Keşke Kavmim Bilseydi

Sadullah Aydın
İsa Aleyhisselam’ın getirdiği tevhid dini daha putperest Romalılar ve dünyaperest kilise tarafından saptırılmamış, tahrif edilmemişti. Kilise diye bir kurum bile yoktu o zamanlar. İlk İseviler, Hazreti İsa’ya inanan ilk müminler Allah’ın birliğini kabul ediyorlar, tek İncil’i benimsiyorlar, Allah’a şirk koşmaktan uzak duruyorlardı.
İsa Aleyhisselam’ın getirdiği tevhid dini daha putperest Romalılar ve dünyaperest kilise tarafından saptırılmamış, tahrif edilmemişti. Kilise diye bir kurum bile yoktu o zamanlar. İlk İseviler, Hazreti İsa’ya inanan ilk müminler Allah’ın birliğini kabul ediyorlar, tek İncil’i benimsiyorlar, Allah’a şirk koşmaktan uzak duruyorlardı. Onların gözünde İsa Aleyhisselam sadece bir peygamberdi; Allah’ın kulu ve elçisiydi. Ve bu İseviler, Hazreti İsa’nın kendilerine müjdelediği son peygamberi, Muhammed Mustafa’yı büyük bir özlemle bekliyorlardı.

İşte bu mü’min İsevilerden bir grup, uzak bir şehre doğru yola çıktı. Şehir halkı putlara ibadet ediyorlardı. Batıl inançlara din diye tapıyorlardı.

İsevi Müslümanlar şehrin kenarında genç bir çobanla karşılaştılar. Ona selam verdiler. Genç çoban, çok temiz kalpli bir insandı. Gülümseyerek:

-Yabancısınız galiba? Diye sordu. Sizi hiç buralarda görmedim. Giyinişiniz de değişik.

Nurani yüzleriyle çobanda güven duygusu uyandıran Müslümanlar:

-Çok uzaklardan geldik, diye cevap verdiler. Kimseyi tanımıyoruz. Müsaade ederseniz yanınıza biraz oturmak istiyoruz. Hem dinlenir, hem de şehir hakkında size sorular sorarız.

İyi kalpli çoban, onları sevmişti. Kıyafetlerinden soylu ve kültürlü oldukları anlaşıldığı halde ona gayet nazik ve alçak gönüllü davranmışlardı. Yoksul bir çoban olduğu için horlanmamış, kendisine kaba davranılmamıştı. Oysa şehirdeki soylu ve zenginler her zaman onu horluyorlardı. Kendisini insandan bile saymıyorlardı.

İyi kalpli çoban, Müslümanları yanına oturttu. Koyunlardan sağdığı sütü çanak içinde ikram etti. Tatlı bir sohbete daldılar. Zavallı çoban, kendisine saygıya değer bir insan olduğunu, diğerlerinden hiçbir farkının olmadığını hatırlatan Müslümanları o kadar sevmişti ki, bir ara:

-Yüce Jüpiter sizinle olsun! Diye bağırdı.

Müslümanlardan biri, yumuşak bir sesle:

-Adını öğrenebilir miyim? Diye çobanın sözünü kesti.

-Habib… Habib’ün-neccar.

-Bak Habib kardeş! Sana garip gelebilir ama biz aslında Jüpiter diye bir tanrının varlığına inanmıyoruz. Jüpiter ve diğer tanrılar, insanların uydurdukları birer puttan ibaret.

Çoban, şaşkınlıktan gözleri faltaşı gibi açılarak garip yabancılara bakakaldı. Sonra ürkerek mırıldandı:

-Siz, tanrılarımızı kabul etmeyen yeni dinden, Nasıralı İsa’nın dininden misiniz yoksa?

-Evet… Allah’ın Peygamberi İsa Aleyhisselamın hak dinindeniz! Şunu bil ki bütün kâinatta tek bir ilah vardır, o da Allah’tır. Hepimizi Allah yarattı. Sonra doğru yolu bulmamız için bize Peygamberler gönderdi. İsa Aleyhisselam o Peygamberlerden biridir sadece.

Çoban Habib’ün-Neccar, ilk önce Müslümanlara şiddetle itiraz etti. Lakin Müslümanların ikna edici delilleri, akla yatkın cevapları karşısında iyi yüreği yumuşadı; kalbinde Allah’la alakalı büyük bir ilgi uyandı. Sonunda dayanamayıp Allah’ın hak dinine teslim oldu.

Birkaç saat önce sıradan bir putperest iken, şimdi kalbi Allah sevgisiyle coşan yeni mümin Habib’ün-Neccar, Müslüman kardeşleri ile kucaklaştı, sonra kaygıyla sordu:

-Siz yoksa buraya insanları Allah’a davet etmeye mi geldiniz?

Müslüman davetçiler coşkuyla:

-Evet! Diye karşılık verdiler.

-Bu şehirde çok kötü insanlar yaşıyor. Yeni dinin mensuplarına karşı içleri kinle, nefretle dolu.
Korkarım sizi dinlemezler. Hatta öldürebilirler de!

Az önce çobana Allah’ı anlatan Müslüman, bakışlarıyla çobanı sakinleştirmeye çalışarak:

-Görevimizi yapmak zorundayız! Dedi. Ne kadar riskli olursa olsun, Rabbimizin dinini insanlara götürmeliyiz. İnsanlar, içine düştükleri bu derin cehaletten, bu korkunç sapkınlıktan kurtulmalılar. Gerekirse bu uğurda canımızı seve seve veririz! Allah yolunda şehit olmak en arzuladığımız şeydir.

Çoban, Müslüman davetçilerin kararlı olduklarını görünce şöyle konuştu:

-Madem her türlü tehlikeyi göze alıyorsunuz, Allah yardımcınız olsun! Bugün şehrin önemli kişilerinden biri öldü. Yanılmıyorsam şu an bütün şehir halkı mezarlıktadır. Mezarlığa giderseniz şehir halkını topluca irşat edebilirsiniz.

Müslümanlar kararlı adımlarla mezarlığın yolunu tuttular. Mezarlık, şehrin öbür ucundaydı.

Yeni Müslüman olmuş çobanın gönlü rahat değildi. Şehir halkının davetçilere zarar vermesinden korkuyordu. Böyle çaresizce yerinde oturamazdı. Sonunda dayanamadı. Koyun sürüsünü bıraktı. Gizlice, saklana saklana Müslüman kardeşlerinin peşine takıldı.

Şehir halkı geniş, otlarla kapalı bir mezarlıkta toplanmıştı. Soylular, zenginler, fakirler kısacası herkes oradaydı. Şehrin ileri gelenlerinden birini gömüyorlardı.

Şehirliler üç yabancı İsevi’yi karşılarında görünce şaşırdılar. Meraklı gözler yabancılara çevrildi.

Az önce çobanın imana gelmesinde etkili olmuş İsevi Müslüman orda bulunan bir kayanın üstüne çıktı. Kararlı bir sesle şöyle bağırdı:

- Ey insanlar! Biz, Allah’ın aziz peygamberi İsa’nın elçileriyiz! Buraya sizleri hakka davet etmeye geldik. Ellerinizle yaptığınız anlamsız putlardan tapmaktan vazgeçip Allah’ın peygamberine uyun! Sizi kurtuluşa ulaştıracak tevhid dinine gelin!

Ancak davetçi sözlerinin sonunu getiremedi. Mezarlıkta bulunan şehrin ileri gelenleri bağırıp çağırmaya, hakaretler, tehditler savurmaya başladılar.

- Şu sapık, dinimize dil uzatıyor!

- Susturun şu fitnecileri!

- Yüce ilahlarımıza saldırmak neymiş göstereceğiz size!

Davetçi, tehditlere aldırmadı. Tekrar bağırdı:

- Ey Allah’ın kulları! Sizi yaratıcınıza çağıran bizlere neden öfkeleniyorsunuz? Mutluluğunuzu arzulamaktan başka bir amacımız yok!

Şehir halkının yiğit tevhid erlerini dinlemeye hiç niyeti yoktu. Onların kalpleri körelmiş, gözleri hakkı görmez olmuştu.

Mezarlıkta toplanan şehirliler, İsevi gençlerin tebliğlerinde ısrar ettiklerini görünce taşlarla onlara saldırdılar.

İşlerin kötüye gittiğini hisseden çoban, gizlendiği yerden çıktı. Yanık bir sesle şehirlilere yalvardı:

- Bu yiğit gençlere zarar vermeyin! Onlar sadece iyiliğinizi istiyorlar! Onlara uyun! Sizden herhangi bir ücret istemeyen, çıkarları peşinde koşmayan bu samimi gençlerin çağrısına kulak verin!

Şehrin kibirli zenginlerinden biri:

- Şu Çoban parçasının söylediklerine bakın hele! Diye bağırdı. Yoksa sen de mi atalarının dinini bıraktın?

Habib’ün Necar, parlak bakışlarını kibirli zenginin yüzüne dikti.

- Atalarım sapkınlık üzerinde iseler neden onları bırakmayayım? Beni yüce yaratıcıma çağıran bu imanlı gençlere neden uymayayım? Vallahi ben de bu gençlerin dini üzerindeyim!

Zengin adam, ağzından köpükler saçılarak elindeki taşı çobana fırlattı.

- Öyleyse sen de öl!

Kocaman taş hızla yüreği iman aşkıyla coşan yiğit çobanın anlına çarptı. Çoban sendeledi. Yere düşmemeye çalıştı. İkinci taşın çarpmasıyla gözleri karardı. Bilinci kayboldu.

İmanı için hayatını hiçe sayan çoban Habib’ün Necar, taş yağmuru altında yere düştü. Dudaklarında mutlu bir gülümseme belirdi ve şehit oldu. Taşların altında can veren yiğit İsevi gençlerin ruhlarıyla beraber olan ruhu da yücelere yükseldi.

Rabbi ona:

- Gir Cennetime! Dedi. Huzura ermiş bir kalple… mutmain olmuş bir nefisle…

Çoban Habib’ün Necar, cennetin sonsuz nimetlerine doğru kanat çırparken:

- Keşke! Diye mırıldanıyordu. Keşke Rabbimin bana bahşettiği nimetlerden halkımın haberi olsaydı. Allah’ın katındaki yüce makamımı keşke bilselerdi! Keşke…

Sadullah Aydın / İnzar Dergisi – Ocak 2017 (148. Sayı)
 
11-01-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.