İsmini Vermeyeceğim

Mehmet Gülsever
Bir beyaz işaret belirdi penceremde... Tane tane, nazlı nazlı, ince ince... Bin bir taze umut doğurdu yüreğime... Bana sana, bize size, ürkek ürkek...
Bir beyaz işaret belirdi penceremde
Tane tane, nazlı nazlı, ince ince
Bin bir taze umut doğurdu yüreğime
Bana sana, bize size, ürkek ürkek

Bir çetin yıl biter ömrümden bedenimin
Hüzün hüzün, keder keder, heder heder
Bir yeni yıl “biter” rahminden toprağımın
İlmek ilmek, umut umut, telek telek

“Bir Ocak” düşer duvarımın takvimine
Çılgın çılgın, azgın azgın, devşir devşir
Bir ocak tüter Karacadağ eteğinde
Zaman zaman, duman duman, civan civan

Bir yer vardır Yeditepe’nin Ocak’ında
Tipi tipi, kış zemheri, donar kirpi
Bir yâr vardır yüreğimin hâr ocağında
Sevgi sevgi, çalgı çengi, bahar rengi

Bir kahraman “biz” ölür zifiri geceden
Yorgun argın, üzgün küskün, yitkin bitkin
Bir “yel” büyütür aslanların yelesinden
Dingin dingin, dolu dizgin, aşka vurgun

Bir yıl biter Konstantin’de, buz, paten, elvan
Kaygan kaygan, sefam sefam, helal haram
Bir merd biter, üzerinde bir ten ve can
Kavgam kavgam, dram dram, cefam cefam

Bir kış yeter hazandan hüzün devşiren
Gece gece, soba soba, yana yana
Bir kuş öter ölümünden hayat devşiren
Serçe sırça, anca anca, harca borca

Bir nihayet bulur bu hikaye geceden
Biri biri, varmış varmış, yokmuş yokmuş
Bu leyl-i gaflet-i uyku eder ecelden
Rüya rüya, hülya hülya, mevt-i dünya

****

Zemheriden bahar neşet oldu
Ölümden hayat nevzuhur oldu
Ne Ocak’tır hüznümü besleyen
Ne de Yeditepe’dir vuslatını kutsayan
Yüreğin, bileğin ve aklın ahengisin sen; kalbimi hoplatan.
Sen günahların kadar “ben”, amelin ve emelin kadar bizdensin.
Görmediğimi tarif etmem körün bilinmeze dokunuşu gibi olsa da, her bir yanına dokunmanın azmidir benimkisi.
Ne bir görmüşlüğüm vardır seni, ne de doğru dürüst bilmişliğim. Seni hep hikâyelerden, hikâyelerinden tanıdım hikâye anlatmasını bilmeyenlerden.
Ne efsanedir duymak istediğim sana dair ne de şa’şaalı sözcükler. Sadece yalın bir gerçek…
Ne abartılı övgülerdir duymak istediğim ne de intikamcı yergiler. Sadece birebir gerçekler.
Aslında ben seni sen yokken daha iyi tanımaya başladım hem de hiçbir aracıya hacet etmeden. Zira yokluğundu varlığının azametini anlatan.  
Yaşarken “ben”i öldürenler, ölürken esas dirilirler ve “bin” olurlar, devleşirler.
Zira sen ancak giderken bu haneden, velisi olduğunu bildi birçok evlat.
   
Sen hem kışta geldin hem de kışta yürüdün, yürüttün ve öldün.

Yokluğunu, kışın tipisinde patikada taşıdığın yükün ağırlığına rağmen kervanı muhkem yürütüyorken, baharda düzlükte  “emanet yükün” zaman zaman yalpalıyor olmasından ve “kervanın” ürkekliğinden, dağınıklığından anladım.
  
 Bir adamın ne önemi var demeyin. “Bir adamın çok önemini” onunla tanıdım ben o gittikten çok sonra ancak.
   
Memleketin bütün çiçeklerinin rengini taşıyan iplerden ilmek ilmek dokuduğun tezgâhındaki kilimden çok; tezgâhtan çıkan kirkit ve makas sesleri oldu dikkatlere sunulan ve rahatsızlık veren.

Kirkit kullanılmadığından mıdır bilmem ama yarım bıraktığın kilime tamamlanan diğer “dokuma”nın solukluğu iki ayrı kilim gibi duruyor tek kilimde tek kelime ile.

Şimdilerde anlıyorum coğrafyanın Dünya kadar geniş ve renkli, Kürdistan kadar özel olduğu sende.

“Ben”imle özelleşen, “biz”imle güzelleşen bir ufuk görüyorum senden kalan ayak izlerinde.

Şöyle bir bakıyorum da tam ortada dengede ve ayakta tutan koca bir sütunmuşsun göğün; üzerimize düşürmeyen.
İkinci üçüncü ayakları olmayan… Çekersen yıkılacak olan “emeğinin”.

Maharetini zamanıyla zamanının şartlarıyla harmanlayan sen…

Sen ne takılıp kalınacak bir geçmişsin ne de unutulacak bir yaşanmışlık.

Sen ancak anlaşılacak bir hakikatsın doğrusuyla eğrisiyle ve kadirşinaslık…

Sen ne sadece hamasetimize akan nehir, ne de hayallerimize uçan uçuk bir kuş olmalısın. Sen sadece gerçeğimize bir ışık olmalısın diğerlerinden cüda.

Herkesin sırt çevirdiği bir zamanda Adedullah’ın adedince yeniden inşâ eden “bir topluluk”sun sen bazen coşkun, bazen hırçın, bazen de kırgın… ama sanki hiç olmamışsın yılgın.

Bir inşâ ki birçok zaafımın barınağı, birkaç kırılmışlığımızın durağı, ama hayatımızın en gerçek yanı, yatağı.

Bilirim belki haddi bilmezliktir seni anlatmak. Ben neyim ki bir başıma ama olur ki olur isminin başında bir harf-i cer bu gariban.

****

Ben ki; yalıya dikilmiş taşım
gelip gelip vurduğun ve döndüğün,
dalganla…
Gah gürleyen gah inleyen…
Ne verir ne alırsın bilmem
Ama ne çekip gidecek kudretim var
Ne de senden yana bir aşınmışlığım.
Belki de bütün hücumlarından “yontulmamışlıktır”
Övünülecek bir tek yanım.
  
Ağaçta kurumuş dalım ben Bülbül!
İnip inip konduğun ve uçtuğun
Çırpınışınla…
Gah ağladığın gah çağladığın
Ne öter ne çığırırsın bilmem
Ama ne sana sunacak bir gülüm var
Ne de ağıtına eşlik edecek hünerim
Belki de bütün konuşlarına kayıtsızlıktır
Şakıyacak en canlı yanım

Kapıda duran “can”ım ben Derviş!
Girip çıkıp baktığın ve çarptığın
Heybenle…
Gah “hû” çeken gah “imdat” eden
Ne getirir ne götürürsün bilmem
Ama ne kapıyı açacak edebim var
Ne de “hu” çekecek nefesim
Belki de bütün bakışlarına heybesizliktir
Tartılacak en ağır yanım

Kabrinde duran “lal”ım ben Veli!
Bakıp bakıp ağlayan ve özleyen
Cesedimle…
Gah Münker’e gah Nekir’e özenen
Ama ne sual edecek belağatim var
Ne de hesap verecek kerametim
Belki de Diyar-ı Fani’de tek azığım “Şehid’ten”
Varmış şefaat dileyecek bir yârim

****

Bakıyorum, görüyorum, biliyorum.
Bazen kantarın kaçan topuzuymuşsun, bazen duygunun boşalan dizgini…
Ama sen aynı zamanda Kelam’ın özü sözü ve gerçeğiymişsin.
Heybetli bakışın, yüzünü kapatan gür sakalın ile ve ilk bakışta ürküten veçhinle tam da doğudansın, doğunun bütün acılarına tercümansın;
Biraz ruhani biraz irfani biraz da “idari” olan.
Kim ne derse desin şu bir hakikattır ki; sen zamanında gelmiş ve zamansız gitmiş zamanın bir garip yolcusu, kim bilir belki de bilgesisin.

****

Malum ya!
Kimi keyifte
Kimi kefende
Kimi ahkamın zirvesinde
Kimi mahkumiyetin müebbedinde
Her biri tabloya renk taşır
Kendi dilinde
Hayat denen tualde

****

Dedik ya coğrafyan Kürdistan kadar gerçek,
Dünya kadar genişmiş şimdi anlıyorum.
Kardeşlik türkün Âdem kadar eski,
Sazımızın teli kadar ince ve dokunaklıdır.
Hayat şiirin “Kelha Amed” (Amed Kalesi) kadar gamlı
“av u av” kadar lirik ve berraktır;
 Feqiyê Teyran’a akan bir nehir
   
Evet “her çiçeğe konan arı” sıfatı tam da sana yakışır. Şimdilerde solan birkaç çiçeğinin kuruluğu üzerinden bal tarifi yapanlara inat.

Dünya kılıç ve şiirin ahengi ile anılan ve alınan yol değil midir? Değil mi ki şiir; kılıcın kabzasını süsleyen bir dirhem gümüş olduğu…

Seni salt kılıç ile tanıyanlar şiirle, esas şiirinle, sözünle anlamaya çalışmalı değil mi?

Sait’siz kalmış Amed Kalesi’ne kahrın,
Siyahlar bağlamış Karacadağ’a matemin,
Kuruyan Van Gölü’ne hasretin,
Artık coşkun akmayan Dicle ve Fırat’a ağıtın,
Kar çiçeklerinin bitmediği Şerefdin’e hüznün,
Ateşin kırmızı güllere dönüşmediği, soğuyan Harran’a barut oluşun,
Suların coşmadığı Cudi’ye “ah”ın o kadar derin ki;
Kürdistan’a olan vurgunluğundan olsa gerek bu yanıklığın.
   
Hele şiirinde Ali’nin kılıcına çatal oluşun,
Halid’in askerine “Süleyman” duruşun,
Ömer’in adaletine terazi tutuşun,

Zeyneb’in feryadına ağıt yakışın ve aşkın, koca tarihe dayanan kocaman bir yüreğin çarpan cihan şümul vuruşları değil de nedir?

On altılık delikanlılardır şimdilerde sevdanın adı, sevdalılarının adı on altı yıl sonra. Ardından adından vurulan Yasin’lerin var senin. Yoksulun ocağına merhamet taşıyan mahrumların var.
  
Ama asla doldurulmamalı heybeleri kuru bir hamasetle bu mirasın. Kurban edilmemeli günlük telaşlara enerjileri. Yetime, Kurban’da kurban olurcasına kurban dağıtma titrekliğinde olmalı irfan estetiği, bu kurban olasıca onaltılıkların.

Ne ille de bir Kerbela aramalı Hüseyin olmak için, ne de Kerbela bir bela olup kapıya geldiğinde sürgüleri çekip evine kapanmalı beladan emin olmak için. Ne Kerbela aranarak Hüseyin olunur çölde, ne de Kerbela’dan kaçarak adam olunur evde.

Sönmesin diye “kardeşlik meşalesi”ne üflemekten ciğerleri şişen “kervan”ın vardır bize miras kalan.

Belki de namluları kabre gömen kardeşlerin vardır hortlamasın husumet diye.

“Düğün” “dernek” berekettir örfte adette can bulan memleketinde.

Çok bulunduğundan mıdır, az bulunduğundan mıdır bilmem ama coğrafyamın en makbul değeri olan yiğitliktir seni seçkin kılan. Belki de ilk uçak seferinde ve gözü ilk “açıldığında” aklına gelen ilk şeyin ihanet olduğu hainlerin yalıtılıp parlatıldığı bir iklim kısırlığıdır; kapısına eşkıya dayandığında arkasındaki kırk yıllık emanete halel gelmesin diye göğsünü otuz üç kurşuna siper edeni kahraman yapan. Ve düşen bedenindir kapı arkasında, “kurtları” yaklaşmaktan ürküten saatlerce. Bırakın halkını annesinin Türklüğüne satan bir sapkınlığa müsamahayı, emanet “günahı” bile bir sır gibi muhafaza eden ecdadın nesli, bir inancın medeniyetiyiz biz. Belki emanetin tamamını koruyamadın ama ben şahadet ederim ki senin destansı canhıraş müdafaan, yavrularını vahşi hayvanlardan koruyan ana çırpınışında idi Beykoz sırtlarında. Bu nedenledir ki; baykuşların kol gezdiği bu diyarda sadakattır seni sadrımıza medfun yapan ve göğsümüzü kabartan.

Gözüne gözüne gideceğim körlüğün
Sabahın ayazına yalın ayak yürüyeceğim
Ölüm ki sende otuz üç kuruşluktur yiğidim!
 Sevdamın hayalinin hamlığına vuracağım talihim!
Ta ki şafağın aydınlığına ötsün güvercinler

Bize boyanmış çiçekler uzatırlar Memed’im!
Biz ne anlarız zambaktan menekşeden
Biz ki lalelerin al’ına tutkunuz Memed’im!
Biz ki anaların ahına vurgunuz
   
İsmini vermemeye ahd etmiştim bu gece yiğidim. Ama gel gör ki ancak Hüseyin’le ifade bulur direnişinin karşılığı ve Hüseyin’den mazlum kılan Zeyneb’inin bilinmeyen duyulmayan feryadı…

Sen adından değil yüreğinden tanınmalısın istedim yaşadığın zaman gibi bu gece.

Ama nafile! Tanımaya icbar ediyor bütün cümleler seni. Zifiri karanlıkta karşılaştığım her acı seni kulağıma fısıldıyor. Kafiyeli, hicran dolu şarkıların ilk harfleri hep senin adını istihraç ediyor. Ne yapayım arkadaş! İsminin güzelliği yakayı hemen ele veriyor.

Evet bir veda habercisidir her doğum ve bir sonsuz kavuşma muştusudur her ölüm
Sen ki bize “fenâ fillah”tan emanetsin.
Ve sen ki bize gümüş tepside “Edip” bir emanet bırakansın.
Ama ismini vermeyeceğim…
 
Mehmet Gülsever  / İnzar Dergisi – Şubat 2016 (137. Sayı)
 
28-02-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.