İsraf, Aşırı Lüks ve Konforun Zararları

Mehmet Şenlik

İsraf; Arapça bir kelime olup, sa-re-fe kökünden gelir. Sa-re-fe, herhangi bir şeyde makul haddi aşmak demektir. Istılahta ise gayrimeşru (şer`i olmayan) bir gaye için mal sarf etmeye denir. İnsanın sahip olduğu nimetleri gereksiz, yersiz ve aşırı tüketmesi demektir.
İsraf; Arapça bir kelime olup, sa-re-fe kökünden gelir. Sa-re-fe, herhangi bir şeyde makul haddi aşmak demektir. Istılahta ise gayrimeşru (şer`i olmayan) bir gaye için mal sarf etmeye denir. İnsanın sahip olduğu nimetleri gereksiz, yersiz ve aşırı tüketmesi demektir.

İslam`da gerek fert ve gerek toplum olarak insanoğlunun yeme, içme ve harcama konusunda belirli bir denge içerisinde kalması istenmiştir. Kur`an-ı Kerim, birçok yerde bu hususa işaret etmektedir: "Eli sıkı (cimri) olma; büsbütün eli açık (savurgan) da olma. Sonra kınanır, hasretini çeker durursun." (İsra, 29)

Burada "eli sıkı olma" tabirinden cimrilik kastedilmektedir. "büsbütün açıp saçma" tabirinden de israf ve savurganlık kastedilmektedir. Netice itibariyle birbirine zıt olsalar da bu her iki husus da tasvip edilmeyen kötü alışkanlıklardır. İkisinde de hem kişinin kendisine, hem de topluma sayısız zararları bulunmaktadır.

Başka bir ayette yine şöyle buyrulmaktadır: "Ey Âdemoğulları, her mescide gidişinizde temiz ve güzel elbiselerinizi giyin. Yiyin için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah, israf edenleri sevmez." (Araf, 31)

Cimrilik, meşru bir şeyden faydalanmaktan nefsi ve muhtaçları mahrum bırakmaktır. İslam ise, meşru sınırlar dâhilinde kişiyi faydalanmakla mükellef tutar. Haram kılınmamış bir şeyi insanlara haram etmek ve onlardan esirgemekten hoşlanmaz. Çünkü hayatın güzelleştirilmesi, nimetleri kötülüğe ve israfa kaçmaksızın kullanmak ile mümkün olur. İsraf hem fert, hem de toplum için bir bozuluştur. Allah yolunda infak etmek ise malın hepsini bir yerde vermek bile, israf değildir.

Bu yönüyle israf, İslam`ın ileri derecede hoş görmediği lüks hayattan kaynaklanmaktadır. Servetin büyüyüp lüks uğruna harcanması sonucuna gitmemesi için malın zenginler arasında dönüp dolaşan bir devlet olması, İslam tarafından reddedilmiştir. (Haşr, 7) Bu itibarla, aşırı lüks ve konforlu hayat, İslam toplumu için "şer" olarak görülmüştür.

Lüksün hoş görülmediği ve haram kılındığı konusunda çeşitli naslar vardır. Ancak buradaki lüksü ileri teknoloji ürünü âletleri evimize sokma şeklinde anlamak yanlıştır. Hayatı kolaylaştıran ve gücü artıran aletler pahalı da olsa lüks kapsamına girmezler. Burada lüksten murat, ihtiyaç fazlası şeylere harcama yapmaktır. Mesela aşırı giyim, gücünün üzerinde gereksiz harcamalar, gurur-kibir, şan ve şöhret için ziyafet düzenlemeler gibi harcama ve yaşantılar bu kapsama girmektedir.

Kur`an-ı Kerim bazen tarih boyunca lüks ve rahat hayat sürenlerden söz eder. Bu tür halklar kendilerini helake sürükledikleri gibi kendilerine uyanları da aynı akıbete sürüklemişlerdir. Bir toplumda lüks içerisinde olanlar varsa, mutlaka orada zayıf durumda olan mağdurlar da vardır. Lüks ve konfor içerisinde olanlar, bir nevi cenneti dünyaya getirircesine şehvet ve lezzetlerini tatmin etmeye çalışırlar. Kur`an-ı Kerim, bunu bir gaflet sayıyor:

"Nefsani arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük, insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki varılacak güzel yer, Allah`ın katındadır." (Âli İmran, 14)

"Biz herhangi bir ülkeye bir uyarıcı göndermişsek, oranın zengin ve şımarık ileri gelenleri, mutlaka; `Biz, sizin getirdiklerinizi inkâr ediyoruz` demişlerdir." (Sebe`, 34)

İsraf, ferdin olduğu kadar, topluma yön verecek otoritelerin de sakınması gereken bir husustur. Bir Müslüman, zaruri ihtiyaç maddelerinden kabul edilen malları harcarken bile gerektiğinden fazla harcamamaya dikkat etmek durumundadır. Kişinin iyi bir hayat sürmesi için yapacağı harcamalara bir sınırlama getirmelidir. İslam`ın bizden istediği harcama, fert, aile ve toplum için beklenen hizmetlerin yerine getirilmesine yetecek miktardır.

Günümüzde "kıt kaynaklar" iddialarına rağmen sınırsız ihtiyaçlara göre üreten batı tarzı iktisat sistemi tabii kaynakları alabildiğine israf eder. Oysa israfı haram gören İslam, kaynakları verimli olarak kullanmayı emreder. İslam toplumunda ihtiyaçları zaruretler tayin eder. Kaynaklarla ihtiyaçlar arasındaki ilişkiyi, israfın bertaraf edilmesi gereği açısından düzenler.

İsraf yasağı üzerinde oluşan İslami üretim sistemi, toplumun beslenme, barınma, giyinme, ulaşım ihtiyaçlarını yeterli olarak karşılamak hedefine yöneliktir. Bu üretim tarzında ihtiyaçlar dolayısıyla tüketim ilk saiktır. Çağdaş kapitalist sistemde ise tüketimin saiki üretimdir. Üretim yapıldığı için insanlar tüketmek durumundalar. Tüketim için sınırsız arzular, cazip pazarlama ve reklam faaliyetleriyle sürekli kamçılanır. Böylece ihtiyaçlar üretimin peşinde koşar.

Mali kaynaklarda olduğu gibi, bedensel faaliyetlerde de israftan sakınmak gerekir. Mesela sağlık, Allah`ın bize bir lütfu, bir nimetidir. Zaman yine bir nimettir. Sağlığımıza dikkat etmemek, zamanımızı boşa harcamak israftır ve bunun hesabı bizden sorulacaktır. Gereksiz olarak musluktan akıtılan su, yakılan elektrik israftır; bütün insanlara ait olan nimetleri ve kaynakları boşa harcamak israftır, vebaldir.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem bir hadisi şeriflerinde şöyle buyuruyor: "Yiyin, için, sadaka verin ve giyininiz. Ancak kibirlenmeyin ve israf etmeyiniz. Çünkü Allah (cc), kuluna verdiği nimetin eserini onun üzerinde görmek ister." (Buhari, İbni Mace, Nesei)

İnsana emanet olarak verilen malı saçıp-savurmak, gerekli yerlere harcamamak, insanlar arasındaki ekonomik dengeyi bozar ve fertler arasındaki kıskançlığı artırır. Cimrilik de yardımlaşma ve fedakârlık düşüncesini öldürdüğü gibi, ihtiyaç sahiplerine ulaşmayı da engeller, İnfak ve sadaka ahlakını köreltir. Hâlbuki infak kurumu, yakın akrabanın ihtiyaçlarını karşılamayı temin etmeyi sağlar. Sadaka kurumu ise, insanlardan muhtaç olanları darlıktan, sıkıntıdan kurtarır.

Kur`an-ı Kerim, israf kelimesinin yanında bir de `bezr` kavramını kullanıyor. `Bezr` de israf gibi malı saçıp savurmaktır. `Bezr` sözlükte tohum serpmek gibi ölçüsüz dağıtmak demektir. Bu mana ile `tebzir`; tohumu gereken yere atmamak, böylece onun zayi olmasına sebep olmak, karşılığında hiçbir şey alamamak demektir.

Demek ki, `bezr`, malı saçıp-savurmak, gerektiği yerlere sarf etmemek, yerli yerinde değil de yok olup gideceği yerlerde harcamak demektir ki, israfla yakın anlama gelmektedir. Malı lüzumsuz yere, ihtiyaç olmayan yerlere harcamak, infak edilmesi gereken kimselere infak etmemek, malı hayır yollarında harcamamak eldeki serveti Allah`a isyan yollarında harcamak `bezr`dir.

Bunu biraz daha güncelleştirmeye çalışalım: bugün kullanmamak üzere sadece süs için şatafat için alınan birçok ev eşyası "bezr" kapsamına girmektedir. Mesela henüz yeni ve iş gördüğü halde bir ev eşyasını verip yerine yeni çıkmış modelini almak veya cebindeki telefonu verip büyük bir farkla yeni özelliklere sahip telefonu almak gibi! Bunun örneklerini çoğaltabiliriz.

Günümüzde Lüks ve konfor düşkünlüğü, birçok güzel örf ve adetlerimizi de kaldırmaya neden olmuştur. Eskiden evin harcamaları ailenin nüfusu ve ağırlanacak misafirle orantılı olurdu. Şimdi ise, iki üç nüfuslu aileye koca koca evler, daireler tahsis edilir, koca koca salonlara odalara lüks mobilya takımları döşenir... Ama ev bomboş, salonda insanlar yerine koltuklar oturuyor.

Kimi ev hanımları, vaktinin önemli bir kısmını bu eşyaya hizmet etmekle geçirir. Tıpkı cahiliye devri Araplarının belli aralıklarla tapmakta oldukları putlarını silip temizleyip yerine yerleştirdiği gibi, bu eşyaları siler tozunu alır ve tekrar üzerine bir örtü çekerek odayı kapatırlar. Şayet kazara çok kıymetli bir misafirleri gelmişe belki oraya oturtur. Yoksa havasını atmak için perdeleri kaldırır, bu çağdaş putunu gösterdikten sonra bir daha perdesini çeker ve odayı kapatıverir. Misafir ise yine yan odaya ve eski kanepelere oturtulur.

Eşya edinmenin tabiatı, varoluş gayesi insana hizmet içindir. Bunun zıddı yani insanın eşyaya hizmet etmesi ise fıtrat kanunlarının tersyüz edilmesidir. İnsanın yaratılış gayesi eşyaya değil, Allah`a ibadet etmesidir. Aşırı derecede eşyaya, lükse, şatafata düşkünlük, insana Rabbini unutturur. Kabrin darlığını, cehennemin kızgınlığını hatırlamaz kılar. Bir nevi cenneti bu dünyaya getirme gafletine düşürür. Ne var ki, dünyada cennet yoktur. Onu bu dünyada arayanlar aldananlardır.

İslam dini, insan hayatına her konuda bir denge getirmiştir. İnançta, amelde, ahlakta, mal kazanma ve harcamada, duygularda, nefret ve sevmede hep orta yolu tavsiye eder. Ne aşırılık, ne de tembellik veya gevşeklik. Ne ifrat, ne de tefrit. Bu ümmet, `vasat bir ümmettir. Orta yolu izleyen, dengeli, itidalli ve hayırlı yol üzerinde olan bir ümmettir. Bu ümmetin mal konusundaki tutumu dengelidir, harcamaları da ölçülüdür.

Mal mülk Allah`ındır. İnsana emaneten geçici bir süre için verilir. Malı ve geçimlikleri helal yoldan kazanıp helal yolda harcayanlar, Allah yolunda infak edip hak sahiplerinin hakkını verenler, `bezr` etmeyenler mal konusundaki imtihanı kazananlardır, aksini yapanlar ise imtihanı kaybeden ve şeytana bent olanlardır:

"Akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. Bezr ederek saçıp-savurma. Çünkü bezr (israf) edenler şeytanın kardeşleri olmuşlardır. Şeytan ise Rabbine karşı oldukça nankördür." (İsra, 26-27)

Mehmet Şenlik / İnzar Dergisi – Mart 2017 (150. Sayı)
 
25-03-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.