Kudüs ve Arap İhanet Sarmalı

Ali Özgür
Kitlesel öfkenin kontrol edilebilir olmaktan çıkmaya başladığını gören organizatörler, bu kez bastırarak, saptırarak, başka yönlere kanalize ederek statükoyu koruma moduna geçtiler. Bundan dehşete kapılan dikta yönetimler ise, her ne gerekçeyle olursa olsun Arap sokağına dayanacak herhangi bir “meşruiyet zemininin” kendileri için artık mümkün olmadığını net bir şekilde müşahede ettiler.Bu şekilde sokaklardan yansıyan net fotoğraflar, dikta rejimleri kitlelere rağmen de olsa “yeni” bir meşruiyet zeminine yaslanmanın...
Yıllar yılı Filistin/Kudüs/Mescid-i Aksa davasını suistimal ederek gayri meşru sulta rejimlerini “siyonizm karşıtlığı” üzerinden meşru zeminlere oturtma girişimlerine şahit olduğumuz Arap rejimlerinin önemli bir bölümü, değişen Ortadoğu Jeo-politiğiyle paralel olarak bugün siyonizmin hamiliğine soyunmak suretiyle meşru zemin arayışı içerisine girmiş bulunmaktadırlar.

İlk evre siyonizm karşıtlığı üzerinden meşruiyet zemini arayışları Arap sokağına hitap ederken; iletişim çağının kitlelere sunduğu devasa imkanlar, sahte siyonizm karşıtlığının daha fazla gizlenememesi gibi bir olguyu beraberinde getirdi. Globalleşen dünya ve artan iletişim imkanları, aslında dikta rejimlerin kuruluş felsefesinin siyonizme yaltaklıktan öte bir anlam taşımadığını tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermekteydi.

Sırf bu gerçeklik bile Ortadoğu`ya yeni bir düzen getirmeyi kaçınılmaz kılmaktaydı. Belki de BOP teorisinden “Arap Fırtınası”na kadar geçen zaman içerisinde yaşanan baş döndürücü gelişmeler, “meşru zemin” erozyonuna uğrayan yaltakçı dikta rejimlerinin yeni jelatinlere sarılarak uzun yıllar sürecek yeni meşruiyet zeminlerine oturtulma çabalarıyla ilgiliydi.

“Arap baharı”nın ilk etabında Arap dünyasında baş gösteren muazzam kitlesel hareketler, sonuç itibariyle her ne kadar hayal kırıklığıyla sonuçlandıysa da kitlelerin patlayan öfkesi, mevcut rejimlere duyulan öfkenin dışavurumuydu ve Kudüs`ün özgürlüğü meselesinde Arap rejimlerinin takındıkları çifte standartlar açığa çıkan öfkede önemli bir rol icra etmekteydi. Yaşananlar, bir taraftan Arap sokağının patlamaya hazır bir bombaya dönüştüğünü gösterirken, bombaların üzerinde krallık taslayan dikta yönetimlerin aslında ne denli bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu da Batılı baronlara gösterilmekteydi.

Kitlesel öfkenin kontrol edilebilir olmaktan çıkmaya başladığını gören organizatörler, bu kez bastırarak, saptırarak, başka yönlere kanalize ederek statükoyu koruma moduna geçtiler. Bundan dehşete kapılan dikta yönetimler ise, her ne gerekçeyle olursa olsun Arap sokağına dayanacak herhangi bir “meşruiyet zemininin” kendileri için artık mümkün olmadığını net bir şekilde müşahede ettiler.

Bu şekilde sokaklardan yansıyan net fotoğraflar, dikta rejimleri kitlelere rağmen de olsa “yeni” bir meşruiyet zeminine yaslanmanın kendileri için kaçınılmaz bir hal aldığını görmeye başladılar. Bugün başını Suudi krallığının çektiği, Mısır ve BAE ile beraber ana omurgasını oluşturduğu Arap ihanet cephesinin tamamen siyonizm zeminine yaslanarak buradan “Uluslararası meşruiyet” devşirme çabalarının altında yatan asıl neden tam da bu noktada anlam kazanmaya başlamıştır. İşin doğrusu, startı verilen Arap baharı kapsamında Batı ajandası uygulanarak başarı elde edilseydi, dikta rejimleri bugün “Muzaffer komutan” edasıyla siyonizmi koruma misyonuna soyunmuş olurlardı. Ancak “raydan çıkma” belirtileri karşısında kitlesel hareketlerin bloke edilerek yanlış mecralara kanalize edilmesi ve saptırılarak anlamsızlaştırılması sonrası siyonizmin dikta rejimler için can simidine dönüşmesi, yenilgi sonrası ayakta kalma manevrası olarak ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Şunu bilmekte yarar vardır; siyonizmle bütünleşme yoluna giren dikta Arap rejimleri, saltanatlarının bekasının ancak bu yöntemle mümkün olabileceğini değerlendirmektedirler. Siyonist çete ve Trump yönetimi ise Arap ihanet cephesinin bu olağanüstü dönüşümünün İslam dünyasında siyonist çete yönetimine meşruiyet kazandırabileceğini değerlendirmektedirler. Bu durum, iki gayri meşru güç odağının pervasızlık yarışına girişmesini beraberinde getirirken, aynı zamanda birbirlerinden meşruiyet devşirme entrikalarını ortaya koymaktadır ki, tarihte iki gayri meşru gücün ittifakından meşruiyet doğduğu yönünde herhangi bir örnek vaki olmuş mudur, araştırmak gerek!

Peki, iki gayri meşru güç ittifakının birbirlerinden meşruiyet devşirme süreci ne zaman start aldı dersiniz?!

Arap baharı sürecinde barışçıl gösterilerin bloke edilerek iç çatışmalara dönüştürülmesi ve yaşanan çatışma sürecinin Arap-israil ihanet şebekesinin arzuladığı istikametin zıddına gelişmesi, bugün zirve noktasına ulaşan Trump`un Kudüs komplosuna giden sürecin fitilini ateşledi.

Geçen senenin ortalarına doğru bölgesel iç çatışmaların gidişatından umutlarını kesen ve şartların aleyhlerine dönüşeceğini anlayan Arap-ABD-israil ihanet sarmalı, bugün Kudüs üzerinden siyonizm odaklı yeni bir birliktelik için kolları sıvamış bulunmaktadır.

Geçen yıl haziran ayında “Komplo Yolda!” başlıklı makalesiyle Filistin davası ve Kudüs`ün statüsü üzerinden başlayan komploları haber veren Mısırlı düşünür Fehmi Huveydi, sanki bugün yaşananları tarif ediyormuşçasına ilginç saptamalarda bulunmaktaydı.

Makalesinde özetle Huveydi şu ifşaatlarda bulunuyordu:

“25 Mayıs günü Haaretz gazetesinde… şöyle diyordu Tony Blair:

‘Eğer Netanyahu hükümeti Arap Barış Girişimi temelinde Filistinlilerle müzakere masasına oturmayı kabul ederse Arap ülkeleri de İsrail`le ilişkileri geliştirme noktasında adım atmaya hazır bir hale gelecekler…`

…Blair bu konuyu Londra`daki bir kongre esnasında gündeme taşıdı ve Ortadoğu`daki mevcut durumun gölgesinde bunun bir “fırsat” olduğunu ifade etti. Blair`ın ifadesine göre Arap ülkeleri, Arap Barış Girişimi`nin keskin çizgilerini azaltmaktan yanalar… Üstelik İsrail`le ilişki kurmak için muhakkak ki İsrail-Filistin arasında anlaşma yapılması gerektiğine de inanmıyorlar. Yalnızca müzakerelerin başlamasını yeterli buluyorlar.

Eğer İsrail müzakereler için barış girişimiyle ön görüşme yapmayı dahi kabul ederse bu durum Blair`ın ifadesine göre ilişkiler noktasında adım atılması için yeterli olacak.



Eğer gazetede yer alan açıklamalar doğruysa Blair cesur bir şekilde gerçek yüzünü ortaya çıkarmış demektir. Çünkü Blair 2002 yılında Arap Zirvesi tarafından kurulan “Barış Girişimi”ni açıkça kullanmış ve bu girişim sayesinde İsrail`in çıkarlarına uygun olan planlarının üzerini örtmüştü.

İlgi çekici bir diğer nokta da şu ki, Blair konuşmasında “Barış Girişimi`nin İsrail tarafından onay aldığından da söz etmedi. Sadece Araplar tarafından “şartların hafifletilmesi” durumunda müzakere için görüşmeye hazır olduğunu söyledi.

Şunu da biliyoruz ki, Arap ülkeleri hiçbir karşılığı olmasa da ya da müzakerelerin sonucu hakkında bir belirsizlik söz konusu olsa da bu konuda gönüllü olacaklardır.

Yani Araplar “hafifletmek” adı altında şartlarından taviz verecek ve İsrail`in önünde yerlere kapanacaklar!

Taviz veren taraf Araplar olurken kazanan taraf da yalnızca İsrail olacaktır!

Eğer Blair`in görüşlerini niçin sahte ve çirkin bulduğumu öğrenmek istiyorsanız 14 sene önce Arap Zirvesi tarafından “Barış Girişimi” için hazırlanan metni okumanız gerekiyor.

Bu metinde İsrail`e karşı var olan mücadelenin sona ermesi, barış anlaşması yapılması ve ilişki kurulması için 3 şart öne sürülüyor. Şartlar şöyle:

1-Suriye`deki Golan toprakları da dahil olmak üzere Arapların işgal edilen tüm topraklarından 1967 sınırlarına kadar çekilme…

2-Birleşmiş Milletlerin 194 no`lu kararı uyarınca Filistinli mülteciler sorununa adil bir çözümün sağlanması…

3-Filistin topraklarında 1967`de belirlenen sınırlara uygun şekilde bağımsız bir Filistin devletinin kurulması ve bu devletin başkentinin Doğu Kudüs olması…

Eğer Blair bu şartların hafifletilmesinden söz ediyorsa, bu demektir ki söz konusu şartların iptal edilmesinden söz ediyor ve “iptal” sözcüğünün üzerini çeşitli kelime oyunlarıyla örtüyor.

Bu da bizi iki ihtimalle karşı karşıya bırakıyor. Bir ihtimale göre, bu Blair tarafından sunulan bir öneridir ki bu da çok çirkin… Ya da konu etrafında çoktan bazı taraflarla koordine bir plan hazırlanmıştır ki bu ise affedilemez tarihi bir suç olma özelliğini taşıyor.

Her iki durumda da bizler İsrail`e hizmet eden, İsrail`in bir taşla iki kuş vurmasını sağlayacak olan, bizim açımızdan ise yıkıcı olan bir komployla karşı karşıyayız demektir. Bu plan tatbik edilirse hem Filistin davası yürürlükten kaldırılacak hem de İsrail Arap dünyasıyla ilişki kuracaktır.”

 

Huveydi o günlerde Blair`in açıklamasını iki ihtimalden birine bağlayıp “Bu sözler ya Blair`in kendi önerisi, ya da bunun hazırlanmış koordineli bir plan olduğunu” açıklıyordu. Bugün ortaya çıkan durum, ikinci ihtimalin, yani taraflarca hazırlanıp üzerinde anlaşılmış “Koordineli bir planın” devreye konulduğunu gözler önüne seriyor.

Zaten Trump kararını açıklamadan önce görüş almak için değil, görüş belirtmek için telefon diplomasisi yürüttüğü malum Arap yöneticilerin herhangi bir itirazda bulunmamaları, taraflar arasındaki ihanet koordinasyonunun mükemmel boyutlarını ortaya koymaktadır.

Ancak gerek devletler düzeyinde, gerekse Müslümanlar halklar düzeyinde Trump`un Kudüs kararına karşı yükselen tepkiler, gayri meşru güç odaklarının gayri meşru siyonist otoriteyle giriştiği meşruiyet devşirme operasyonunu peşinen mahkum ederek gayri meşruluğa itmenin ilk adımını oluşturmuştur.

İslam dünyasının siyonist terör şebekesine karşı reddiyeci tavırları artık kalıcı bir hal almıştır. Ancak bu kez ihanet sarmalına bu denli açıklıkta iştirak eden yardakçı bir Arap cephesi peydahlamış ve bu tavır yeni bir durum ortaya koymuştur. Deyim yerindeyse siyonist Yahudilerden sonra dikta yönetimlerin iştirak ettiği bir “siyonist Arap” cephesi tedavüle girmiştir.

Siyonizme yönelen asaletli öfke, bundan böyle aynı dozajda siyonizmi kalıcılaştırmaya çalışan Arap dikta rejimlerine de yönelmeli ki, siyonistlere moral kaynağına dönüşen bu yeni cephenin bedevi cüretkarlığı psikolojikmen çökertilebilsin.

Tecrübeler artık şunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermiş bulunmaktadır; Öfke, kınama, protesto ve imkanlar elverdiğinde daha da ötesi çabalar bundan böyle salt siyonist rejimle sınırlı kalmamalıdır. Bundan böyle siyonizm karşıtlığı üzerinden somut adımlar yerine sadece hamaset üreten, siyonist kliklerle siyasi, ekonomik, ticari ilişkileri sürdürmeye devam eden, siyonist yönetimi hala belirli sınırlar içerisinde meşru görmeye çalışan herkes yeni süreçte afişe edilerek öfke dalgalarının hedefi haline getirilmelidir.

Trump`la koordineli çalışan Arap ihanet ittifakı şunu gösterdi ki, kitleler öfkelerinin hedefine Tel Aviv`i koyarken yanı başımızda bir sürü Tel Aviv`ler türemeye başladı.

Civar Arap başkentlerinin karşımıza yeni Tel Aviv`ler olarak çıkması aslında bugünün sorunu değildir. Bugün bunun çokça gündem olması, icra edilen rollerin artık gizlenmeye ihtiyaç duyulmamasındandır.

Yazımızı Şeyh Said Şaban`dan yapacağımız dikkat çekici bir alıntıyla noktalayalım.

12 Temmuz 1989 tarihinde Kurban Bayramı vesilesiyle Şeyh Said Şaban okuduğu hutbesinde Filistin konusunda Arapların hem siyasi hem de askeri açıdan oynadıkları olumsuz rolleri anlatırken sanki bugün yaşanan duruma izahat getiriyormuşçasına şunları söylüyordu:

“Ey Müslümanlar! Filistinli bazı kuruluşların da içlerinde bulunduğu bazı Arap kuruluşların, Yahudilerle anlaşma yaptıklarını hepimiz duyuyoruz. Yüce Allah bu kimseler hakkında şöyle buyurmuştur:

“Kalblerinde hastalık bulunanların: "Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz" diyerek onların arasına koşuştuklarını görürsün. Umulur ki Allah bir fetih yahut katından bir emir getirecek de onlar, içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olacaklardır.” (Maide, 5/52)

Filistin topraklarında bir Yahudi devletinin kurulması amacıyla herhangi bir şekilde görüşmede bulunmak caiz değildir. Filistin devleti Filistinlilerindir. İslam topraklarından bir karış dahi olsa kâfirlere haram kılınmıştır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın…”(Bakara, 2/190) Onları (size karşı savaşanları) yakaladığınız yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür.(Bakara, 2/1910)

Hangi şiddet veya fitne, Yahudilerin Filistin halkını hedef alarak Müslüman halkına zulmetmesi; çocukları, kadınları ve yaşlıları öldürmesinden daha büyük olabilir? Arap orduları adeta İsrail`e hizmet ediyor ve onu korumak için sağlam bir kale gibi duruyor. Arapların hiç umurunda değil. Sen, İsrail`e ulaşmak için Arap ülkelerinin sınırlarını geçemezsin. İsrail askerlerinden önce Arap askerleri onu öldürür. İşgalci İsrail ordusu seni öldürmeden saldırgan Arap orduları seni ele geçirir. Dolayısıyla Yahudi, haçlı ve sömürge güçlerinin ajanlarına karşı uyanık olman gerekiyor.”

Ali Ögür | İnzar Dergisi | Ocak 2018 | 160. Sayı


 
26-01-2018 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.