Kabir Penceresinden, Hayata Bakış

Yusuf Akyüz

Uzun lafın kısası, tek kelimeyle: gaflet ve aldanış… Akıl almaz bir tavırla fani dünya rüyasına aldanan gafil insan, ölümü ve akıbeti unutmak için her çareye başvurmakta ve sanki ebedi kalacakmış gibi planlar yapmaktadır…
“Üç şey ölen kimseyi takib eder: ailesi, malı ve amelleri. Bunlardan ikisi geri döner; birisi kendisiyle beraber kalır. Ailesi ve malı geri döner, amelleri ise (kabrinde) kendisi ile birlikde kalır.” (Buhari, Rikak, 42)

“Şüphesiz ki dünya hayatı ancak geçici bir metadır. Ahiret ise ebedi olarak kalınacak diyardır.”
(Mü’min, 39)

Uzun lafın kısası, tek kelimeyle: gaflet ve aldanış… Akıl almaz bir tavırla fani dünya rüyasına aldanan gafil insan, ölümü ve akıbeti unutmak için her çareye başvurmakta ve sanki ebedi kalacakmış gibi planlar yapmaktadır… İçinde asla ölüme yer olmayan binlerce plan hayatını doldurmakta; biri bittiğinde hemen diğeri başlamakta; ömür boyu hayallerin peşinden koşturup durmaktadır… Şu dünyada aklını ve zekasını sırf kendisini kandırmak ve aldanmak için kullanan insandan daha acaib bir canlı var mıdır acaba?! Aldığı her nefesin ardında bir ölüm ihtimali olduğunu bildiği halde, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi vurdumduymaz yaşamak nasıl bir anlayıştır acaba… Daha düne kadar yanı başında olan bir yakınını kendi eliyle gömen insan hiçbir şey olmamış gibi, kaldığı yerden hayat oyununa nasıl devam edebiliyor acaba?! Sırrı bilinmez muamma…

Gaflet, aldanış, bir garip rüya; dünü, bugünü ve meçhul yarınıyla şu fani dünya metaû’l gurur, yani aldanış yurdudur… Kimisi malına, kimisi makamına mağrur olmuştur…  Ölmeden önce uyanmak ve işi anlamak Hak dostlarına nasib olmuştur… Ekseriyet itibariyle insanlık dünya sevdasına tutulmuş, anlık cismani hazlarına meftun, tutku ve ihtirasların girdabında kaybolmuştur… Her geçen gün daha çok cismaniyete gark olan zamane insanı, teknoloji marifetiyle adeta etten kemikten ibaret şuursuz bir robot olmuştur… Hayatını dolduran binlerce teknolojik mamülatın arasında artık kim olduğunu unutmuş ve manasız bir cesed hayatına mahkûm olmuştur! Şuursuz bir hayvan gibi ölümü ve akıbeti düşünmeden, yiyip içip yaşamak nasıl bir duygudur; aldanış budur…

Gafletten uyanmak ve aldanıştan kurtulmak için çare nedir; ne yapmak gerekir?! En sade ifadeyle çare: hayata, bir müddet zaman için dahi olsa, kabir penceresinden bakabilmektir! Tam bir tecerrüd halinde, ölüm ve ötesine odaklanıp kendini ölmüş de kabre girmiş farz edebilmektir… Meşhur hadis-i şerife atfen, ölmeden önce ölmenin şuur ve intibahıyla gafletten uyanıp kendine gelmek için, “Lezzetleri altüst eden ölümü çokça hatıra getirmektir.” (Tirmizi, Zühd, 4; Nesei, Cenaiz, 3) Ölümü anmak, gafletten uyanmak için en kestirme ve tesirli çaredir… Zira anlık hazlara mübtela ve dünya sevdasına tutkuyla bağlı nefsin gözünü korkutan ve dünyadan soğutup cismani lezzetlerden uzaklaştıran ölüm duygusudur…

Gafletten uyanmak için sürekli nefse ölümü ve akıbeti hatırlatmak; her fırsatta yaşadığımız şu fani hayata kabir penceresinden bakmaya; eşya ve hadiseleri ahiret merceğiyle okuyup anlamaya çalışmak lazımdır… Yoksa gaflet ve aldanış kaçınılmazdır. Hadis-i şerifde buyurulduğu üzere: “Günde 20 defa ölümü hatırlamayan gafiller defterine yazılır.”
Dünya dolusu emeller nefsin hayalini süsler; dünyada ne kadar peşin lezzet varsa nefis hepsini de ister… Dünyayı ona verseler, daha yok mu, der. Ulaştığı her nesnenin daha fazlasını ister… Dünyada nefsin gözünü ancak toprak doldurur, derler… Nefis bağlandığı dünyalık hazlardan vazgeçmez… Bulduğu her fırsatta hazların peşine düşer ve onları elde etmek için mücadele eder; şeytan avanesi de nefsi sürekli tahrik eder; anlık hazları süsler… Bıkmadan-usanmadan sürekli, dünyayı isteyen nefse, ölümü hatırlatmak, “ölüm de var!” demek lazımdır… Şu yalan dünyanın büyüsünü bozan ve foyasını ortaya çıkaran haşmetli gerçek, ölümü anmak ve hiç unutmamak…

Ölüm gerçeğini daima göz önünde bulundurmak; bu manada ölümü hatırlatan vesilelere yakın olmak; hayatın her anında ölümle iç içe, hesab vermek endişesiyle yaşamak; sıkça ve çokça ölümü anmak…

Yalan dünyada gerçeği söyleyen en doğru kelimeler: ölüm, teneşir, kefen, tabut ve kabir!.. Dünya ehlinin hiç duymak istemediği bu tılsımlı kelimeleri çok iyi belleyip her fırsatta tekrar etmeli… Gerçeği unutup dünya rüyasına dalmamak için, her geceyi ölüm, elbiselerini kefen, döşeğini de kabir bilmeli… Zaten ölümün ikiz kardeşi sayılan uykuyla muvakkat olarak kabir benzeri döşeğimize gömülüyoruz… Her gece ölüp sabah tekrar diriltilip dünyaya iade ediliyoruz… Mutlak ölümden önce defalarca ölümü prova ediyoruz…

Ölüm gerçeğiyle bu kadar içiçe ve birlikte olduğumuz halde yine de onu unutup gaflete düşebiliyoruz… Bu gerçeği kolayca unutup hayallere kapılıyoruz…

“Vaaz olarak ölüm yeter!” hadis-i şerifinde işaret buyurulduğu üzere: ölüm, dünya gözüyle görülebilen gerçeğin en dehşetli resmidir! Ancak bu resmi iyi görüp sırr-ı manası üzerine gerektiği kadar durup tefekkür edebilen, gaflet uykusundan bir nebze de olsa uyanıp fani dünya rüyasına aldanmaktan kurtulabilir… Dünyaya sadece dünya gözüyle bakmak bizi yanıltır ve aldatır… Dünya, yaman bir illüzyon gibi gafil gözleri uyutur ve uyuşturur… Dünyaya kapılan gafil gönüller hayali suretleri gerçek sanıp aldanır; sanki ebedi kalacakmış gibi tutku ve ihtirasla onlara bağlanır… Akıbeti unutup dünyaya saplanan, bataklığa düşmüş gibi şuursuzca çırpınıp durur… Hakk’ın inayetiyle intibaha gelemezse, ömür boyu hayali serapların peşinden koşturur… “Ya bundadır, ya şunda” misali sağa sola savrulur durur… Şuursuz bir kütük gibi dünya deresinde yuvarlanıp giderken bir gün ansızın ölüm meleğini karşısında bulur…

Belki de hiç ummadığı bir anda ölüm meleğini karşısında bulunca, dünya rüyasından uyanır ve işi anlar… Ondan kalan sessiz bir çığlık: “Eyvah, ben ne yaptım! Yedim, içtim, gezdim, dolaştım, koca ömrü boşa harcadım!.. Vakti zamanında uyanıp işi anlayamadım!..”

Elbette kafayı mezar taşına vurunca uyanmak, iş işten geçince gerçeği anlamak ve kurtuluş treni kaçınca ardından ağlamak kimseye fayda sağlamaz… Önemli olan, vaktinde görüp işi anlamak, fırsatlar eldeyken değerlendirip kurtulmaya çalışmak… Ölüm meleğini görünce ağlamanın ve kabir toprağına girince anlamanın ne faydası olacak!.. Her an insana verilmiş bir kazanma ve kurtulma fırsatıdır; her nefesin ardında bir ölüm ihtimali vardır… An be an elden çıkıp giden zaman, nadide ömür sermayesinden eksilen ve bir daha geri gelmeyen paha biçilmez bir parçadır. Zaman keskin bir kılıç gibi, ya kazanç ya kayıpdır… Kazanç ve kayıp, ömür sermayesi bu nadide zamanın nerede ve nasıl, hangi maksadlar uğruna harcandığına bağlıdır… Ayet-i kerimede buyurulduğu üzere: “İnsana ancak çalıştığı şeyin karşılığı vardır.” (Necm, 39) kim dünyada ne yapmış, ne için çalışıp çabalamışsa, ahirette onun netice ve semeresini bulacaktır… “Dünya, ahiretin tarlasıdır.” Buyurmuş Resul-i Zişan Efendimiz (s.a.v), kimisi bu tarlaya cennet fidanları diker; kimisi de cehennem dikeni zakkum tohumları eker…

Ölmeden önce ölmenin şuur ve intibahıyla gaflet uykusundan kendine gelip uyanmak için hep meçhul yarınları beklemek sırf aldanıştır! İçinde bulunduğumuz şu an belki son kurtuluş fırsatıdır!

İçinde bulunduğumuz hayata, ahiret yurdunun ilk durağı olan kabir penceresinden (ölüm ve akıbet zaviyesinden) bakınca; adeta yeryüzünde bir takım hayali suretler, zılli gölgeler ve ekseren ne yaptığını bilmeyen yürüyen şuursuz cesedler görürüz… Bedava bulduğu nadide ömür saatlerini fütursuzca harcayan, akıbetten yana gafil ve habersiz, gündelik hayatın akıntısına kapılmış sürüklenip giden elbise giymiş cenazeler… Hakiki manada kazancın ve kaybın farkında olmayan binlerce kitle; yalan dünya’nın büyüsüne kapılıp aldanmış uyurgezerler… Gaflet, şehvet ve şöhret peşinde ömür tüketen cahil nesiller… Dünya sarhoşu olup ahireti unutmuş, nefsani hazların ve sahte mutlulukların tutsağı olmuş nice yüzbinler; amansız bir cinnet sarmalında telef olup gidenler…

Kabir penceresinden bakınca: toprağın üstünde görünenler; ekseriyet itibariyle gaflet, şuursuz bir cinnet, hırs, fitne ve fesad, amansız bir aldanış anaforunda yolunu kaybetmiş kalabalıklar… Toprağın altında ise ekseren hicran, hüzün, hasret ve nedamet dolu muzdarip ruhlar… Hakkıyla değerlendirip ahirete tahvil edemediği için zayi olan ömrüne ağlayan binlerce ehl-i diyar!.. Kabir toprağında yatanların feryadını kim duyar, kim anlar!.. Duymak için can kulağı lazım; dikkat ve itina, tevveccüh ve alaka lazım… Teveccüh edip duyana, bütün kâinat ses ve sözdür… Canlı cansız her şey bir şey konuşur… Sükut hengamında da vicdanın sedası duyulur… Dinleyen anlar ve gereğini yapmak için yola koyulur… Dinlemeyen, ilgilenmez, yatar uyur, gaflet karanlığında kaybolur…

Kabirlerin sesini, insanlar işitseydi,
Ölenler dile gelip gerçeği söyleseydi,
Şu yalancı dünyaya kimse aldanır mıydı,
Puluna ve çuluna gönül bağlanır mıydı…


Mademki ölüm kaçınılmaz gerçek ve bir gün mutlaka gelecek; o halde fırsat varken, ömür sermayesi henüz bitmemişken, bugün yarın deyip ertelemeden, şuur ve idrak planında esaslı bir intibah şokuyla gaflet ve rehavet uykusundan uyanıp kendimize gelelim… “Nerede ve ne haldeyim; acaba bu hal üzere gidersem kurtulabilecek miyim,” diyerek hedef, gaye ve istikametimizi yeniden ve daha derinden gözden geçirip tashih edelim… Bir gün ansızın dört kolluya bindirilip geri dönüşü olmayan yolculuğa çıkmadan önce, akıbeti baştan görüp, kabirde lazım olan amellere yönelelim…

Hadis-i şerifde: “Ölüp de pişman olmayan hiç kimse yoktur. İyilik yapan kimse, iyiliğini artırmadığı için; kötülük yapan kimse de kötülüğünden vazgeçmediği için pişman olur.” buyurulur. (Tirmizi, Zühd)

Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Şubat 2016 (137. Sayı)
 
26-02-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.