“Kırmızı” Hep Eksik Kaldı

Mehmet Gülsever
“Hocam geçici olarak Bağlar’da bir ev tuttuk. Eski evimizden daha iyi ama çocuklar ‘biz evimizi istiyoruz, mahallemizi istiyoruz’ diye sıkboğaz ediyorlar.
“Hocam geçici olarak Bağlar’da bir ev tuttuk. Eski evimizden daha iyi ama çocuklar ‘biz evimizi istiyoruz, mahallemizi istiyoruz’ diye sıkboğaz ediyorlar. Arkadaşlarını istiyorlar. Komşularımızı istiyorlar. Evlerimizin akıbetini bilmiyoruz. Bize bir yol gösterebilir misiniz?”dedi daha önceden büyük çocuğunu okuttuğum Sur mağduru bir kadın. Korku ve mutsuzluğu yüzüne vurmuş, annesinin eteklerine sığınmış on yaşlarındaki çocuğu “ama sen söz verdin evimize gidecektik” dedi eteğinden çekiştirerek. Çocuğu eteğinden iterek ve azarlayıp omzundan tepikleyerek “Aha bu kafasızlara laf anlatamıyorum” dedi kadın. Kabahati çocuğa yüklemenin rahatlığını da yaşayarak… Çocuğun özel duygularını yanında ifşa etmenin aymazlığında ve bilinçsizliğinde... Ancak yanında duran çocuğunun gözlerinin içine baktığımda; mahallesine duyduğu özlemin kendisinde meydana getirdiği travmanın gözkapaklarına vurduğunu, hislerini ancak ağlayarak ifade ettiğini, arkasından ya azar işiterek ya da dayak yiyerek bastırıldığını görmemek mümkün değildi.

Çocuk bu! Benim her bir şeye gücü yeten önemli biri olduğumu ve hemencecik evlerine geri göndereceğim ümidiyle bana bakıyordu. Bir telefonla sorunlarını çözeceğim ümidindeydi. Ama nafile.

Çocuğu gözlemlerken bir anda çocukluğuma gittim.

Köyün imamının oğlu olmak bir ayrıcalıktı. Herkes benimle arkadaş olmak için çaba sarf ederdi. Ama ben Hanifi ve Medeni’yi daha çok severdim. Medeni’yi niye sevdiğimi anlamıyordum. Hiç bir özelliği yoktu. Ya Hanifi!. Her bir meziyeti vardı. Müthiş sapan(çatal-lastik) kullanırdı. Yabani güvercinleri öldürmeden düşürecek kadar teknik atış yapıyordu. Sonradan evcilleştiriyordu. Uzamış çimler arasında hareket eden yılanı sapanla başından vurduğu sahneyi asla unutamam.

Sofi’yle de aram, yaz gecelerinde köy meydanında kümelenmiş buğday sapı kümelerinin arasına gizlenme üzerine bulduğu kovalama-yakalama oyunları zamanında çok daha iyiydi. Bu oyunlar, dünyayı bir çırpıda arşınlayacağım hissini veriyordu. Ama sofi’nin hızına yetişen hiç olmuyordu. Tazı gibi koşuyordu.

Hele kirvemin kekeme oğlu Lalo kene gibi bana yapışırdı. Kurtaramazdım yakamı. Benim de lakabım “Ziya” idi. Dilimi çıkararak ve kendimi olabildiğince kasarak parmaklarımın arasında bütün vücudumla bir bilye olup fırladığımda vuramayacağım hedef yoktu. Dilimi çıkarışımı Ziya Yılanı’na benzetiyorlardı.

Derken okula gelme vaktim gelmişti. Okula gideceğim yılın bilinmezliklerinin bende oluşturduğu endişe, panik ve heyecan anlatılamaz. Bitmez aylar ve günlerdi okul öncesi zaman. Büyüklerin bizi hiç hissetmemesi ve duymaması ayrı bir keder, ayrı bir sıkıntı… Ne kadar çok bekledim birinin konuyla ilgili sorular sormasını ve endişelerime bir teselli vermesini, yaşayacağım “bilinmezliğe” dair… Korkularıma son verecek bir söz bir eylem… Ama nafile! Hiç düşünülmüyor, hissedilmiyor ve görülmüyor olmam korkularımı büyüttükçe büyütüyordu. Çocukları hissetmek dünyanın en büyük sanatı olsa gerek.

Okula başladım. Korkularımı yendim. Korkusu kalıcı hale gelen arkadaşlarım da vardı. O günden sonra Cemal Öğretmen hem benim hem de ailemin hayatından hiç çıkmadı. Okulun en başarılı öğrencisi idim. Arapça da okuyordum. Her ne kadar Arapça’da Ekrem’in ezberi benden daha iyi olsa da ben ondan daha başarılıydım.

Bahar aylarında bir derslikli okulumuzun, kenarına kurulu olduğu derenin sularının okuduğu “kuşdili” şarkıların arasında çimenler üzerinde işlediğimiz dersler, bir daha asla yakalayamayacağım bir mutluluktu. Sanki o dereyi ilk defa görüyor gibiydim; o kuşlar ilk defa ötüyordu. Rengârenk çiçekler, gözü ilk defa açılan bir körün duygularını yaşatıyordu bana. Teneffüste bütün çocuklarla beraber çimlerde yuvarlanmak toprakla akrabalığımızın en canlı hali idi.

Her açışımda ucu düşen kalitesiz tahta kurşun kalemimim kırılan ucunu parmaklarımla kalemin içinde tutarak yazmaya çalışmak bile beni okuldan soğutmuyordu. Kardeşimin yırttığı kitabımı tekrar yapıştırmak, biten defterin yerine yenisini bir iki hafta beklemek, bitmesin diye her sayfasını ortadan çizgi ile ikiye bölüp her bölümüne başka resim çizdiğim resim defterim; boğuşmak zorunda olduğum diğer sorunlardı.

En sevdiğim kırmızı boya kalemimi diğer renklerden fazla kullandığım için erken bitmesi, yerine yenisini de koyamamak, çizdiğim bütün resimlerde büyük bir “eksiklik” duygusu oluşturuyordu bende. Bu eksiklik hayatıma, ilişkilerime bile yansıyordu. Başarımı etkiliyordu. Hep rüyalarımda hayallerimde “kırmızı”yı tamamlıyordum. Ama gidip defteri açtığımda nafile! Kırmızı eksikti. Bu nedenle bende hep bir “eksiklik” duygusu” var olageldi. Gelinciklerin olmadığı bir kır resmi olabilir mi hiç! Hiçbir zaman “bir resmi” tamamlayamadım. Kırmızıya düşkünlüğüm de hiç geçmedi. Ama ne beni anlayan, ne sıkıntılarımı soran ne de bakışlarımdan bir mana çıkaran oldu. Beni bir anlayan çıksa ve şehirde istemeyeceğim kadar çok kırmızı boya olduğunu söylese, hayatımın tamamına yansıyan bir travmanın önüne geçmiş olacaktı.

Kuzular, çobanlar, çiftçiler, çocuklar, atlar, oyunlar, ağaçlar, kuşlar… kar, yağmur, sel, dolu, güneş, soğuk, sıcak, bahar… Tabiatın sunduğu güzelliklerin tamamını doğal ortamında yaşadım; bütün tatlı zorluklarıyla birlikte…

Yılları saymayı “bilmediğim” yıllar gelip geçmiş, ben ilkokuldan mezun oluyordum. Yaşanılan “dünyayı” (yeri) değiştirmenin bir bilgi olarak bile var olduğunu bilmediğim bir dönem…

Meğer bu doğup yaşadığım köy bizim köyümüz değilmiş. Meğer bütün yaşadıklarım ve hayattan öğrendiklerim “emaneten” yaşanmışlıklar ve “emaneten” öğrenmişliklermiş. Meğer okul benim değil, dereler, kuzular, arkadaşlar, çiftçiler, bilyeler, çamur, yağmur… evet hepsi ama hepsi başkaları için varmış, başkaları için var edilmiş. Benimkisi hayal değilse bile, “köyümüz ve köylümüz” sonra tekrar geri alınmak üzere bana sunulan bir lütufmuş.
    
 Henüz ben yokken babamın fahri imam olarak yerleştiği köylüden memnuniyetsizliği iyice artmış, bir köylünün bir imasını da bahane ederek, köyün ağasının bütün yalvarmalarına rağmen şehre taşınma kararını değiştirmemişti.
    
 Bir iki defa babamla gitmişliğim vardı şehre.

Bir kere şehrin çıkardığı gürültü tek başına ondan nefret etmem için yeterli bir sebepti. Araç sesleri, korna sesleri; bağrışmalar, konuşmalar, koşuşturmalar, motor sesleri… bir kabus gibi çökmüştü üzerime. Kulaklarım hiçbir sesi net anlayamıyordu. İnsanlar neden böyle yaşarlar ki? Ne kadar da çok insan varmış meğer. Hiç birinin diğerini tanımadığı, hiç birinin diğerine güvenmediği, sinir bozucu, düşünmeyi dumura uğratan bir uğultudan başka bir şey üretmeyen, oraya buraya anlamlı anlamsız koşuşturan insanlar yığını. “Sakinlik”, “dinginlik” adına hiçbir diş yok bu çarkta. Şehrin çocukları bile hırçın, kavgacı ve kötü bakışlara sahiptiler.

Mızrak ve kalkan ile saldırılmayı hak edecek kadar gürültü çıkaran, hızlı dönen koca elektrikli değirmene hayranlık ve kızgınlık arasında gidip geliyordum. Değirmencinin babamın emanetine bir tebessüm bile etmemesi, etrafa birazcık bakmak üzere ayrılan ‘köylü çocuğu’, cami avlusunda birilerinin elleri arasında bulduğunda “sen niye ayrıldın? Kaybolacağını söylemiştim” demesi ve babama kabahatini örtercesine bakması şehrin “iki yüzünden” kaynaklanıyor olsa gerek.

Şehrin hengamesine o kadar dalmışım ki değirmeni aradıkça uzaklaşmışım meğer. Belki de duygularım aklıma hükmetmiştir bilinçsizce, uzaklaşma adına.

Taşınacağımız güne kadar her şey şaka gibiydi. Olmasını istemediğim olaylarda bir tür “sağırlık” moduna giriyorum. Olmayacakmış gibi düşünüp yaşayacağım travmayı ötelerim. Ancak olay gelip çatınca tahribatı da o denli büyük olur bende.

Kamyon gelmişti. İnsanlar oldukça aceleciydi. Hepsi bana düşman adeta. Kimi hatıralarımı taşıyor, kimi arkadaşlarımı bir halının arasına katlamış kamyona fırlatıyor, kimi okulumu bohçalamış yerde sürüklüyor, kimi biriktirdiğim “yürekleri”, kırılmasın diye aynasında özenle muhafaza ettiğim komidini pervasızca sırtlamış gidiyor… Ne kızan var ne de uyaran bu adamları. Kamyona “ben” ve o güne kadar “birikmişlerim” yüklenmişti.
    
Etrafta evi yakın birkaç çocuk dışında kimsecikler yoktu. Ne de olsa onlar sadece bir kişiyi kaybetmişti. Ben ise hepsini… İçimde ne dehşet fırtınalar kopuyordu. Her şeyinizin avuçlarınızdan uçup gitmesi ne büyük bir ızdırapmış. Ne volkanlar patlıyordu öyle içimde bastıramadığım.

Şoför mahalli yerine kamyon kasasına çıktım isteğimle. Kamyona binmenin sevincinden nerdeyse kanatlanacak olan beş yaşındaki kardeşimin yerinde olmayı ne kadar çok istiyordum. Sırtım yola yüzüm köyüme dönüktü. İlk defa dayak yemeden ağlıyordum. İlk defa hıçkırıklarımı ve gözyaşlarımı gizliyordum. Boğazıma düğümlenen hıçkırıkları ne bir duyan vardı ne de bir soran… kamyona yüklenen eşyadan çok farklı bir muameleye tabi değildi hislerim.

Üzerime öyle bir yük yüklenmişti ki; kamyonun altımda hareket edemeyeceğini düşünüyordum. Yaşanmışlıklarım, hayallerim, arkadaşlarım, bilyelerim, güvercinlerim… hepsini ama hepsini geride bırakmış, yokluğunun ağırlığını yüreğime yüklemiş, yüreğimi de kamyona yüklemiş bir “bilinmezliğe” yol almak üzereydim. İnatla sırtım hareket yönüne dönüktü. Kamyon yol aldıkça köye dönük yüzümden yaşlar süzülüyordu. Köye hâkim tepeye varınca köyün tamamı neredeyse kuşbakışı görünüyordu.  Son bir kez her tarafına bakmaya çalıştım uzaktan da olsa. Tepeyi aştık ve köy gözden kayboldu. Yolun iki yakasında büyüklerin bize her yıl yaktırdığı anızları da geçtikten sonra geçmişim ve gelecek hayallerim de büyüklerim tarafından yakılmıştı adeta.

Hiç sevmeyeceğim bambaşka bir hayat serüveni başlamıştı benim için. Yaşam kavgasının çok çetin geçtiği, adaptasyonun travmalara sebep olduğu kavgacı, bencil, hırçın, keskin ve hızlı bir hayat…

Hiçbir zaman “köyümüz” aklımdan çıkmadı. Ona dair anıların birkaçını hayalimde canlandırmadığım bir tek günüm olmadı. En güzel rüyalarım köyüme ait olanlardı. İçinde “köy” lafzının geçtiği her cümleye kulak kabartır, tekrar döneceğimiz umudunu arardım. Hatta babamın iflas ettiği konfeksiyon dükkanına çok sevinmiştim köye geri döneriz diye.

Birkaç yıl olmuştu çıkalı. Köyden Xalê Evdê’nin bize geldiğini duydum. Aman Allah’ım! O ne heyecandı öyle. Hayallerimde yaşadığım ve büyüttüğüm “sevdama” ait biri.  Ben boy vermiş bir delikanlı olmuşum. Eve girdim ve Xalê Evdê ile yüz yüze geldik. Olamazdı! Kısalmış, kararmış, zayıflamış silik bir adam. Yoksa ahım mı tutmuş ve köylüyü bu hale getirmişti. Gülüşü dışındaki her şey farklılaşmış, minyatürleşmişti adeta. Mutfakta durumu babama sordum. Gülümseyerek “o küçülmemiş sen büyümüşsün” dedi.

Yıllar yılları kovaladı. Ben öğretmen oldum. Tek hayalim vardı. Doğduğum ve okuduğum köyde öğretmenlik yapmak. Böylece içime attığım, baskıladığım, göğsümü sıkıştıran, yüreğimin bir köşesini daima bu yangını beslemeye ayırdığım “çocukluk sevdam”a kavuşabilirdim. Olmadı! Bana hiç sorulmadan ve payımın olmadığı bu “ayrılığın” hasretini dindirmeye on yıllar yetmedi.

Çocukları anlamayan dinlemeyen ve görüşlerini hayata uyarlamayan toplumların tam müreffeh ve mutlu toplumlar inşa edemeyeceklerini düşünürüm. Hele çocukları da ilgilendiren kararlarda onlara danışmak, en azından gönüllerini almak mutlak bir gerekliliktir. Çocuklara danışılmadan alınan savaş kararları hariç!

Bugüne kadar heyecanına uyandığım kaç “köyümün” rüyasını gördüm hatırlamıyorum. İnsanları eğitirken bizatihi rahabilite edilmeye muhtaç olmak…

Hayatımda hep bir şeyler eksik kaldı. Yaptığım hiçbir şeyde “tamamlama” hissi oluşmadı bende. Resmin “kırmızı” rengini hiç tamamlayamadım. Hayattaki nakıslığım  “kırmızı”nın eksikliği kadar belirgindi.

Yaşça olgunlaşma dönemimdi. Babamla köye taziyeye gidecektik. Heyecanım anlatılır gibi değildi.

Yol boyunca yaşadığım duygular o kadar yoğundu ki onca yılın birikmişliğini yarım saate sığdırmanın yoğunluğundan olsa gerek hiçbirini hatırlamıyorum.

Köye vardığımızda birde ne göreyim. Hiç tanımadığım bir köy. Ne topraktan evimiz ne çeşme, ne dut ağacı ne de evler arası patikalar… Küçüldükçe küçülmüş ve yılların aşınmışlığıyla derbeder bir görüntü arz eden camiyi de görmemiş olsaydım yanlış bir köye geldiğimizi düşünecektim. Evimizin olduğu yerde betonarme başka bir ev... “Dünya” 15 yılda tanınmayacak kadar değişmişti meğer. Dört katlı apartman bile dikmişlerdi. Köyün içinde ilerledikçe yüreğimde yaşattığım köyümüzü görme ümidim tükeniyordu. Bıraktığım hiçbir şey eskisi gibi kalmamıştı. Evler, sokaklar, insanlar, çeşmeler, bahçeler…

Taziye çadırına doğru ilerlerken gördüğüm şey yüreğimi yangın yerine çevirmeye yetti de arttı bile. İşte tek tanıdık yer… Çadır "okulumun” hemen yanı başında kurulmuştu. Okul olduğu gibi yerindeydi. Öğretmen lojmanı da… Panjurların rengi bile aynıydı.

Bir anda ortamdan kopup on beş yıl öncesine gittim.

Sevim Yenge(öğretmenimin hanımı) ilk defa gördüğüm kömür sobasının yanmış taş dolu kovasını dökmek üzere bana uzattı. Taş nasıl yanardı ki? Bütün çocuklar toplanmış yanmış “taşı” inceledik uzun uzun.

Çocuklar toplanmışız öğretmenin evden çıkmasını bekliyorduk.  Her tarafımızdan yağmur suları akıyordu ama biz ıslanmıyorduk bile. Soğuk mu? Üşüme mi? O da ne? Başkan sobayı yakmakla uğraşırken biz dışarıda, geç kalanların telaşlı yürüyüşüne gülmekle meşguldük. Daha kaç anı tazeledim orda anımsamıyorum.

Bu anılar ile taziye çadırının bir köşesinde o kadar duygu yüklendim ki; “merhuma olan üzüntüm” şeklinde anlaşılmış ve bu duygusallığıma özel bir paye biçmiş köylüler.

Geri dönüşte köyün çıkış tepesine vardığımda aslında kamyonun tepeyi aşıp; köyün gözden kaybolduğu anda her şeyin bitmiş olduğunu geç de olsa anlamış oldum. Ve “kırmızıyı” hiç tamamlayamayacağımı…

Sokakları dar da olsa yoksulluğu çok da olsa, yerine “Toledo” da yapılacak olsa, boşaltılan ve yıkılan Sur ilçesinin çocuklarının, mahallelerinden koparılmış olmalarının oluşturacağı “eksikliğin” ve travmanın gelecek nesillerin on yıllarına tesir edeceği muhakkaktır. Belki de gökyüzünü maviye hiç boyayamayacak Sur’un çocukları. “Mavi” hep eksik kalacak.

Mehmet Gülsever / İnzar Dergisi - Mayıs 2016 (140. Sayı)
 
14-05-2016 1 Yorum

Yorumlar

10-06-2016 serap yazıcı

siz benim ilkokul öğrentemnim olarailir misiniz.ilk görev eriniz yusufeli bıçakçıkar ilkokulu...
öğretmenimin ismini aratırken yazınızla karşılaştım.hem öğretmen hem diyarbakır geçiyor.

Yorum Yapın

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.