İslam’ın fethi, küfrün işgali

Abdulkadir Turan
Esasen Medine’den önce fethedilen Necaşi’nin kalbidir. Müslümanlar, Habeşistan’a düşmanlarından kaçan kişiler olarak varmışlardır. Ama Habeşistan Kralını Kur’an-ı Kerim ile etkilemişler, onun gönlünü fethetmişlerdir. Böylece tarihte ilk kez, bir kral, bir devlet başkanı Müslümanların himaye edilebilir, dost edinilebilir bir topluluk olduğunu tescillemiş, onlara, ülkesini açmıştır, uluslararası hukukta meşruiyet kazandırmıştır.
İslam’ın ilk fethi Medine-i Münevvere’nin fethidir. Bir rivayete göre Resûlullah salallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuşlardır: “Ülkeler ve şehirler zorla alınır; Medine ise Kur’an ile fethedilmiştir.” (Belâzürî, I, 6)1

Esasen Medine’den önce fethedilen Necaşi’nin kalbidir. Müslümanlar, Habeşistan’a düşmanlarından kaçan kişiler olarak varmışlardır. Ama Habeşistan Kralını Kur’an-ı Kerim ile etkilemişler, onun gönlünü fethetmişlerdir. Böylece tarihte ilk kez, bir kral, bir devlet başkanı Müslümanların himaye edilebilir, dost edinilebilir bir topluluk olduğunu tescillemiş, onlara, ülkesini açmıştır, uluslararası hukukta meşruiyet kazandırmıştır.

Yıkıcı değil, yapıcı bir güçtü Müslümanlar, onlara kapısını açan kazançlı çıkardı. İslam, Medine’den sonra Hayber’i fethetti, Hayber ehlini katletmedi, Hayber Yahudileri şerir olmalarına, İslam fethine direnmelerine ve hatta Hz. Resûlullah salallahu alayhi vesellem’e suikast düzenlemelerine rağmen İslam onlara iyilikle muamele etti, onlardan dileyenleri yurtlarında bıraktı.

Sonra Mekke’nin kapısını açtı Yüce Allah… Müslümanlar, işkence gördükleri, aç bırakıldıkları, kovuldukları Mekke’ye muzaffer olarak girdiklerinde öfkeleriyle, intikam hırsıyla davranmadılar, Hz. Peygamber salallahu alayhi vesellem’in rehberliğinde affedici oldular. Muannid Mekke, İslam’ın baş düşmanı Mekke, kapılarını İslam ordusuna açmakla kalmadı, kalbini de İslam’a açtı, Mekke topyekûn Müslüman oldu. İşte bu apaçık bir fetihti (Fetih Sûresi, 1 ), kesin bir fetihti. Bu fetihte sadece şehir alınmamış, cahiliye diktatörlüğünün zorbalığı şehir halkı ile İslam arasından çekilince Mekke halkının kalbi de kazanılmıştı. Mekke, fethedilerek manen aşağılanmamıştı, madden küçülmemişti. Bilakis, manen yücelmiş madden ise her günü bir önceki gününden daha müreffeh olmuştu.

1 Ocak’ta gerçekleşen Mekke’nin fethi, Hayber’in fethi ile birlikte din-i mübin-i İslam’ın fetih prototipidir, örneğidir. O günden sonra şehirler ya Hayber gibi fethedilecek ya Mekke gibi. Şehir halkı Hayber’de olduğu gibi kalbini İslam’a açmazsa dahi katledilmeyecek, onlara kendi topraklarında kalma hakkı verilecek, vergiye bağlanıp İslam devletinin vatandaşlığına kabul edilecek ya da Mekke gibi kalbini de İslam’a açacak, İslam’ın aziz saflarında yerini alacaktır.

Tamamlanmış fetih, açık fetih, kesin fetih Mekke’nin fethi gibi olan fetihtir. Hz. Resûl’ün pâk dostları, her biri birer yıldız gibi olan güzide sahabeleri, şehirleri Mekke gibi fethedince sevinir, Hayber gibi fethedince mahzun olurlardı. 

Mısır’ın fethine katılan Ziyâd b. Cez ez-Zübeydî anlatıyor: “Elimizdeki Mısırlı savaş esirleriyle birlikte toplandık; Hıristiyanlar da geldiler. Biz her esiri, İslâmiyet’i veya Hıristiyanlığı tercih etmesi hususunda serbest bıraktık. Birisi İslâm’ı seçti mi biz fetih sırasındakinden daha kuvvetli bir sesle tekbir getiriyor ve onu yanımıza alıyorduk. Hıristiyanlığı seçenler olunca da Hıristiyanlar bağırarak onu yanlarına alıyorlardı; biz de cizyesini bağlıyor, ancak buna sanki içimizden biri onlara katılmış gibi çok üzülüyorduk.” (Taberî, Târîħ, I, 2582-2583) 2

Hz. Ziyâd’ın, Allah ondan ve bütün fatihlerden razı olsun, sözlerindeki bir inceliğe dikkat edelim. Diyor ki Hz. Ziyâd, bir Hıristiyan İslam’ı seçti mi biz fetih sırasındakinden daha kuvvetli bir sesle tekbir getiriyorduk.

Zira fetih, İslamlaşma ile tamamlanıyordu. Fetih, İslamlaşma ile Mekke’nin fethine benzeyip açık oluveriyordu, kesinleşiyordu.

Hayber gibi fetih, İslam ordusu için maddi anlamda daha büyük kazanç, İslam devleti için daha çok ve düzenli vergi demekti. Ama sahabe dünya metaını değil, ahireti seçmişti. Onların derdi, toprak değil, vergi değil, kalplerin İslam’a açılmasıydı. Onlar, Müslümanların sayısının artmasını dünya metaına tercih ediyorlardı.

Onlar, toplumları köleleştirmeye, ülkeleri sömürmeye değil; toplumları kalkındırmaya, ülkeleri özgürleştirmeye gidiyorlardı. 

Allah’ın Resûl’ünün halifesi Hz. Ömer radiyallahu anh,  fatihlerin komutanı Ebû Ubeyde b. Cerrâh radiyallahu anh’a gönderdiği talimatın, ele geçirilen topraklarla ilgili son kısmı bu bakımdan dikkate şayandır: “Allah’a yemin ederim ki eğer bu araziler sahipleriyle birlikte Müslümanlara paylaştırılırsa geriden gelecek Müslümanlar ve zimmîler konuşacak bir insan dahi bulamayacakları gibi emeklerinin ürünü iş ve kazançlardan da faydalanamazlar; arazileriyle birlikte taksim edilen insanlar ise Müslümanlar sağ kaldığı sürece sömürülürler. Sonuçta bizden sonra da çocuklarımız onların çocuklarını sömürmeye ve köle olarak kullanmaya devam eder. Böylece bu insanlar İslâm dini hüküm sürdükçe Müslümanların kölesi kalırlar. Ben, buna asla razı değilim.” 3

Allah’ın dini işte böyle vicdanlar inşa eder: Hz. Ömer, Allah ondan ve bütün sahabeden razı olsun, topraklar sömürülmesin; insanlar, köleleşmesin diye tedbir alıyor.

Bu, Ömer-i Âdil’in, Ömer-i Faruk’un, Allah ondan razı olsun, bireysel bir uygulaması değildi. Hz. Ebubekir Efendimiz radiyallahu anh, fatihleri fethedilecek ülkelere uğurlarken komutan “Ey Allah’ın Resûl’ünün halifesi bize nasihat et!” diye ondan öğüt talep etti. Hz. Ebubekir Efendimiz, Allah ondan razı olsun, önce ordusu için tavsiyede bulundu, sonra fethedilecek yerlerin halkları ile ilgili:

“Yürürken kendini yorma, arkadaşlarını da yorma, kavmine ve arkadaşlarına öfkelenme, onlarla istişare et. Adaleti gözetle, zulümden, cefadan uzak dur. Zira zulmedenler kurtuluşa ermez ve düşmanlara karşı zafer kazanmaz.  ‘Ey iman edenler! Toplu olarak kâfirlerle karşılaştığınız zaman, onlara arkalarınızı dönmeyin (kaçmayın). Böyle bir günde her kim onlara, tekrar dönüp çarpışmak için geri çekilmek veya diğer bir safta yeniden mevzilenmek hâlleri dışında, arkasını dönerse, muhakkak Allah`tan bir gazaba uğramış olur ve varacağı yer cehennemdir, orası da ne kötü bir akıbettir.’ (Enfal, 15-16)”

“Şayet düşmanınıza karşı muzaffer olursanız ihtiyar, kadın, bebek ve çocukları katletmeyiniz. Yeme gereksinimi dışında hayvanlarını kesmeyiniz. Onlarla sulh yaptığınızda sulhu bozmayınız, onlara söz verdiğinizde sözünüzden dönmeyiniz. Kiliselerde kendilerini Allah’a adadıklarını iddia edenler bulacaksınız, onları kendi hâline bırakınız, kiliselerini yıkmayınız.”4 

Bu yüce anlayışla, İslam, şehirlere nur götürdü, kalpleri aydınlattı, şehirleri imar etti. İslam ordularınca fethedilen her ülke kalkınmış, her şehir mamur olmuş, her halk daha müreffeh yaşamıştır: Kudüs, Dımaşk, Diyarbakır; Araplar, Türkler, Kürtler.

Kudüs, Mekke gibi fethedildi ve nice mescidle donatıldı. Dımaşk (Şam) bir dünya başkenti oluverdi. Diyarbakır, küçük bir şehirdi fetihten önce, fetihle ilmin merkezlerinden bir merkez oldu. Araplar, çöllerde mahkûmdu, dünyaya hükmettiler, Türkler, Orta Asya’da devlet idiler, imparatorluk oldular, Kürtler, tarih dışı kalmışlardı, İslam’la tarihe hükmedenler arasında yer aldılar.

İslam, Allah’ın insanlığa bir lütfudur. Fatih, o lütfun elçisidir. Onun ayağının bastığı yer, bereketlenir, onunla tanışan halklar, Allah’a şükreder.

Bir de küfrün işgallerine bakalım: Anlatmaya ne gerek! Gözlerimizle müşahedemiz yetmiyor mu?

İşte Mısır… Mamur Mısır, İngiliz istilasından sonra bir daha refah yüzü görmedi. İşte Afganistan, Rus istilasıyla yıkılıverdi, bir daha doğrulamadı. İşte Irak, Amerikan işgalinden sonra kan gölüne döndü.

İşgalci talan etmeye, öldürmeye gelir. Arkasında yağmalanmış bir ülke ve katledilmiş nesiller bırakır.

Ama nasıl ki fethin açık olanı kalplerin İslam’a açılması ise işgalin de açık olanı, kesin olanı kalplerin işgalcilerin zihniyetine meyletmesidir.

İşgalcilerin kalplerindeki inancı katlettikleri kişilerin hâli, bedenlerini katlettikleri kişilerin hâlinden bin kat berbattır.

Bunun için işgalci ile tanışan ona ebediyen lanet okur. Dünyada yurtları işgal edilmiş Müslümanların ya da Orta Afrika halklarının, Güney Amerika meskûnlarının lanet okuduğu gibi.

Bizim fatihlerimizi bin dört yüzyıldır rahmetle anmamız, işgal edilen toprakların halklarının işgalcileri yüzlerce veya onlarca yıldır lanetle anmaları İslam’ın fethi ile küfrün işgali
arasındaki farkı herhalde açıklamaya yeterdir.

Rabbim, İslam’a yeniden fetihler nasip eylesin…
 
1 Mustafa Fayda, DİA, “Fetih”, cilt: 12, s. 467
2 Mustafa Fayda, DİA, “Fetih”, cilt: 12, s. 468
3 Mustafa Fayda, DİA, “Fetih”, cilt: 12, s. 468
4 Vakidî, Fütûhü’ş-Şam, Darü’l-Kütübü’l-İlmiyye, cüz: 1, s. 8


Abdulkadir Turan / İnzar Dergisi – Ocak 2017 (148. Sayı)
 
04-01-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.