Kara Kıtanın Pak Bir Öncüsü Emir Abdulkadir - 1

İbrahim Dağılma
19. yüzyılın başları... Mazlumların kanlarından beslenmeye ve verimli coğrafyanın yeraltı ve yerüstü zenginliklerinden nemalanmaya hevesli Haçlı vahşeti, İslam topraklarında bir vampir misali dolaşmaktadır.
" Her kimin yanında Allah`ın Resulü olursa, aslanlar ondan korkar, inlerinde karşılaşsalar onunla." ( Emir Abdulkadir)

19. yüzyılın başları... Mazlumların kanlarından beslenmeye ve verimli coğrafyanın yeraltı ve yerüstü zenginliklerinden nemalanmaya hevesli Haçlı vahşeti, İslam topraklarında bir vampir misali dolaşmaktadır. Anadolu, Libya, Irak, Cezayir... Bu kan içici vahşetin zulüm çizmeleriyle kirlenmektedir. Sünettullah`ın nazenin bir cilvesidir ki, batıl azdığı noktada Hak ehlinin istikamet çizgisinde direnişiyle karşılaşmış ve butlan hayalleri içinde kahrından kendini tüketip erimiştir.

Ümmetin kanını emme siyaseti güden sömürgeci güçler, kısa sürede beliren irili ufaklı direniş grupları karşısında kâbuslar görmekte ve bu mücahid gruplar, Müslüman toprakları haçlı kâfirine yem etmemek için örgütlenmekteydi.

19. yüzyıl Afrika kıtası açısından da sömürgeci güçlere kâbuslar gösteren direnişlere şahit olmuş ve bilhassa Afrika`nın Müslüman toprakları çeşitli tarikatlar öncülüğünde düşman sultasına karşı şiddetle karşı koymuştur.

Kuzey Afrika’daki böylesi bir “Sufi direniş” çeşitli liderler öncülüğünde yaklaşık 150 sene kadar devam etmiştir. Bunlar arasında Sokoto’da Osman Bin Fodyo, Cezayir’de Emir Abdülkadir, Libya’da Muhammed Senusi, Somali’de Muhammed bin Abdullah bin Hasan, Fas’ta Emir Abdülkerim ile Sudan Mehdisi Muhammed Bin Abdullah ilk akla gelenlerdir.

Direnişin gerekliliği adına göğüs kabartan ve mazlumlara kurtuluş umudu olan bu hareketlerin ne yazık ki ortak zaafı karizmatik lider merkezli hareketler olmalarıdır. Bu tip hareketler kanı kaynayan, heyecan ve his ağırlıklı Afrika insanına kısa zamanda müthiş bir enerji ve dinamizm vermesine karşın, uzun vadede ya kimi hatalarla hareketin sarsılması veya onun liderinin vefatının/şehadetinin oluşturduğu büyük boşluğun doldurulamayıp saman alevi gibi sönmesini netice vermiştir…

İlim, öğreti, kişilik ve mücadeleleriyle ümmete mal olmuş ve İslam tarihinde bir döneme damgasını vurmuş âlimlerin ölümü, âlemin ölümü misalidir. Bu örnek insanların, yarının dünyasına göç etmelerinden sonra özellikle Müslümanlar içinde iyilikleriyle hatırlanıp hayırla yâd edilmeleri, Allah’ın onlara rahmet ettiğinin bir göstergesidir.

İbrahim (a.s)’in: “ Gelecek (nesil)ler içinde, bana iyilikle anılmak nasip eyle!” (Şuara-84) ayet diliyle duasında olduğu gibi, sonraki nesiller arasında iyiler -ebrar- olarak anılma, ancak Allah’ın lütfuna erişmekle gerçekleşir. Bu sünnetullah gereği, hak yoldaki sabırlı mücadelesiyle kendinden sonraki nesiller içinde iyilikle anılmaya layık Cezayirli Emir bu çalışmamızın ana ekseni olacaktır.

 Afrika`nın kara bahtına ilahi bir lütuf olarak doğan Fransızlara karşı Cezayir’de destansı bir mücadele veren Emir Abdülkadir öyle bir yiğit ki 19. yüzyılda Cezayir halkının Fransız boyunduruğuna karşı mücadelesine önderlik eden ve Cezayir Devleti`nin temelini atan İslam âlimi ve askeri... Böyle bir mücahid lideri âcizane yâd ederken sözün evvelinde onu ve mücadele arkadaşlarını rahmetle anıyoruz...

DOĞUMU VE AİLESİ

Murabıt seviyesinde âlim ve bölgede geniş nüfuza sahip bir Kadirî şeyhi olan babası Emir Hacı Abdülkadir Cezairi bin Muhyiddin ailesinin üçüncü ferdi olarak 1807’de Oran şehrinin yakınlarında, Muaskar eyaletinin Kaytana köyünde doğdu Emir Abdulkadir. Soyu Hazret-i Hasan (r.a)`a dayanmaktadır. Babası Şeyh Muhyiddin Efendi, bir Kadiri şeyhi idi. Dedelerinden Seyyid Muhammed bin Abdülkadir, Barbaros Hayreddin Paşa`nın Cezayir fethinde bir nefer gibi çalıştığı için Osmanlı Sultanları bu aileye büyük izzet ve itibar gösterirlerdi.
………………….
Bir realitedir ki, insanın yetişmesinde "çevre, aile ve aldığı eğitim"in büyük etkisi var. Nitekim her doğan kişinin yaratılışın pâk fıtratı üzere dünyaya geldiği "anne-baba"nın onun Müslüman, Hrıstiyan, Mecusi.. yapacağı Hadis-i Şerif`lerde geçer. Emir Abdulkadir`de İslami endişenin ağır bastığı bir aile ocağında İslami terbiye ve dini eğitim alarak yetişti.

Küçük yaşta hafız olan Abdulkadir, Cezayir`in Vahran(Oran) eyaletinde tahsilini tamamlar.. Aynı zamanda medrese ve tekke eğitiminin yanında iyi bir at binicisi ve keskin bir nişancı olarak yetişir. Daha gençliğinde dini ilimlerdeki kudreti, insanları teshir eden hitabeti, İslam tarihine dair geniş malumatı, cesaret ve kahramanlığı, takva ve fazileti ile şöhret buldu.

Hasan (r.a)’a uzanan soyuna yakışır bir terbiyeyle büyütüldü. Altı yaşında okuma-yazmayı öğrendi. Oran’da dönemin meşhur âlimlerinin eğitimi altında on iki yaşına kadar akaid, Kur’an ve hadis üzerine dersler aldı. On dört yaşında Kur’an’ı hıfzetti. İslami ilimler yanında, akıl kadar bedenin de eğitim ve disipline ihtiyacı olduğuna inanan birisi olarak biniciliğe gösterdiği ilgi dolayısıyla, fiziksel yeteneklerdeki becerisi ve tecrübesiyle meşhur olduğu söylenir.

Cezayir’in Fransız çizmelerinin işgaline uğramasından üç sene evvel yani 1827’de babası ile birlikte, yani yirmili yaşlarda Hac farizasını yerine getirmek üzere kutsal topraklara seyahate çıktı. Hicaz’da Kafkas kartalı İmam Şamil’le tanıştı. Bu iki büyük dava adamının tarihi buluşması İslami mücadele tarihi açısından çok anlamlıdır.

Memleketlerinde her ikisini de alev, barut ve kıyamın beklediği iki aksiyoner ruh, İslam toplumunun kurtuluşuna çareler aradılar; fikirler ortaya koydular. Görülüyor ki Hac, bu iki öncü Müslüman için bir istişare toplantısına vesile olmuştur. Belki de ayette de buyrulduğu gibi haccın, şimdilerde bütün bir ümmetçe es geçtiğimiz çok önemli bir esprisi de budur.

Kaderin garip bir cilvesi ki ilk buluşmalarında ümmete kurtuluş getirecek projeler üzerinde beyin yoran bu iki büyük insan yıllar sonra yine kutsal beldelerde karşılaşacaklar; ama bu sefer kolları, kanatları kırık olarak...

Hac görevini tamamlayan Emir Abdulkadir, daha sonra Şam’a geçti. Bu şehirde, 19. asrın Müceddidi olarak kabul edilen Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerini ziyaret ettiğini bazı kaynaklar yazmaktaysalar da, pek mümkün görülmemektedir. Zira Mevlana Halid Hazretleri 1826 yılında vefat etmiştir. Herhalde onun halifeleri ile görüşmüş olabilir. Üç senelik bu seyahatinde bir müddet kaldığı Bağdat’ta Kadiri tarikatının o zamanki en büyük şeyhi Mahmud El Geylani’den Kadiri tarikatında icazet aldı. Ayrıca burada bulunduğu süre boyunca kelam ve İslam felsefesi üzerine dersler aldı.

Tarikat ehlinden birisi olarak Bağdat’ta Abdulkadir Geylani, Şam’da Muhyiddin Arabî’nin kabrini ziyaret etti. Fransız İşgali’nin başlamasından birkaç ay önce Cezayir’e döndü. Kısaca Emir Abulkadir’in çocukluğundan Fransız İşgalinin başladığı tarihe kadar uzanan hayatı, babasının terbiyesi altında ve onun yönlendirmesiyle İslami ilimleri tahsil etmekle geçti.

Emir Abdulkadir`in kazandığı saygınlık ve şahsiyetli kişiliği ileriki dönemlerde kurtuluş mücadelesinde herkes tarafından kabul edilmesinde büyük bir vesile oldu. Haşim kabilesinin en nüfuzlularından biri olan ailesi, uzun müddet Fas`ta ikamet ettikten sonra, 18.yy.da Oran beyliğine hicret ederek orada yerleşir. Bu ailenin şeriflikten (Hz. Hasan`ın soyundan gelenlere verilen unvan) dolayı elde ettiği itibar, Abdülkadir`in büyük babası Mustafa bin Muhammed bin Muhtar`ın ve bilhassa babası Şeyh Muhyiddin`in zühd ve takvasıyla daha da ziyadeleşmişti.

19. YÜZYILDA MAGRİB MEMLEKETLERİ, CEZAYİR`İN İŞGALİ VE EMİRLİK

Bugün ülkemizde Cezayir ve Fas olarak bilinen ülkeler aslında dünya halkları arasında Magrib olarak bilinmektedir. Hatta kendimin hac vazifesi eda ettiğim dönemde Mescid-i Nebevi`de karşılaştığım Faslılara memleketlerini sorduğumda " Magrib" demişlerdi. Magrib olarak daha çok şöhret bulan Cezayir Kanuni devrinde; Fas ise 3. Murad zamanında Osmanlı sınırlarına dahil olmuştur.

Cezayir, Fransız ordusunun 1830`da ülkeyi işgaline değin, Osmanlı devletine bağlı bir eyaletti. Ülkenin yönetimi yeniçeriler ve onların seçtiği bir Dayı `nın (vali) elinde bulunuyordu. Türk-Cezayirli karışımı bir kökene sahip olan Kuloğlu topluluğu ile belirli ayrıcalıklı kabilelerden destek gören bu yöneticiler, aynı dinden gelmenin kendilerine sağladığı avantajla Cezayir`i çok sıkı bir denetim altında tutuyorlardı.

Bu sıkı denetimden dolayı bu yöneticilerden nefret eden Cezayirliler, 19. yüzyıl başlarında sürekli ayaklanma halindeydiler. Ülke halkı, bu nedenle Hıristiyan istilacılara karşı koyamayacak kadar bölünmüş durumdaydı.

19. yüzyıla gelindiğinde, Osmanlı idaresi, diğer coğrafyalarda olduğu gibi bu topraklarda da gitgide zayıflamış ve şekli bir hüviyete bürünmüştü. Bu yönetsel zaaf ve işlevsiz hâkimiyet, Sanayi devrimi ile gitgide iştahları kabaran Avrupa devletleri için biçilmiş kaftandı. Bir pastayı paylaşır gibi İslam ülkeleri aralarında pay edince Cezayir, Fransa’nın payına düşmüş bir lokma olur. Ama Cezayirli Müslümanlar, kısa zamanda örgütlenerek kolay lokma olmadıklarını gösterdiler ve Müslüman halk şanlı direnişiyle Fransa’nın karnına oturan bir sancılı lokma oldu.

Dönem’in Fransa kralı Charles X’in isteğiyle, Fransız toplumu içinde krallığın popülaritesini artırmak ve iddialara göre Akdeniz’i Cezayirli korsanların tehdidinden korumak bahanesiyle Ocak 1830’da Cezayir’in işgali kararı alınır. Temmuz ayının başlarında Fransız askerleri Cezayir topraklarına girer ve böylece 132 yıl sürecek olan sömürü ve işgal başlamış olur. 1830 Fransız işgali esnasında Mısır dolaylarında bulunan Emir Abdulkadir, Fransız askerlerinin Cezayir’e girdiğini duyar duymaz yurda döner.

Afrika coğrafyasının getirdiği şartlardan dolayı bu dönemde dağınık topluluklar halinde yaşayan Cezayir halkı, bu haliyle işgale hep birlikte direnecek bir yapıya sahip değildi. Ülkenin batısında Vehran -Oran- ve Müstağnem şehirlerinde ikamet eden kabileler, çeşitli aşiretlere bölünmüş olmasına rağmen İslam dininin kazandırmış olduğu kardeşlik bilinciyle 1832’de Oran’da bir araya gelir ve işgal karşısında topyekûn direnme kararı alır. Okul öğretmenlerinin ve özellikle dinsel tarikat üyelerinin besleyip güçlendirdiği ortak İslam dindaşlık duyguları çevresinde birleşen bu kabileler, örgütsel bir yapı kurmaya çalıştılar. Bir tarikat önderi ve Maskura yakınlarındaki bir zaviyenin yöneticisi olan Muhyiddin, Oran ve Mostaganem`deki Fransız birliklerine karşı yapılacak yıpratma savaşının başına geçmeye çağrılır. Böylece Oran şehrinde sözü geçen ve dinî konularda kendisine danışılan birisi olarak Abdulkadir’in babası Şeyh Muhyeddin direnişin lideri seçilir. Cezayir halkı her ne kadar Şeyh Muhyiddin’in etrafında toplansalar da Şeyh, ilerlemiş yaşını gerekçe göstererek liderliğe oğlu Abdulkadir’i teklif eder. Zaten bu muhterem zatın çok yaşlı olması sebebiyle bakışlar da oğul Abdulkadir`e çevrilir. Babası gibi dine bağlılığının yanında binicilikte de meşhur olan Abdulkadir’in aşiretler tarafından benimsenmesi zor olmaz.

Emir Abdülkadir, askeri alandaki kabiliyetinden önce bile yakışıklılığı ve üstün zekâsıyla zaten halkın gözdesi haline gelmişti. Siyah sakallı düzgün bir yüzü, ince ve kıvrak bir bedeni olan orta boylu bir kişiydi. Davranışları son derece kibar, yaşamı da aynı ölçüde sadeydi. Şairliği ve etkili söz söyleme gücüyle dindaşlarını kolayca heyecana getirebilen dindar ve aydın bir kişi olarak tanınırdı.

Nihayet, Emir Abdulkadir 22 Kasım 1832’de, Recep ayında Emir el Müminin olarak seçilir.

Biat esnasında söyledikleri âlim bir lisandan çıkan mütevazı cümleler olarak onun gerçekten emirliğe liyakatini ortaya koyuyordu. Öyle ki o, şöyle demişti:

“Eğer liderliği kabul ediyorsam bu, cihad alanında düşmana karşı yürüyen ilk kişi olmak hakkını edinmek içindir. Benden daha değerli ve yetenekli bulacağınız, imanımızı savunmada hiçbir fedakârlıktan kaçınmayacak başka biri çıktığında yerimi ona bırakmaya hazırım.”

Özel olarak yaptırdığı yüzüğüne ise şu beyitleri nakşettirmişti:

" Her kimin yanında Allah`ın Resulu olursa, aslanlar ondan korkar, inlerinde karşılaşsalar onunla."

Allah’a emanet olunuz! (Önümüzdeki sayı devam edecektir.)

İbrahim Dağılma / İnzar Dergisi – Haziran 2016 (141. Sayı)
 
13-06-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.