Kabre Girmeden Önce, Vaktinde Uyanmak…

Yusuf Akyüz
Ölümü anmak, ölüm korkusuyla şoka girip kendinden geçmek için değildir… Bilakis dünya sarhoşluğundan ayılıp kendine gelmek; gaflet uykusundan uyanıp ölmeden, fırsatlar elden çıkıp gitmeden önce akıbeti görmek; fuzûlî işleri, oyun ve eğlenceyi, malayani`yi bırakıp, ebedî seâdetine vesîle olacak lüzumlu işlere, sâlih amellere yönelmekdir… Ölümü anmak, uyanış, diriliş ve yöneliş hamlesidir; nefs esaretinden, tutku ve ihtirasların pençesinden kurtulup, Hakk`a kulluk makamına yükselişin remz-i nişanesidir…
“Her nefis ölümü tadacaktır. Bir imtihan olarak sizi şerle de hayırla da deneriz. Ve ancak bize döndürüleceksiniz.” (Enbiyâ, 35 Ankebût, 57)

“ ‘Bir gün` ölüm sekerâtı gerçek olarak gelir. ‘Ey insan!` İşte bu senin kendisinden kaçtığın şeydir! (denilir). (Kâf, 18)

“Abdullah İbn-i Ömer (r.a.)`den rivayet edilir: “Resûlullah (sallallâhû aleyhi ve sellem) efendimiz benim iki omzumu tuttu ve şöyle buyurdu: “Dünyada sanki bir garip veya geçip giden bir yolcu gibi ol!” İbn-i Ömer (r.a.) ilâveten şöyle dedi: “Akşama ulaştığında sabahı, sabaha çıktığında da akşamı bekleme! Kendini kabir ehlinden say! Sağlığında iken hastalığın, hayatın boyunca da ölümün için tedbir al!” (Buharî, Rikak, 3)

Adına dünyâ denilen şu fânî cihanda, insânın cisim ve madde gözüyle görebileceği en büyük hakîkat, ölümdür… Bundan ötesini ancak kalb gözüyle yakîn mertebesinde görebilmek mümkündür… Her yakîn sâhîbi, yakîn derecesine göre ölüm ötesi mâverâî hakikatlerden bir nebze hissedebilir… Yakîni kuvvetlendiği nisbette, görüşü, duyuşu ve şuûru artar, idrâki pekişir ve kalbine itminan yerleşir… Elbette, nasib müvacehesinde, irâde ve azim, teveccüh ve samimi niyet gayet mühimdir… Mebdâ`ya dönelim hasbihâlimize aynı minvâl üzere devam edelim ve lezzetleri bozan, insanın rahatını kaçırıp dünyâdan ve metâdan uzaklaştıran ölümden, o haşmetli gerçekten bahsetmeye çalışalım; biraz ağzımızın tadını bozalım da akıbeti hatırlayalım: “Lezzetleri alt üst edeni (ölümü) çokça hatırlayın!” buyurmuş, Hz. Peygamber (aleyhissalat-û vesselâm) (Tirmizî, Zühd, 4; Neseî, Cenâiz, 3; İ. Mâce, Zühd, 31)

Gerçi, duygu ve düşünceleri madde âlemine kilitlenmiş, ruhuyla ve bedeniyle bu dünyaya ünsiyet etmiş insan için ölümü anmak çoğu zaman ürkütücü gelir… Zira ölüm dünyanın gerçek çehresini gösterir; oyun ve eğlencenin bittiğini haber verir… Ölüm, haşmetli gerçeğin en dehşetli resmidir… Ölen için rıhlet ve hicret; geride kalanlar için ders ve ibrettir… Yalan dünyanın fiyakasını bozan ve foyasını ortaya çıkaran ölüm gerçeği üzerine çok şey söylenmiş ve söylenmeye devam edilecektir… Ölümün rengi, yaşanılan hayatın göstergesidir… Tıbkı turnusol kâğıdı gibi, kişiden kişiye rengi değişir; kimisi için güzel, kimisi için çirkindir… Ölümün rengi dünyâda gidilen yola, niyet ve amellere göre şekillenir…

Hadis-i şerifde:

“Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz, o hâl üzere diriltilip mahşere getirilirsiniz!” “Her kul, öldüğü hâl üzere diriltilir.” Buyurmuş Efendimiz (s.a.v.) (Müslim, Cennet, 83)

Sadece bu hadîs-i şerîf ekseninde ölüm gerçeği ve ötesi üzerine tefekkür edilebilse, cildler dolusu yekûn tutacak kadar marifet yazılabilirdi belki… Hayatı ve mematı kuşatan mâverâî bir pencere açıyor: Ömür ve ölüm ötesine dair herkesin hissedar olabileceği netlikde, gâyet sâde ve açık berrak bir ufka işâret ediyor. Madem ki ölümün rengi, tercih edilip yaşanan hayatın şekliyle belirleniyor ve herkes ağleb itibariyle yaşadığı hâl üzere ölüyor… Bu hadis-i şerîfden: “Nasıl ölmek istiyorsanız, öyle yaşayın!” mesajını okuyoruz… Herkes seçtiği yola göre, ölümünün rengini ve ötesini/nasıl öleceğini ve nereye gideceğini de tercih etmiş oluyor bir bakıma… Eğer yolda herhangi bir kaza, belâ ve arıza olmazsa, binilen tren seçilen istikamete gider… Herkes dünyâ tarlasına ne ekmişse, âhirette onu biçer; ömür sermâyesini nereye ve hangi gâye uğruna sarfetmişse, onun netice ve semeresini elde eder; niyetine ve ameline göre muamele bekler… “Kim bu dünyâda (hakka ve hidayete karşı) kör olursa, o âhirette de kördür ve yolca en beterdir.” (İsrâ, 72)

Tıbda sakat doğum denilen bir hâdîse vardır; doğum esnâsında veya sonrasında vuku bulan herhangi bir uzuv kaybı veya işlev bozukluğu sebebi ile kişi, eğer tedâvi imkânı bulunamazsa, ömür boyu sakat yaşayabilmektedir… Bir de ölü doğum vardır; bebek herhangi bir sebeble ana karnında veya doğum esnasında bir şekilde hayatını yitirebilmektedir… Her iki hâlde de, uzuv kaybı veya can kaybı şeklinde bir kayıp vakîdir… Gelip geçici şu üç günlük fânî dünyâ hayatında bile, bu tür kayıplar zayıf ve aciz insana çok ağır gelebilmekte, büyük acı ve ızdırablara sebeb olabilmektedir… Ama netice itibariyle, dünyâ hayatının kendisi gibi, bunlar da gelip geçici şeylerdir… Acı da olsa, tatlı da olsa sonunda bitecektir… Tatlı yaşayan da acı yaşayan da bir gün ölecek acı ve elemler de lezzetler gibi sona erecektir…

Dünyâ hayatına taalluk eden acı tatlı her şey fâni; dünyevî kayıplar da kazançlar da gelip geçicidir… Ama âhiret bekâ yurdudur; oradaki kazanç da kayıp da ebedî hayata taalluk etmektedir… Orada kazanan hepden kazanmış, kaybeden ise hepden kaybetmiş demekdir! Dünyâya sakat gelen geçici bir mahrumiyete katlanırken; iman ve amel cihetiyle ahirete sakat veya manen ölü gidenleri ebedî mahrumiyet tehlikesi bekler…

Bu misâle göre: Âhirete sakat gidenler, amelde noksan veya vaktinde tevbeye muvaffak olamayıp ağır günâh yüküyle ebedî âleme intikal eden günahkârlardır… Ahirete ölü gidenler ise geçici dünyâ hayatına aldanıp imanını da tamamen kaybederek âhirete geçen şakilerdir… Ebedî hayata nisbetle birinci zümre için, sakat doğum, ikinci zümre içinse, ölü doğum tabiri uygun düşmektedir… “sakat doğum” sınıfına dahil olan zümre için, kabir ve mahşer âleminde, sırattan geçişde veya afvedilmeyen günahların ateşde temizlenmesi suretiyle de olsa sonunda bir afv ve kurtuluş ümidi vardır. Ama ‘ölü doğan`, yani âhirete imansız giden sınıf için artık ebediyen kurtuluş imkânı yoktur! Ayet-i kerimede buyuruluyor ki: “O halde eğer nasihat fayda verirse, nasihat et! (Allah`dan) korkan nasihat alacaktır. En bedbaht olan da, ondan kaçacaktır ve en büyük ateşe girecektir! Sonra orada ne ölecek (ki kurtulsun) ne de yaşayacak! (Günahlardan) temizlenen kimse ise gerçekten kurtuluşa ermiştir.” (A`la, 9-14)

Aslî fıtratı bozulmamış her ebeveyn, evlâdının sağlıklı doğup sağlıklı yaşamasını, ömür boyu hayırlı ve faydalı olmasını ister… Hasta olmasın, sakatlanmasın ve ölmesin diye üzerine titrer… Her şeyin en iyisini ve en güzelini evlâdı için ister… Evladını korumak, herhangi bir tehlikeyle karşılaşmasına engel olmak için ne gerekiyorsa yapar; evladı hastalansa dünyâsı kararır, uykuları kaçar, köşe bucak dolaşır, çareler arar… Velhâsıl evladının sıhhat ve selameti için hiçbir fedâkârlıktan kaçınmazlar… Ama neticede fânî dünyâ bu, her fânîyi bekleyen mukadder bir ölüm var! “Ne kadar yaşarsan yaşa, akıbet gelir başa!” Ana-baba evladının, evlad da ana-babasının ölümüne mâni olamaz… Evlâdının şu fânî gelip geçici şu dünyâ hayatındaki sağlığı ve rahatlığı için her türlü sıkıntıya katlanabilen ana-baba, acaba evladının hakîkî geleceği olan ebedî âhiret hayatı için ne yapmakta, evladını cehennem ateşinden korumak için ne gibi tedbirler almaktadır?!

“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan bir ateşten koruyun!” (66/6)

Âhiret yurduna sakat veya daha da beteri manen ölü olarak gitmemek için alınacak tedbirler bu dünyâda ve şu anda mümkündür; ama bir ân sonra fırsatlar elden gidebilir… Sadece âhireti kazanmak için verilmiş olan nâdîde ömür sermayesi an be an, elimizden çıkıp gitmekte ve geride de kaç nefeslik ömür kaldığı bilinmemektedir… Yaşadığımız her ân ahireti kazanmak için verilmiş eşsiz bir fırsattır; bir ân sonrası ise gaybdır…

Ölümü anmak, ölüm korkusuyla şoka girip kendinden geçmek için değildir… Bilakis dünya sarhoşluğundan ayılıp kendine gelmek; gaflet uykusundan uyanıp ölmeden, fırsatlar elden çıkıp gitmeden önce akıbeti görmek; fuzûlî işleri, oyun ve eğlenceyi, malayani`yi bırakıp, ebedî seâdetine vesîle olacak lüzumlu işlere, sâlih amellere yönelmekdir… Ölümü anmak, uyanış, diriliş ve yöneliş hamlesidir; nefs esaretinden, tutku ve ihtirasların pençesinden kurtulup, Hakk`a kulluk makamına yükselişin remz-i nişanesidir…

Ölümü anmak, bir müddet için dahi olsa, dünyâya akıbet penceresinden bakmak; dünyada olup biten hadiseleri âhiret merceğiyle okuyup anlamaya çalışmak; akıntıya kapılıp gitmekten, alışıp körleşmekten ve kalbî hassasiyetini yitirip şuursuzlaşmakdan ve duyarsızlaşmaktan korunmak; ruhunu ve şuûrunu korumak içindir…

Alışmak, körleşmek, hassasiyetlerini yitirip incelikleri, netice ve akıbeti görememek, gündelik hadiselerin girdabına kapılıp sürüklenmektir… Ölümü anmak, ruhu yere bağlayan ve urucuna mâni olan alışkanlıklar zincirini bir noktadan kırıp heva ve heves tutsaklığından kurtulmak için elzemdir… Sürekli dünyaya bakan büyülenmiş gözler, ancak dünyanın büyüsünü bozan ölümü anmakla uyanıp hakîkati görebilir ve dünyânın aldatıcı ve saptırıcı illüzyonik etkisinden kurtulabilir… Dünyaya sürekli dünya penceresinden bakmak bizi yanıltır ve aldatır; insan sapla samanı birbirine karıştırır… Dünyaya bakan gözler ölümü ve akıbeti unutup meta hırsına kapılır; anlık yalancı hazlarıyla mutlu olacağını sanır ve aldanır… Alışıp ve bağlandıkça kurtulmak zorlaşır… Çoğunluk, gündelik alışkanlıkların kısır döngüsü içinde ömür boyu oyalanır; ancak bir gün kafayı mezar taşına vurunca uyanır ve işi anlar ama ne fayda! İş işden geçtikden sonra uyanıp anlamanın faydası olmaz!

Ölümü anmak, ölümsüz gerçeği hatırlamak; ölmeden önce dirilip kendine gelmek, vaktinde akıbeti görmek, fırsat varken kurtuluş adımını atıp yola çıkabilmekdir… Ölümü anmak, dünyaya akıbet nazarıyla bakmak ve geçici fânî ömür sermâyesiyle ebedî seâdeti kazanmak için cehd etmekdir…

Ölümü unutup dünyâya dalmak gaflet ve aldanıştır: Gafletten kurtulmanın çaresi ise ölümü anmaktır… Kabre girmeden önce vaktinde uyanmak nasibimiz olsun. (Amin)

Yusuf Akyüz | İnzar Dergis | Kasım 2017 | 158. Sayı


 
21-11-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.