İtikaf: Hikmetleri ve Adabı

Konuk Yazarlar
Sünnet İslam’ın yani Kur’ân’ın Peygamberce yaşanmasıdır, diyebiliriz. Bu anlamda Sünnette farzıyla vacibiyle sünnetiyle, müstehabıyla İslam’ın bütünü vardır.
Sünnet İslam’ın yani Kur’ân’ın Peygamberce yaşanmasıdır, diyebiliriz. Bu anlamda Sünnette farzıyla vacibiyle sünnetiyle, müstehabıyla İslam’ın bütünü vardır. Farz ya da vacip olmayan, ama işlenmesi sevap olan uygulamalara da fıkıhta sünnet denir. Böyle olanların da hepsi aynı derecede değildir. Bir kısmı kifâîdir, yeteri kadar insanın yapmasıyla o sünnet toplum adına işlenmiş sayılır. İşte itikâf böyle bir sünnettir. Bazı sünnetler de İslam’ın sembolü olan sünnetlerdir. Bunlara Sünnet-i Hüda, yani hidayetin göstergesi olan sünnetler denir. Bunların yapılması tek tek fertler için sünnet olsa da toplumun tamamı tarafından terkedilmeleri haramdır. Ezan bunun örneği olabilir.

İtikâf, Ukûf kökünden gelir. Sözlük anlamı tazim göstererek bir yerde kalmayı ve beklemeyi anlatır. İtikâfı ikametten ayıran şey birincideki bu tazim özelliğidir. Demek ki, camide kuru kuru yatmak ikamet olabilir ama itikâf olamaz.

Fıkıh terimi olarak itikâf ise belli şartlarla mescitte Allah için beklemenin adıdır. İtikâfta olana mutekif değil de âkif denir. Bu kelime Kuran-ı Kerim’de yedi yerde geçer. İtikâf sünnet olmakla beraber ona Kuran-ı Kerim’de bu kadar yer verilmiş olması onun sıradan bir sünnet olmadığını gösterir. Kurban da böyledir. Ona da Kuran-ı Kerim’de pek çok yerde değinilmiş olması onun da sıradan bir sünnet olmadığının işareti olsa gerektir. Denebilir ki, kurban nasıl fert için vacip düzeyinde bir sünnet ise, itikâf da toplum için böyledir.

Çünkü biz Kuran-ı Kerim’den öğreniyoruz ki, itikâf da aynen kurban gibi önceki dinlerde de vardı. Allah (cc) Hz. İbrahim ve oğlu İsmail’den tavaf edenler ve itikâf yapanlar için Beytullah’ı tertemiz tutmalarını ister (2/125). Hz. Meryem’in bir mihraba/mabede çekilip beklediğini bildirir (19/17, 3/37). Hz. Ömer cahiliyet döneminde bir gecelik itikâf adağında bulunmuştu. Bilahare Allah Rasulü onun adağını yerine getirmesini istemiştir. (Buhari, Müslim).

Allah Rasulü’nün peygamber olmadan önce Hira Dağındaki mağarada uzlete çekilmesi ona özel ilk itikâf sayılabilir. Aslında bütün peygamberlerin hayatında böyle hazırlayıcı bir uzlet vardır.

Mahiyeti ve Ahkâmı

Tam bir itikâf Ramazanın son on günü ve oruçlu iken yapılan itikâftır, ama Allah’a ve O’nun şiarlarına tazim maksadıyla O’nun beytinde geçirilen her dakika niyetle itikâf haline getirilebilir.

Allah Rasulü buyurur ki, “Kim sabah namazını cemaatle kılar, sonra da Allah’ı zikretmek için mescitte güneş doğuncaya kadar bekler, ardından da iki rekât namaz kılarsa bir hac ve umre sevabı kazanır”. (Şerhu’s-sünne HN: 705). Bu hadisteki beklerse ifadesi başka bir yerde itikâf yaparsa diye geçer. Şah Veliyyullah, Allah Rasulü’nün sözünü ettiği günlük itikâf budur der (Huccetullahi’l-baliğa, II, 24).

İslam’da ruhbanlığın kaldırıldığı bilinmektedir. Bununla birlikte Efendimiz pek çok hadis-i şeriflerinde cihadı, bir yerde de mescitlerde Allah için beklemeyi ümmetinin ruhbanlığı sayar (Ebu Nuaym, Marifetu’s-sahabe No 4501). Sanki cihat da itikâf da müminin dünyadan çıkıp adeta Allah’ın alanında olması gibidir.

Gazalî der ki: “Sadece bir niyetle ibadete dönüşen eylemler vardır, mesela mescitlerde Allah için oturup bekleme, yani itikâf çok niyetin sığdırılabileceği bir ameldir. İnsan bununla pek çok hayra niyet eder ve hepsinin sevabını alır, müttakîlerden ve mukarrabînden olur. Mesela niyet eder ki, burası Allah’ın evidir, burada bulunanlar O’nun misafirleridirler, O’nu ziyarete gelmişlerdir. Ziyaret edilenin ziyaretçisine ikramda bulunmaması mümkün değildir. İkinci olarak bu bekleyişte bir namazın ardından diğerini bekleme anlamı vardır. Bu durumun Efendimiz ayetteki “ribat/rabıta yapın” (3/200) emriyle istenen şey olduğunu söyler. Üçüncü olarak gözünü kulağını ve diğer bütün azalarını günahlardan uzaklaştırmış olur. İşte itikâfın ruhbanlık ve oruç sayılmasının anlamı budur. Dördüncü olarak mümin bütün himmetini, sırrını, fikrini Allah’a, O’nun zikrine ve O’nun sözlerini dinlemeye hasreder. Beşinci olarak, böyle olan birisi, hadis-i şerifte buyurulduğu gibi, Allah yolunda cihad etmeye denk bir iş yapmaktadır (Ahmed bin Hanbel). Altıncı olarak, mescitte beklediği zamanlar için ilim tahsil etmeye ve camideki insanlara duyurmaya, onlara emribilmaruf yapmaya niyet etmekle de sevap alır. Yedinci olarak mescitte Allah için yeni dostlar edinmeye, onları tanımaya sevmeye niyet eder. Sekizinci olarak günahlardan kurtulmuş olmaya niyet eder ve bununla bir nevi hicret yaşamış olur…” (İhya, IV, 371 özetle)

İmam Rabbanî de bunu teyiden der ki: “Arkadaşlarımı topladım ve onlara itikâfa girerken sünnete ittibadan başka bir niyetle girmeyeceğiz dedim. Çünkü biz bir sünnete bağlılıktan bin hayır bekleriz, sünnet olmayan bin ruhbanlıktan bir hayır beklemeyiz, dedim”. (El-Mebde’ ve’l-mead)

Hikmeti

Yukarıdaki cümlelerde de geçtiği üzere itikâf insanın hem dünyadan hem kendi varlığından kopup asıl gideceği zata ve mekân için hazırlanmasıdır. Bu sebeple onun hikmetlerini bizim yerimize onun etkisini iliklerine kadar hissedenlerden dinlemeliyiz.

İtikâf havatırdan (kalbe üşüşen her türlü duygulardan) kendini arındırmadır, taat ve ibadetle meşgul olup melekleşmedir. (Şah Veliyyullah II, 24). Çünkü insanda hem melekî hem de şeytani yön vardır. Yemesini içmesini azaltarak, boş konuşmalardan uzaklaşarak ve Allah’ın evine sığınıp adeta zamanını ve mekânını değiştirip farklı bir boyuta geçerek meleklere ait ortama girmiş olur.

“Kalbin lüzumsuz şeylerden arınması ve Allah’a yönelmesi, insanı O’ndan uzaklaştıran çok yeme içme uyuma, konuşma, gibi malayani şeylerden kaçınması ile mümkün olabilir… Allah bu yaklaşmanın sağlanması için oruç gibi bir ibadet koymuş ve ona bir de gönüllü bir ibadet olan itikâfı ekleyerek bu arınma ve yakınlaşmanın artmasını dilemiş ve kolaylaştırmıştır. Ünsiyetinin halkla ve dünyalıkla değil kendisiyle olmasını arzu etmiştir. Çünkü kabirde artık sadece ve sadece O’nun ünsiyeti fayda verecektir”. (İbnu’l-Kayyim. Zâd. II, 86, 87)

İtikâfın Kadir Gecesini yakalama imkânını elde etmekten başka bir hikmeti bulunmasaydı bu bile onun değerini anlatmaya yeterdi. Çünkü Kadir Gecesi bin aydan hayırlıdır. Efendimiz bu maksatla önce Ramazanın ilk onunda, sonra ikinci onunda, sonra da üçüncü onunda itikâf yapmış ve “Bana Kadir gecesinin, Ramazanın bu son on günde olduğu söylendi, itikâf yapacaksanız bu on günde yapın” buyurmuştu (Buhari, Müslim).

“İtikâf sevdiğiyle karşılaşmaya hazırlık olarak, dışıyla birlikte içini de temizlemektir, kendini O’na böyle takdim etmektir. Bu sebeple Ahmet bin Hanbel itikâf yapanın kendini oradaki insanlar dâhil her şeyden, soyutlaması, adeta inzivaya çekilmesi, hatta kitapla ve ilimle bile meşgul olmayıp sadece Allah ile hemhal olması gerekir der… İslam’da meşru olan halvet işte budur, (sufilerin yaptığı değildir). Orada Allah ile beraber olma asıl yalnızlıktan kurtulmadır. Çünkü O, “kulum beni andığında ben onun celisi olurum” buyurur...” (İbn Recep el-Hanbelî, Letîf, I,190).

Bununla birlikte itikâfta ilimle meşgul olma sakıncalı değildir. Ancak Ahmet bin Hanbel’in dediği gibi, belki sadece burada zikir ve tefekkür ilimden daha sevap olabilir. Yoksa bilinen bir husustur ki, bir saat Allah için ilimle meşgul olma, altmış yıllık nafile ibadete bedeldir.

İtikâfın Adabı

O halde itikâf nasıl olmalıdır ki, onunla bu söylenen faydalar ve hikmetler gerçekleşebilsin? Bunu da şöyle özetleyebiliriz:

Allah için yapılan her işe olduğu gibi itikâfa da sahih bir niyetle başlamak birinci meseledir. Niyetin tashihi gerçekten zor bir iştir ve özellikle de ibadet gayesiyle yapılan işlerde insanın önceden kendisini bu işi niçin yaptığı konusunda murakabe ve muhakeme etmesi gerekir. İtikâfta da İmam Gazali’nin dediği gibi insan pek çok hayra niyet ederek sevabını katlayabilir.

İkinci olarak, itikâfta her türlü meşru amel caiz olmakla beraber, yapabildiği ölçüde vaktini fikir ve zikirle geçirmek. Bir saat ilimle meşgul olma altmış yıllık nafile ibadete bedel olmakla beraber, dediğimiz gibi Ahmet bin Hanbel itikâfta zikir ve tefekkürü ilme tercih etmektedir. Âkif, yapabildiği kadar murakabe ve muhasebe halinde olmalıdır. Ancak murakabe Allah’ın zatını ve mahiyetini düşünme demek değildir. Bu mümkün olmadığı gibi tehlikelidir de. Efendimiz (sav) “Allah’ın zatını düşünmeyin, yarattıklarını düşünün. Yoksa helak olursunuz” buyurur. Aksine murakabe, kişinin kendi hayatını bir filim şeridi gibi gözünün önünden geçirirken yaptıklarının, onları Allah’ın da gözetmekte olduğu bilinciyle muhasebesini yapmaktır.

Zikir de itikâfta asıl olması gerekenlerdendir. Pek çok ayeti kerimede Allah (cc) müminlerin kendisini çokça zikretmesini emreder. Çokça zikretme, herhalde oturup büyük bir tespihle ya da bugünün bidati olan zikirmatikle belli sayıları doldurma olmasa gerektir. Kuranı Kerim bizzat kendisine ‘zikir’ tabir eder. Namaz zikirdir, tespih, tekbir, tefekkür, istiğfar ve tevhid (lailahe illellah) zikirdir. Kuranı Kerim ifadesiyle “en büyük mesele zikrullahtır”. Ancak bazı sufilerin kendi özel zikirlerini kastederek zannettikleri gibi bu ayetten ‘zikir namazdan da büyüktür’ anlamı çıkmaz. Aksine en büyük zikir namaz halinde olan zikirdir manası çıkar.

İtikâfın; hayvaniyetten, beşeriyetten ve dünyadan olabildiğince sıyrılıp Allah’a rücu etme demek olduğunu hesaba katarsak ‘kalplerin ancak Allah’ı zikirle itmi’nan bulmasının’ ne anlama geldiğini hissedebiliriz. Bilmiyorum buna, sufilerin ‘rabıta-ı mevt’ dedikleri, ölümü düşünüp onu iliklerine kadar hissetmeyi de katabilir miyiz? Çünkü bu konuda “zevkleri paramparça eden ölümü çok anın” anlamında hadisi şerif vardır ve bu anma da ‘zikir’ kelimesiyle anlatılmıştır (T).

Orada malayani ile meşgul olmamak önemlidir. Çünkü Efendimiz buyururlar ki, “Malayaniyi terk etmesi, kişinin Müslümanlığının güzel olduğunun alametidir”. Malayani, kişiyi ilgilendirmeyen, dünyaya da ahirete de faydası olmayan boş işlerdir.

Bu sebeple hiç kimse ile oturup sohbet etmemek de itikâfın faydasını artıran hususlardandır. Bunun için kişinin kendisini kimsenin tanımadığı mescitlerde itikâfa girmesi tavsiye edilir.

Kardeşlik hukukuna azami saygı gösterip, beraberindeki insanları rahatsız etmemek, kırmamak, bulunduğu mescidin temizliğine düzenine ve intizama dikkat etmek, eşyasının dağınıklığı ile, kokusu ile kimseyi rahatsız etmemek, kimseden hizmet ve tazim beklememek de adaptandır. Mümkünse namazı için ayrı bir elbise edinmesi güzel olur.

Bizim gibi zayıf Müslümanlar pek çok günlük sünnet ve müstehap olan namazlarda tembellik ederiz. İtikâfı bunun için de bir fırsat bilmek gerekir. İşrak, kuşluk, abdest arkası namaz, teheccüd, zorunlu ihtiyacı için dışarı çıkmışsa döndüğünde tahiyyetü’l-mescid namazı ve tabii ki revatip sünnetleri ihmal etmemek, hatta bunları sürekli hale getirmek için de itikâfı iyi bir fırsat bilmek gerekir.

Camide bulunduğu süre zarfında abdestsiz kalmamaya, az yemeye, az uyumaya, az konuşmaya dikkat etmek ve bunları da sonraki günlük hayatı için ahlak haline getirmeye gayret etmelidir.

Prof. Dr. Faruk Beşer / İnzar Dergisi – Temmuz 2015 (130. Sayı)
 


 
17-07-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.