Kabirde İlk Gece…

Yusuf Akyüz
Kabre vardığın gece, yaşadığın pişmanlığı, hüzün, hasret ve ızdırabı dünyada konuşulan hiçbir kelime anlatamaz!.. Bağırmak çağırmak artık faydasızdır; feryadını kimseye duyuramazsın; ne kadar çırpınsan da kaçıp kurtulamazsın… Bir defa yakalanmışsın…
“Her nefis ölümü tadacaktır. Amellerinizin karşılığı ise kıyamet günü size tam olarak verilecektir. O gün artık kim ateşden uzaklaştırılıp da cennete konulursa, işte o gerçekten kurtulmuş (muradına ermiştir.) bu dünya hayatı ise (gelip geçici) aldatıcı bir meta’dan başka bir şey değildir.” (Al-i İmran Suresi, 185 meali)

“Akıllı kişi, nefsine hâkim olup ölüm sonrası ‘ebedi hayatı’ için çalışandır. Aciz kişi de nefsini heva-i arzularına tabi kıldığı halde Allahu Teâlâ’dan bir şeyler umandır.” (Tirmizi, Kıyamet, 25; İbn-i Mace, Zühd, 31)

“ ‘Akıbetinden’ korkan kimse geceleyin yol alır. Gece yol alan kimse de menzile ulaşır. İyi biliniz ki Allahu Teâlâ’nın metaı çok pahalıdır. İyi biliniz ki Allahu Teâlâ’nın metaı cennettir.” (Ebu Hureyre (r.a)’den rivayetle, Tirmizi, Kıyamet, 18)

“Lezzetleri altüst eden ölümü çokça hatırlayın.” (Tirmizi, Zühd, 4; İbn-i Mace, Zühd, 31)

Gaflet uykusundan uyanmak ve gafiller defterine yazılmamak için dün gece ölümü ve kabri düşündüm yine… Kabir âlemine doğru hayali bir yolculuğa çıktım, içi boş bir valizle… Hayret ve dehşetle kabir âlemine vardım dün gece… Kabir kapısından girip kendi halime baktım sessizce… “Ehl-i diyar” namıyla anılan kabristanı mesken tutmuş binlerce mevta arasında yatan belki en garip kimse… Eli kolu bağlanmış çaresiz bir mahbus gibi yatar öylece… Dünya rüyasına kapılmış giderken, bir gün aniden yakalayıp getirmişler kabrine; mecazi evinden, hakiki evine… Enine ve boyuna ortalama iki buçuk metre karelik bir menzile… Dünya’ya sığmayan insana nasib olan son mekân; işte kabir, akıbet menzili… Kabir toprağında sessiz sedasız yatan bir ölüsün şimdi!.. Bütün sevenlerin, dost, aşina ve yakınların seni çoktan terk edip gitti…

Ölüm, tabut, teneşir, kefen ve kabir; bunlar akıbet menziline giden yolda dünyada duyduğun son sözlerdi…

“İnsanın en garip ve muhtaç olduğu an, kabrine konulduğu zamandır.” buyurulmuş… Gurbet ve hasret evi, kabir menzili… Tasavvuru muhal, hayali bile dehşet verici… Dünya’da yaşayan hiç bir canlının girmek istemeyeceği ama sonunda bir gün mutlaka geleceği akıbet evi… Dünya’da görülen gerçeğin en dehşetli resmi… Dünya’da ölümden başkasının yalan olduğunu gösteren mekân; kabir, gerçeğin ta kendisi!.. Kabre vardığın gece dünya hep yalan olur; sevenler gözden kaybolur… Amellerinle baş başa yapayalnız kalırsın… Yeryüzünde artık senden daha garip, aciz, çaresiz ve yalnız hiç kimsenin olmadığını sanırsın… Herkes seni bırakmış, herkes senden uzaklaşıp ayrılmıştır; artık sen de ehl-i diyarsın! Kabir toprağında yapayalnızsın… Sağa sola çaresizce bakarsın; sana uzanacak dost bir yardım eli; seni içine gömüldüğün bu zifiri karanlık dehlizden kurtaracak bir ışık ve aydınlık ararsın… En küçük karıncadan bile daha aciz olduğunu anlarsın… Bu arada sağlığında hiç umursamadan üzerine basıp geçtiğin karıncaları da hatırlarsın… Yaptığın her şeyi net hatırlarsın…

Kabre vardığın gece, yaşadığın pişmanlığı, hüzün, hasret ve ızdırabı dünyada konuşulan hiçbir kelime anlatamaz!.. Bağırmak çağırmak artık faydasızdır; feryadını kimseye duyuramazsın; ne kadar çırpınsan da kaçıp kurtulamazsın… Bir defa yakalanmışsın… Dünya dostların kabrin dışını yaptılar; sıvadılar, boyadılar ama içini sana bıraktılar! Eğer malzemen varsa, içini döşemek sana kalmış artık! Ne vermişsen elinle, o gelmiştir seninle… Amellerin kabrinde hep seninle birlikde… Sevabların aydınlık ve ferahlık; günahların darlık ve karanlık olduğunu ayne’l yakin görüp anlarsın… Çocukluktan itibaren bütün hayatın ve yaptıkların en ince ayrıntısına kadar canlanır, gözünün önüne gelir… Yaptığın günahları ve kaçırdığın sevabları hatırlayınca pişmanlıkdan kor gibi için için yanar ağlarsın… “Ölüp de pişmanlık duymayan hiç kimse yoktur. İyilik yapan kimse, iyiliğini artırmadığı için; kötülük yapan kimse de kötülüğünden vazgeçip vaktinde tevbe etmediği için pişman olur.” (Tirmizi, Zühd, 59/2403)

Kabrin zifiri karanlıklarında ve kahredici darlığında, aslında şimşek hızıyla cereyan ettiği halde, sana sanki asırlar gibi gelen, korku dolu kederli ve endişeli bir bekleyiş başlar… Geçmişinden emin olamadığın için tabii olarak korkarsın ve korkmakta da son derece haklısın… Çünkü artık dünyadaki en korkusuz adamın bile korktuğu dehşetli bir mekândasın… Geceleyin yanından geçen sağların bile korkuyla ürperdiği, akıbet yurduna açılan kapının adı, kabir diyarındasın…

Kabirde ilk gece:

Sanki asırlar süren kederli bir bekleyiş; her an’ı yıllara bedel korku ve elemi iliklerine kadar hissediş!.. Öyle müthiş bir korku ve endişe ki, dünya ehli bu korkuyu bilseydi, korkudan ölebilirdi! Bu korkunun bir tek ân’ını dahi yaşamamak veya bir ân’ından bile kurtulmak için, dünya’da sahib olduğu herşeyini hiç düşünmeden derhal feda ederdi… Dünya hayatında yaşanan en büyük sıkıntı ve elemler bile bu korkunun yanında hiç kalır… bir ömür oyun ve eğlence gibi geçen fani dünya yılları çabucak bitmiş, artık hesab vakti, korkulan akıbet başa gelmiş, en ciddi, çetinler çetini bir iştir!.. En küçük bir şakası ve kaytarması olmayan; dünya aklının iflas ettiği, sözlerin yerini derin bir sükuta terkettiği ve bu korkulu bekleyişin bütün zerrelerine sirayet ettiği en gerçekçi yerdesin şimdi!.. İnsanoğlunun karşılaşacağı ızdırab sadece bu elem olsaydı bile yeterdi… Heyhat ki daha işin başındasın; henüz sorgu melekleri münker ve Nekir gelmedi… Şu anda ifadesi alınmak üzere nezarethanede bekleyen zanlı mesabesindesin; bir müddet bekleyeceksin…

Şimdi mevzu-u bahsimiz; kabir âlemine intikal devresinde süren; kimine birkaç saniye, kimisine ise adeta asırlar gibi gelen bu bekleyiş etrafında birkaç mülahazadan ibaret, hayali bir seyrü seferdir… Tasavvuru dünya aklına sığmayan bu seferden bir nebze bahisle, tezekkür-i mevt sadedinde hisseler alabilmektir… Mübahesemiz; dünya’dan göçüp ahirete intikal ettiğimiz, ahiret konaklarının ilk durağı, kabir menzilinde geçen ilk gecemiz… ehl-i dünya defterinden kaydımızın silinip, artık ehl-i diyar veya halk arasındaki en yaygın tabirle “rahmetli” namıyla anıldığımız rahmete en fazla muhtaç olduğumuz gece… ehl-i dünya, günün birinde mutlaka karşılaşacağı bu geceyi bir müddet durup düşünse, uykuları kaçar, yiyip içtiğinden lezzet alamazdı… maalesef gaflet hayatın perdesi olmuş, akıbeti unutan gafil gönüller üç günlük fani dünya rüyasına ram olmuştur…

“Edeb ve haya timsali Hz. Osman (r.a),  bir kabrin yanında durduğunda sakalları ıslanıncaya kadar ağlardı. Kendisine; “cenneti ve cehennemi andığın zaman ağlamıyorsun da kabir korkusundan dolayı niçin ağlıyorsun?” diye sorulduğunda, şöyle cevab verir; “Resulullah (s.a.v)’dan işittim ki; “Muhakkak ki kabir, ahiret konaklarının ilkidir. Eğer kişi oradan kurtulursa, ondan sonrakilerden kolayca kurtulur.

Eğer kişi oradan kurtulamazsa, ondan sonrakiler daha şiddetli olur. Kabir kadar dehşetli bir manzara hiç görmedim.”

Erenler derler ki: “Bir kimse dört saat aralıksız ölümü tefekkür ederse, Hak teala’nın inayetiyle intibah vaki olur. (Kalbi-manevi uyanış nasib olur.)” gafletten uyanışımıza ve ebedi kurtuluşumuza vesile olabilecek bu dört saatlik zamanın çok daha fazlasını lüzumsuz nice dünya müzahrafatına harcıyoruz… En pahalı mücevherlerden daha değerli nadide ömür sermayemiz zamanı, akıbeti meçhul boş şeyler uğruna fütursuzca telef ediyoruz… Belki de ömrümüzün azami kısmı gafletle geçiyor… En kıymetli yıllarımız yalan dünyanın tozu dumanı arasında heba olup gidiyor… Şuursuzca zayi edilen günler, aylar ve yıllar; israf olan zaman; geriye kalan; hüzün, hasret ve hicran… Kabre vardığımız gece, belki dünyada hayırsız ve faydasız yere geçirip gafletle ziyan ettiğimiz bir tek saati bile hasretle arayacağız… Belki bir hayrımız daha olsa kurtulabileceğimizi görünce, dünya’da imkânımız olduğu halde kaçırdığımız binlerce hayır ve sevab fırsatını hatırlayıp ağlarız… Görmezden gelip ilgilenmediğimiz kapımıza kadar gelmiş sevab vesilelerini hatırladıkça, üzüntü ve kederden perişan oluruz… Hayır ve sevâba en ziyade muhtaç olduğumuz yerdeyiz… Elimiz-kolumuz bağlı, aciz ve çaresiz bir halde dostlardan gelecek üç ihlaslı bir fatiha bekleriz…

Kabre vardığmıız gece, dünya rüyasından uyanıp gerçeği bütün dehşetiyle görüp işi anlayacağız… Artık gece-gündüz, ay-yıl gibi zaman ve mekan mefhumunun olmadığı, hadis-i şerifde buyurulduğu üzere: “Ölenin kıyametinin koptuğu” bir boyutta, kendi hesabımızla başbaşayız… Can, ten kafesinden çıktığı anda dünya sayfası kapanırken ebedi alemin kapısı açılır… Artık bizim için dünya bir daha geri dönüşü olmayan, mazide kalan acısıyla tatlısıyla yaşanmış fani bir rüyadır… Hiç bitmeyecek sanıp hırsla sarıldığımız, hayali serap gibi kaybolan yalancı metaına ve anlık hazlarına kapılıp aldandığımız, akıbeti bile bile şatafatlarına gönül bağladığımız bu rüyadan bize kalan sadece günahlar ve sevablardır… Dünyada eskittiğimiz cesedimiz kabir toprağına karışırken; hesabımız Hakk’ın rahmetine ve sonsuz mağfiretine kalmıştır. Ekseren amellerimiz eksik aksak ve yarım yamalak; yanlışlarımız, doğrularımızdan çok daha fazladır… Her halûkârda, Hakk’ın rahmeti ümid edilmeye en layık olandır. Hüsnü hal ve hüsnü hatime niyazıyla, hidayet ve istikamet yolunda bir kıvılcım, bir adım…

“Beş şey gelmeden önce, beş şeyi fırsat ve ganimet bilin (ve ebedi seadeti kazanmak için değerlendirin): ihtiyarlık gelmeden önce gençliği; hastalık gelmeden önce sıhhati; fakirlik gelmeden önce zenginliği; meşguliyet gelmeden önce boş vakti; ölüm gelmeden önce ömrü.” (Buhari, Rikak, 3)

Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Mart 2016 (138. Sayı)
 
24-03-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.