88 yıl sonra Suriye sahilindeki ilk Cuma namazıydı.

O gün üç bayram vardı: Biri Cuma namazıydı, diğeri Akka’nın fethi ve üçüncüsü… Nice yıldır Akka’da esir olan 4 bin Müslüman serbest bırakıldı. Sabretmişler ve onlara bir hayır kapısı açılmıştı, esir olarak tıkıldıkları Akka kalesinden Akka’nın efendisi olarak inmişler, bir Cuma namazına konuk olmuşlardı.

Akka’da boş oturmak olmazdı, işler yoluna konurken Gökböri, Nasıra’ya gönderildi; Nasıra alındı; Akka-Taberiye yolu temizlendi. Diğer kaleler de peş peşe teslim oldu. Takıyuddin Ömer, Tibbin taraflarına gitti. Melik el Adil, Mecdelyaba ve Yafa’yı aldı.

Aradan geçen sürede Kudüs’ün civarı Haçlı pisliklerinden temizlenirken Mısır donanması da Akdeniz’de ağır önlemler aldı, Frank tüccar tipindeki adamların bile sahillere yaklaşmasına izin vermedi, ısrar edenlerin mallarına el kondu.  Sonra Selahaddin, Kudüs’e yöneldi, 20 Eylül’de Kudüs önlerine geldi.

Bir Miraç Gecesi Hediyesi

Tikrit Kalesi’nde bir ayrılık gecesinde doğan Selahaddin, Mısır’a vezir olmuş; ardından Şam-Mısır-Yemen-Kürdistan sultanı olmuştu ve şimdi Kudüs önlerindeydi. İhlas, sabır ve sıkı planlama onu Kudüs önlerine getirmişti.  Şimdi Kudüs karşısındaydı. Ama o gelmeden şehrin etrafı bir bilezik misali hendekle çevrelenmişti. Yüksek kuleler vardı kale üzerinde. İnsan kaynıyordu, kuleler, bentler… Haçlılar, “Kudüs’ü kanımızın son damlasına kadar savunacağız” diye naralar atıyorlardı. Tahminen 60 bin kişi vardı Kudüs’te. Hıttin’den kaçan bir grup şövalye, Avrupa’dan gelen binlerce savaşçı, ziyaretçi, rahipler, kadınlar, çocuklar…

Bir ara sabırsız bir Müslüman emir, askerleriyle surlara çok yaklaştı ve oracıkta şehid edildi. Kudüs’ü teslim almak zor görünüyordu ilkin. Kudüs değerliydi ve değerli olanı kimse öylesine vermezdi.

Haçlılar, Kudüs’ü vermemek için her yola başvurmuşlardı. Hatta müneccimleri çalıştırmış, yalanla caydırma tekniğini denemişlerdi. Selahaddin, Kudüs’ü alırsa bir gözü kör olacak, demişlerdi. Selahaddin, sağlam bir akideye sahipti; fala, gelecekten haber vermeye kalkışan kişilere inanmazdı. Emevi ve Abbasi saraylarının baş köşesinde oturan müneccimlerin onun yanında yeri yoktu. Alay ediyordu onlarla, belki de boyunlarını vurduruyordu. Ondan sonra İslam dünyasında bir daha saraylarda kendisine yer bulmadı müneccimler. İslam dünyası, onların yalanlarından kurtuldu.

Canını ortaya koyanın gözün hesabını yapması olacak şey miydi?  Selahaddin, müneccimlerin Kudüs’le ilgili yalanını duyunca:

 -Değil bir gözüm, her iki gözüm de kör olsa ben bu işten vazgeçmeyeceğim, dedi, yoluna devam etti.

Beş gün boyunca şehrin etrafını teftiş etti, aleyhteki ve lehteki durumları değerlendirdi ve karargâhının yerini değiştirme kararı aldı. Öylesine hızlıca uygulandı ki bu karar Müslümanların karargâhından şehrin üstüne doğru bir toz bulutu yürüdü. Naralar attı Haçlılar. Şam sultanı korktu, kaçıyor diye birbirine haber saldı, birbirini kutladı.

Surların üzerinde mancınıklar ve Haçlar vardı. Hatta Kubbetü`s-Sahra`nın üzerine bile büyük bir haç konmuştu ve surların etrafındaki Müslümanlar o haça baktıkça gayrete geliyor, bir an önce Haçlıların işini halletmek istiyordu. Ezan sesleri Kubbetü`s-Sahra’ya ulaşıyor ama Kubbetü`s-Sahra, haçın altında öyle mahzun bekliyordu. Buna yürek mi dayanırdı?

Şehirde Balian adındaki Kudüs valisi ve Kudüs patriği vardı. Yetki ondaydı çünkü Hittin’de esir alınan Kral Guy de Lusingen hâlâ Nablus’ta Müslümanların elinde zincirliydi.
 
Selahaddin, baştan aşağı zırhlı 10 bin okçu ve mızrakçı görevlendirdi. Onların hizmetine de 10 bin kişi verdi. Mücahitler birkaç kez surlara yaklaştı ancak Haçlı savunması, surları delmeye müsaade etmiyordu.

Zaman zaman azgın Haçlılar, dışarı çıkıp mücahitleri düelloya çağırıyordu. Mücahitlerin komutanlarından Emir İzzedin b. İsa b. Malik, sıkça öne atılıyor ve Haçlılarla amansız bir savaşa atılıyordu. Emir İzzedin şehid olmak için ısrar etti ve nihayet şehadet ona nasip oldu. İzzedin’in cesedini yerde gören mücahitler, onu şehid eden Haçlıların ardına verdi. Selahaddin okçulara emretti, oklar yağmur gibi yağdı surların üzerine, Haçlıların gözlerini patlattı, mancınıklar koca taşlar attı, şövalyelerin kafasını ezdi.

Selahaddin, devam edin, diye diretti, artık Kudüs’e ulaşma zamanıydı. Miraç Gecesi yaklaşıyordu. O gece Kudüs’te olmak gerekiyordu.

Öncüler hendeğe ulaştı, hendeği geçti, surların dibine vardı ve Allahüekber… Surlarda ilk gedik açıldı. Haçlılar, gün boyunca o gediğin arkasında durdu ama gece olunca yoruldu, ürktü. Patrik Kudüs’ü dolaştı, beş bin frank parası sözü verdi, cennet dedi, kurtuluş dedi, elli cesur Haçlı aradı, kimse ona inanmadı.

Haçlı heyeti çaresizdi. Balian’ı Selahaddin’e göndermeye karar verdi, sulh teklif etti; Selahaddin kabul etmedi. “Siz, nasıl daha önce zorla aldıysanız ben de şimdi öylece fethedeceğim. Daha önce Kudüs`teki Müslümanları nasıl öldürdüyseniz ben de şimdi Kudüs`te öldürmedik bir Hıristiyan bırakmayacağım” dedi, onları kendi yaptıklarıyla tehdit etti, teslimi kolaylaştırmak istedi ve onlara gösterilecek merhametin kıymetini, İslamca davranmanın farkını anlattı. 

Balian, merhametin kıymetini biliyor muydu, bilinmez ama tarihi alçaklığı iyi biliyordu. Atların dizlerine kadar kan içinde yürüdüğü Kudüs işgalini büyüklerinden dinlemişti, ürktü ve ya eman ya da…

 Balian, kendince tehdide, tehditle karşılık verdi ama aslında düşmanını bile acındıracak bir tablo koydu Selahaddin’in önüne:

 “Ey Sultan! Biz bu şehirde Allah`tan başkasının bilmeyeceği kadar büyük bir kalabalığa sahibiz. Bu topluluk, emân almak umuduyla savaşa ara verdi. Sen diğer şehirlerin halkına emân verdiğin gibi onlara da emân verirsin zannettiler. Onlar yaşamak istiyor, ölmek istemiyorlar, fakat eğer ölümden başka çare olmadığını görürsek, Allah`a yemin ederiz ki, çocuklarımızı ve karılarımızı öldürür, mallarımızı, eşyalarımızı ateşe veririz. Ne bir erkek ve ne de bir kadın esir alabilirsiniz. Bu işi bitirdikten sonra da Kubbetu`s-Sahrâ`yı, Mescid-i Aksa’yı ve diğer yerleri tahrip eder, sonra da elimizdeki esir Müslümanları öldürürüz. Bunların sayısı beş bindir. Kendimize bir tek hayvan dahi ayırmadan hepsini öldürür, sonra da hepimiz size karşı saldırıya geçeriz. Bundan sonra artık bizim yaşamamızda hayır yoktur. Bizden biri düşmanlarımızdan bir kaçını öldürmeden canını vermeyecektir. Zaten bundan sonra ne hayır umacağız!”

Selahaddin, emirlerine sordu; bunları böyle çaresiz bırakmaktansa esirimiz kabul edelim, dediler. İstişareye uyuldu. 

“Salâhaddin de Haçlılara emân vermeyi kabul etti. Sonunda Zengin olsun, fakir olsun erkeklerin onar dinar, kız ve erkek çocukların ikişer dinar, kadınların da beşer dinar ödemesi kararlaştırıldı. Her kim bu meblağı kırk gün zarfında öderse o kendini kurtarmış demekti. Her kim kırk gün dolduğu hâlde bu meblâğı ödememişse köle olacaktı. Bunun üzerine Balian fakirler adına otuz bin dinar verdi, buna rıza gösterildi.”

Kâtip İmad dedi ki: “O gece Rasûlullah (s.a.v.)`in Mescid-i Haram`dan Mescid-i Aksa`ya götürüldüğü İsra Gecesi’ydi.” 27 Recep Cuma... Miraç Gecesi…

Kudüs semaları yeniden tekbirlerle buluşuyor, kubbeler haçın ağırlığından, çanın gürültüsünden kurtuluyordu.

İslam ordusu saf saf şehre daldı, doğrudan Kubbetu`s-Sahrâ`ya gitti. Mücahitler, çatıya çıktı, büyük haçı kubbeden aşağı yuvarladı. Hıristiyanların vaveyla sesleri, ağlayışları, çığlıkları Müslümanların sevinç, gurur tekbirlerine karışıyordu. İki zıt dünya yaşanıyordu o gün.

Selahaddin geldi, Kubbetu`s-Sahrâ`ya baktı, sevinci büyük de olsa kalbi kırıktı. Ah Kubbetu`s-Sahrâ, İslam’ın mühürlerinden bir mühür, sen ne haldesin!

Ahmak Haçlılar… Rahipler kendilerini kandırmışlardı. Rahiplere altın verip Kubbe’den parça koparmışlardı, Avrupa’ya götürüp kiliselerinin temeline koymuşlardı, nihayet Kubbe tükenme aşamasına gelmişti. Kudüs kontları da harçla örtmüşlerdi Kubbe’yi.

Sadece Kubbe mi? Templîer tarikatı mensupları, Mescid-i Aksâ`nın batısında oturmak için meskenler yapmışlardı. Depolar, dinlenme yerleri inşa etmişler, Mescid-i Aksâ`nın bir kısmını da kendi binalarına dâhil etmişlerdi. Mihrabın önüne bir duvar inşa etmişler, Müslümanlara hakaret olsun diye orayı tahıl ambarına ya da kimi habercilere göre helâya çevirmişlerdi.

Önce yıkmak, sonra yeniden inşa etmek gerekiyordu. Selahaddin, bu iş için önemli işlerin adamı Fakih İsa el Hakkâri’yi görevlendirdi.

Fakih İsa, Mescid-i Aksa’yı putlardan, resimlerden temizledi, içindeki duvarı ve etrafındaki ek yapıları yıktı. Mescid üzerindeki küfür perdesini kaldırdı.

Kamame Kilisesi… Hıristiyanların ana ziyaret mekânı… Hristiyanlığın Kudüs`ten silinmesi için Kamame Kilisesini yıkmaya niyetlendi Selahaddin. Âlimlerden itiraz geldi. Çünkü bu niyet Asr-ı Saadet uygulamasına aykırıydı. Hz. Ömer`e uyarak orayı eski halinde bıraktı. Babürrahme yanındaki Hıristiyan mezarlarını ise yıktı. İzlerini yok etti. Oradaki kubbeleri de yıktırdı. Kudüs’teki Hıristiyan işgalin izlerini sildi, kadim olanı bıraktı.

Üç bayram yaşanıyordu İslam cephesinde: Fetih, Miraç, Cuma… Hıristiyanlarda ise yas vardı. Selahaddin’in huzuruna bir bir gelip af dileniyorlardı Haçlılar. 

O dönemde Müslümanlar dinden ne kadar uzaklaşmışlarsa Hıristiyanlar da dine öylesine sarılmışlardı. Çeşit çeşit insan vardı Kudüs’te. İşte bir eski Rum hükümdarının karısı, içinde bulunduğu şatafatı ve yurdunu terk etmiş, Kudüs’e yerleşmişti, ruhbanlaşmış, kendisini ibadete ve Haçlıları İslam’a karşı savaşa teşvik ediyordu.

Eski Kudüs Kraliçesi de eman bekliyordu. Trablus Kontu Raymond’un annesi, Selahaddin’e Hıttin gününde esir düşen Kudüs Kralı Guy de Lusingen’in karısı… Başındaki tacı Guy’un başına koyup onu kral ilan eden kendisiydi. İslam aleyhine alınmış bütün kararların ortağıydı. Şimdi İslam’ın esiriydi. Kocası hâlâ Nablus’ta Müslümanların yanında hapisteydi. Kraliçe, Guy’a aşıktı, Haçlıları birbirine düşürme uğruna duygularına teslim olmuş, aşkı peşinde koşmuştu. Beni kocamın yanına gönderin, diyordu. Selahaddin, gidebilir, dedi. Hizmetçilerini de onunla birlikte gönderdi.

Bir de Kerek Kontu Ernat’ın karısı o da kendisi ve oğlu için aman diliyordu, ona verildi, oğlu tutuldu. 

Haçlıların Kudüs patriği, ağır ağır hazırlığını yapıyordu. Ağırlığı çoktu mel’unun, çok mal toplamıştı. Mabedlerin mallarını üzerine almıştı. Hepsini alacak ve yarın öbür gün Müslümanlara karşı kullanacaktı.

Emirler, bu mallara el koyalım, Müslümanlar bu mallardan yararlanır, dedi. Selahaddin, karşı çıktı:

 -Ben ahdi bozup ona hainlik etmem, dedi.

Bu, nasıl bir merhametti? Ne Avrupa görmüştü bu merhameti ve adil olmak gerekirse ne de Asr-ı Saadet’ten bu yana Müslümanlar düşmanlarına böyle davranmıştı.

O gün adeta Asrı-ı Saadet bir daha yaşanıyordu. İmam Gazali’nin Nizamiye Medresesi’ndeki projesi hedefine ulaşmış, İslam bir daha ihya olmuştu.

Selahaddin’e:

- Topladığın malları saklasak onunla çok fetih gerçekleştiririz, lütfen bu malları hazinede topla, dendi. 

O, Ebuzer (ra) gibiydi, Mısır’da Fatımi baş veziri Şaver’in mal uğruna içine düştüğü çukuru gördüğü günden bu yana maldan tiksinmişti, makbuz karşılığında topladığı paraları askerlere dağıttı ve Kudüs’ün İslam şehri olarak onarılmasına harcadı.

Sonraki Cuma günü Cuma namazında hatip Dımaşk Kadısı Zeki Muhiddin b. Zeki minbere çıktı fethe dair çok şey söyledi.

Ya Selahaddin, ne dedi? Tarih, burada susuyor. Belli ki susan tarih değil, Selahaddin’dir. Selahaddin, bu büyük şerefe nail olurken susmuş, riyaya düşmüş olmaktan ürkmüş olmalı.

Hicri 583 Şaban… Miladi 1183 Kasım… Kudüs, baştanbaşa bir inşaata dönmüştü.

Mescid-i Aksa’nın duvarları sağlamlaştırıldı. Eşi benzeri görülmemiş İstanbul işi mermerler getirildi. Mescid nakışlarla süslendi. En çok mihraba önem veriyordu Selahaddin. Mihrap güzel olmalıydı. Ustalar bütün yeteneklerini kullandılar, Mescid-i Aksa’ya yakışır bir mihrap yaptırdılar.

Ya minber… Nureddin yapmıştı onu… Yirmi küsur yıl önce… Halep camisine konmuştu. Hemen emredildi ve Halep camisindeki Nureddin minberi getirilsin, dendi.

Halep’ten minber geldi, yerine kondu. Mihrap tamamlandı. Parçalar birbirine kavuştu. Hasret bitti. Ümmet, Nureddin’in minberlerinden yükselen sesle dirildi, Selahaddin, dirilişi sürdürdü ve Mescid-i Aksa’nın mihrabı Selahaddin’e nasip oldu.

Kadı İsa, çalışkan adamdı. Yaşlı hâliyle koşturuyor, Kudüs’ü İslam’ın mühürleriyle süslüyordu. Kubbetü’s Sahra hazırdı. Selahaddin, elinde süpürge avluyu bizzat kendisi süpürdü.

Sonra Takıyuddin Ömer geldi,  önce Kubbe’yi gül suyuyla yıkadı, sonra Kubbe’nin çevresine serpti gül suyunu. Peygamber kokusu geliyordu Kubbe ve çevresinden. Miraç bütün canlılığıyla hissediliyordu Kudüs’te.  İmamlar, müezzinler, kariler tayin etti Selahaddin ve sandık sandık Mushaf ve cüz… Kur’an sesi yükseliyordu Kudüs mescidlerinin dört bir yanından. Mısır’ın Kasım eş-Şatibî gibi büyük karileri geldiler, kaç kıraat biliniyorsa hepsini sundular Mescid-i Aksa’ya. Doyabilirse doymalıydı Kudüs’ün taşları Kur’an’a. Her santimde ve her saniyede İslam hissedilmeliydi Kudüs’te.

Selahaddin’in oğlu Melik Efdal geldi, halılar serdi Mescide.

Mescidin yanı başındaki Saint Anna Kilisesi için konuşuldu; “Şafiilere medrese olsun” dedi Selahaddin. Patriğin evi ise sofiler için dergâh...

Bu, Nureddin ve Selahaddin’in cemaatinin kurtuluş formülüydü. İlim ve takvayı simgeliyordu. Bu ilim ve takva, esaretten kurtarıyor, fetihlere vesile oluyordu. 

Abdulkadir Turan / İnzar Dergisi - Ekim 2016 (145. Sayı)
 
14-10-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.