Kara Kıtanın Pak Bir Öncüsü Emir Abdulkadir - 2

İbrahim Dağılma
Savaşta galibiyete, işgalde kurtuluşa götüren unsurların başında halk bilinci ve önderlik mekânizması gelse de sistemli, güçlü bir örgütlenme şarttır. İslam`ın hareket fıkhında şu bir hakikattir ki, üç kişilik bir topluluk dahi olunsa cemaat olma/teşkilatlanma lazımdır.
 “Abdülkadir hızlı, zeki ne yapacağı belli olmayan bir düşmandır. Dehası ve temsil ettiği inanç sayesinde kazandığı itibarla kitleleri bize karşı harekete geçiriyor. Kendisi sıradan bir insan değil, Müslümanların severek ve arzu ile beklediği ve hasretle kucakladığı bir liderdir.” ( Fransız General Bugeaud)

EMİR ABDULKADİR’İN TEŞKİLATLANMASI

Savaşta galibiyete, işgalde kurtuluşa götüren unsurların başında halk bilinci ve önderlik mekânizması gelse de sistemli, güçlü bir örgütlenme şarttır. İslam`ın hareket fıkhında şu bir hakikattir ki, üç kişilik bir topluluk dahi olunsa cemaat olma/teşkilatlanma lazımdır. Emir Abdülkadir de, bu bilince sahip bir öncüydü; bu sebeple Muhammedi bir mücadele atmosferinde her büyük liderde gördüğümüz gibi teşkilatlanmaya büyük önem veriyordu. Çünkü ona göre Fransızlara karşı direniş ancak iyi bir organizasyonla başarıya ulaşabilirdi.

Teşkilatlanmanın ilk ayağı olarak önce bütün kabilelerden seçilen delegelerden biat aldı. Daha sonra hemen teşkilatlanmaya girişti. Bu minval üzere:

Valilikler kurdu; askeri, mali, diplomatik düzenlemeler yaptı; halktan düzenli vergi topladı; Milli parayı bastırdı(Muhammediye); düzenli ordu kurdu. Bu orduda aynı zamanda “Mutavva” denilen gönüllüler de vardı.

(Emir Abdülkadir’in birliklerinin hareket kabiliyeti yüksekti, bu da hantal Fransız ordusu karşısında önemli başarılar kazanmalarına sebep oldu.)

 Düzenli ordu(Asakir-i Muhammediye) üç kısımdan müteşekkildi:

Süvariler, Piyadeler, Topçular.

Mühimmat ganimetlerden sağlanıyordu. Bazen dışarıdan özellikle de Fas üzerinden İngilizlerden silah satın alınıyordu. Daha sonraları dışa bağımlılığın önüne geçmek için silah endüstrisi kurma yoluna gidildi. Tlemsan, Muasker, Milyana gibi şehirlerde atölyeler ve fabrikalar kuruldu. Buralarda Top mermisi, süngü, kurşun ve değişik silahlarla barut üretiliyordu.

Emir Abdülkadir “Sumala” adını verdiği karargâhını seyyar bir hale getirmişti. Düşmanın vaziyetine göre merkezini istediği yere naklediyor, savaşın akışını istediği şekilde yönlendiriyordu.

Mücahidler çok iyi bir istihbarat ağı kurmuşlardı. Klasik bir karşı koyuştan, düzensiz ve tedbirsiz bir oluşumdan öte karizmatik bir duruşun yansımasıydı Emir Abdulkadir. O sadece ülkesinin işgaline karşı endeksli bir dar çerçevede değil geniş bir bakış açısıyla siyaset yürütüyordu. Öyle ki, Emir Abdülkadir dünya politikasını yakından takip ediyordu. Hatta Paris’te yüksek makamlarda ajanları vardı.

El Muasker şehri bu teşkilatlı İslam devletinin başşehriydi. (Daha sonra 1835’te General Clauzel burayı işgal edip yakınca, Takdim mıntıkasına çekildi.)

CİHAD GÜNLERİ

"İman edip hicret edenler, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler var ya, işte onlar Allah indinde daha yüksek derecelere sahiptir ve işte onlardır umduklarına nail olanlar " (Tevbe: 20)

Hayat ve ölüm, ayetin diliyle kimin daha güzel amel işlediğinin ayırd edilmesi hikmetine yaratılmış iki ilahi güzellik. Güzel amele dönük olmayan veya güzel amelle netice vermeyen bir ölüm hakikat mabeyninde ne anlam ifade eder ki? Güzel amel, bir ticaretin gereğidir. Ticaretin bir tarafı Yüce Allah; diğer tarafı ise iman edenlerdir. Allah, iman edenlerden mal ve canlarını cennet bedel satın alır; müminler de böyle ulvi bir mükâfat kazandıran sonuç için de mal ve canlarını çekinmeden verirler.

Emir Abdulkadir`in de hayatı ticaretin hayırlısına adanmıştı. O, fitne hali olup din yalnız Allah`ın oluncaya kadar mücadeleyi kendine bir mihver seçmişti.

Emir seçilir seçilmez harekete geçti ve kan içici zalimlere, sömürgeci güçlere karşı harekete geçti. Vehran’ı muhasara etti ve Cinzal Boyer komutasındaki Fransız güçlerini ağır bir yenilgiye uğrattı. 1833’de Telemsam’ı zaptetmesi Berberi aşiretleri arasında nüfuzunun pekişmesine vesile oldu.

Fransızlar bu genç kahraman karşısında şaşkına dönmüşlerdi. Sayıca ve silah yönünden üstün kuvvetler Emir’in bir avuç imanlı kuvveti karşısında tersyüz oluvermişti…

"Sufiler ve Aksiyon" adlı eserin yazarı Esad El Hatip Emir Abdulkadir`in sebat ve mücadele azmi hakkında şunları yazmaktaydı:

"Emir Fransızlara karşı müsamaha göstermeden savaştı. Haftalarca uyumama, nadiren kılıcı kınına koyma gibi düşmanlarını hayrete düşüren olağanüstü sahneler sergiledi. Böylece: ‘Bineğinin eğeri onun tahtıydı.’ sözünü hak etti."

Dine bağlılığı ve askeri alandaki gözü pekliğiyle ün salmış olan Abdülkadir, yıpratma savaşına başvurdu. Sonunda Fransız güçleri çaresiz kalıp sulh istediler. 1834’de varılan anlaşmaya göre Fransızlar Abdülkadir’in emirliğini tanıdılar. Aynı anlaşmaya göre Muasker merkez olmak üzere Merakeş sınırına kadar geniş bir toprak parçası Müslümanlara bırakılıyordu.(Desmichels anlaşması)

Emir Abdülkadir bu barıştan istifade ile içteki muhaliflerini yola getirdi. Askeriyede olduğu kadar siyasi alanda da zeki olduğu bilinen Emir Abdulkadir, direnişi boyunca sadece savaş meydanlarında değil siyaset sahnesinde de lider olarak kabul edildi. İslam ilkelerine sıkı bağlılığıyla bilindiği için Hıristiyan işgalcilerine karşı Fas sultanı Abdurrahman’ı yanına çekmeyi başardı. Bu sayede Maasker ve Marakeş’i yönetimine kattı. Fransızlar karşısında bölgedeki Arapların tamamını direnişe katma girişimlerinde bulunduysa da Doğu Afrika’da ciddi bir nüfusa sahip olan berberi kabilelerini ikna etmede başarılı olamadı. Sahip olduğu yeni toprakları birleştirmeye yönelen Emir Abdülkadir, antlaşmanın sağladığı olanaklardan yararlanarak Selif`te yaşayan bütün kabilelere yönetimini kabul ettirdi. Daha sonra Dömişel’in vekili General Camille Trezel’in üzerine 20 bin süvari ile hücum etti ve Fransız birliklerini Makta`da ağır bir yenilgiye uğrattı. Bunun üzerine Mareşal Bertrand Clauzel ve Dük Dörelyan karşı hücuma geçtiler.

Fransızların başvurduğu şiddete tepki duyan Cezayirlilerin desteğini kazanmayı başardı. Görüşmeler sonunda General Bugeaud`u Tafna Antlaşması`nı (1837) imzalamaya ikna etti. Fransızları birkaç limanla yetinmek zorunda bırakan bu antlaşmayla topraklarını daha da genişleterek Oran ve Titteri`nin bütün iç kesimlerinin yöneticisi oldu.

Allah rızası için aynı amaç doğrultusunda atan bu yürekleri toplarının sindiremeyeceğine kani oldukları için kabileler arasına ajanları vesilesi ile fitne ve fesad soktular, tefrika çıkardılar.

Zaten, Müslümanların tarih boyunca yaşadıkları yenilgilerin ardında da bu ihanet yok mudur?

Kerbela Şehidi Hazret-i Hüseyin Kûfelilerin ihanetine, Şeyh Sait (rh.a), bacanağı Binbaşı Kasım`ın ihanetine uğramamış mıydı?

Tefrika, fitne, fesat ve muhbirleştirip iman saflarını bozma korkak yüzsüzlerin işi olmuştur.

Fransızlar bunun meyvesini de Muasker ve Tlemsan’ın zaptıyla yediler. Başkent yakılıp yıkıldı.(1835) Fransızlar bu harekâtları ile Emir`in prestijine büyük bir darbe indirdilerse de, tekrar toparlanan mücahid güçleri karşısında barış masasına oturmak zorunda kaldılar. Bugeaud’un Abdulkadir’in birlikleri karşısında 1837’e kadar devam eden çarpışmaları, Fransız birliklerinin ağır kayıplar vermesiyle sonuçlandı. 1837’de imzalanan Tafna anlaşması Müslümanlara ilk anlaşmadan daha büyük tavizler veriyordu. Bununla Emir Abdülkadir Cezayir’in üçte ikisine hâkim olmuştu. Her ne kadar Afrika’daki Fransız varlığı kabul edilse de Fransa Cezayir’de sadece birkaç liman elde etmişti.

Tafna antlaşması, Emir Abdulkadir’in siyasi liderliğini göstermesi bakımından önemli bir antlaşmaydı. Antlaşmanın geçerli olduğu süre zarfında emir, günümüz Cezayir’ine doğru yol alacak bir devletin temellerini atmış. İslami ilkeler doğrultusunda yasa ve kanunlar hazırlayarak yürürlüğe sokmuş, zekât müessesesini düzenlemiş ve direnişçi grupları teknik açıdan düzenli bir orduya dönüştürmüştür.

Emir Abdülkadir iki yıl içinde gerçek anlamda İslami bir devlet kurdu. Başkent olarak bazen Maskura`yı, bazen de Tihert Kalesini (bugün Tagdempt) kullandı.

Mahzen denen savaşçı kabilelerin ayrıcalıklarını kaldırarak ve bütün uyruklara eşit vergi yükü getirerek halk toplulukları arasında tüzel bir eşitlik kurdu. Güneydeki vahaları hâkimiyeti altında tutan et-Tijini ile savaşıp çöl kavimlerini ona karşı birleştirerek, nüfuzunu Büyük Sahra Çölü yönünde genişletti. Ardından Selif Vadisi ile Titteri`ye, Konstantin Beyi Hac Ahmed`in direnişiyle karşılaştığı doğu eyaleti sınırlarına kadar uzandı. Ayrıca Fransızlara katılmış olan Zuatna Kuloğullarını ihanetlerinden dolayı ağır cezalara çarptırdı. 1838 kışına gelindiğinde etki alanı Berberi Kıbayl kabilesinin sınırlarını aşmış ve güneyde Biskra Vahasından Fas sınırına kadar uzanmış bulunuyordu. Et-Tijini`nin gücünü kırmak amacıyla başkenti Ayn Mehdi`yi altı ay süren bir kuşatma altında tutarak yıktı. Bu arada bütün Sahra kabileleri de kendisine bağlılık yemini etti.

Emir Abdülkadir, Cezayiri çevresindeki ileri gelenlerin görüşlerine sıklıkla başvurmasa da onların öğütlerine kulak verirdi. Ayrıca yetkiyi elinde tutan bir önderdi. Onu direnişte cesur ve kararlı kılansa dayanağıydı. Bu dayanak, Cezayirlileri istilacıya karşı birleştiren biricik güç din duygusuydu.

Ama bu din duygusu, devlet kurma çalışmalarında kendisine yardımcı olabilecek çeşitli uluslardan yetenekli kişilerin Musevi ye da Hıristiyan olmalarına bakmaksızın çevresinde toplanmasına engel olmadı. Çünkü o, nebevi bir terbiyenin yetiştirdiği âlim, amil ve mücahid idi. Allah Resulü aleyhi salat vesselam da birçok konuda Müslüman olmayanlardan istifade etmiş ve " İşi ehline verin!" diye buyurmuştur.

Emir Abdulkadir`in kendisinden istifade ettiği Avrupalı uzmanların en tanınmışı sonradan diplomatlık da yapan Léon Roches`tur. Bu şahıs, serüvenlerini Trente deux ans a travers l`Islam (İslam Dünyasında 32 Yıl) adlı kitapta anlatmıştır.

Emir Abdülkadir, kabilelerin donatımını sağladığı askerler ya da gönüllüler tarafından desteklenen ve yaklaşık 2,000 kişiden oluşan düzenli bir ordu kurdu. Fransız işgali altındaki topraklara yakın kasabalar saldırılara çok açık olacağından iç kesimdeki Sebdou, Saida, Tihert, Taza ve Boghar gibi yerleşim birimlerini tahkim etti. Buralarda askeri donatım fabrikaları, ambarlar ve atölyeler açtı, başta İngiltere`den olmak üzere dışardan yapılan silah alımlarını karşılamak üzere satılacak fazla ürünleri buralarda depoladı. Belirlenmiş ücret alan görevlilere dayalı yeni bir yönetim sistemi oluşturdu. Eğitimi yaygınlaştırarak, bağımsızlık ve milliyet kavramlarının halk arasında güçlenmesini sağladı.

Bu arada Fransa’nın amacı zaman kazanmaktı. İki senelik bir zaman zarfından sonra savaşa iyice hazırlandıklarına kanaat getirdiler ve bir fırsat kollamaya başladılar.

CİHADIN İKİNCİ SAFHASI

1839`da Orleans dükü, Kostantin kentini Demir kapılar geçidiyle Cezayir`e bağlayınca, Abdülkadir Fransa`nın Tafna anlaşmasını çiğnediğini ileri sürerek genel cihad ilan etti. Akabinde, örgütlenme çalışmalarını tamamlayamamasına rağmen ansızın Mitici`ye saldırdı ve buradaki Fransız koloni birimlerini yok etti. Savaş tekrar ve daha kanlı bir şekilde başlamış oluyordu.

Fransızlar bir yandan birliklerini yaklaşan savaşa göre modernize ederken, öte yandan Müminlerin içlerine soktukları nifak tohumları ile kaleyi içten fethetme yoluna gittiler. Ve binler teessüf ki muvaffak da oldular. Tıpkı Rusların Kafkaslarda, İtalyanların Libya’da, İngilizlerin Afganistan’da yaptıkları gibi. Misal olsun diye söyleyelim, İngilizlerin 1920’lerde Afgan topraklarını işgal etmeye hazırlandıkları sıralarda camilerde Hanefi ve Şafii cemaat, namazda, tahiyyatta parmak kaldırma meselesinden boğaz boğaza girmişlerdi. 

Akif, gerçekten tefrika`nın ne kadar yıkıcı bir unsur olduğunu şu satırlarında dile getirmiştir:

“İslam’ı evet tefrikalar kastı, kavurdu.
Kardeş bilerek, bilmeyerek kardeşi vurdu.
Can gitti, vatan gitti, bıçak dine dayandı
Lakin o zaman silkinerek birden uyandı.”


Evet, Cezayir’de aynı oyun oynandı. Hatta Emir Abdülkadir’in yenilgisinin sebebi Fransızlar değil de ülkedeki Ticani ve Kadiri tarikatları arasındaki görüş ayrılıklarıdır denilse mübalağa edilmiş olunmaz.

Günümüzde dahi birçok İslam beldesinde bu tefrika unsurunun güçlü bir şekilde cihad ve kardeşlik saflarını dağıttığını taassubun gözleri kör ettiği birçok noktada Allah`ın evlerinin dahi fütursuzca bombalandığına şahid olmaktayız. Emir Abdulkadir, bir yandan böylesi bölüp parçalayan bozucu sorunlarla diğer yandan sahte Mehdilerle uğraşmak zorunda kalıyordu.

Burada şunu da hatırlatmak lazım ki, İmam Suyutinin Mehdi ile ilgili değerlendirmelerinden hareketle Kuzey Afrika halkları arasında, Mehdinin 19. yy.`da çıkacağına, zuhur yerinin de Kuzey Afrika olacağına dair yaygın bir inanış vardı. Muhtemeldir ki, bu yüzyılda bu topraklardaki direnişi tetikleyen önemli bir unsur da bu inanıştı.

Fransızlar, bu üstünlük üzerine Emir Abdulkadir`in nüfuzunu sınırlandırmak isterler ve bu istekleri reddedilir. General Bugeaud`un 1840`ta genel vali olarak atanmasıyla yedi yıllık sert ve acımasız bir savaş başlar. Fransızlar Tagdempt, Muasker ve Tlemsan şehirlerini işgal ettiler. Harp Cezayir’in her yanına yayıldı.

Mücahitler, büyük çaplı saldırılar yerine gerekli darbeyi indirip geri çekilen tüfekli süvarilerin kullanıldığı ardı arkası kesilmeyen çarpışmalarla düşmanı bunaltma yolunu tuttular. Ama Fransızlar bu sefer işi bitirmek kararındaydılar. İkmal yolları tutuldu ve Emir’e bağlı yerler yiyeceksiz bırakılıp Emir, teslim olmaya zorlandı. Genel vali T. R Bugeaud sabit işgal noktaları ve seyyar vurucu timlerle Cezayir`i tamamen işgal etti. Emir`in karşısında son derece hareketli kollar halinde düzenlenmiş piyadelerden oluşan bir Fransız ordusu vardı. Ayrıca Emir, Bugeaud ve yardımcılarının, açlık çeken insanları önderlerini terke zorlamak amacıyla uyguladıkları yıkımla baş etmek zorunda kalmıştı…

Ramazan bayramınız ve bayramımız mübarek ve bayram olsun!
Allah’a emanet olunuz! (Önümüzdeki sayı devam edecektir.)

İbrahim Dağılma / İnzar Dergisi – Temmuz 2016 (142. Sayı)
 
19-07-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.