İslam’ın Problem Çözme Kabiliyeti Etrafında Uyandırılan Kuşkuları Etkisizleştirmek

Abdulkadir Turan
Çağın İslam düşmanları, Müslümanların kendilerine karşı mukavemetlerinin İslam’dan kaynaklandığını gördüler. Müslümanlarla İslam arasındaki bağı zayıflatmak için iki yönlü seferber oldular...
Çağın İslam düşmanları, Müslümanların kendilerine karşı mukavemetlerinin İslam’dan kaynaklandığını gördüler. Müslümanlarla İslam arasındaki bağı zayıflatmak için iki yönlü seferber oldular.

1. İslam’ın araştırılması,

2. Müslümanların İslam’ı yaşam biçimlerinin araştırılması.

Onların bu iki araştırmadan öğrendiği şudur:

İslam güçlüdür. Müslümanlar,  güçlerini İslam’a olan bağlılıklarından alıyorlar.

İslam’ın özüyle Müslümanların yaşadığı İslam arasındaki fark azaldıkça Müslümanların mukavemet gücü artıyor. İslam’ın özüyle Müslümanların yaşadığı İslam arasındaki fark arttıkça Müslümanların mukavemet gücü azalıyor.

Bunun üzerine modern dünyanın küfür cephesi, Müslümanları İslam’dan koparma, bu mümkün değilse Müslümanlarla İslam arasındaki bağı en düşük düzeye çekme arayışına girdi. Halka has bir ifadeyle Müslümanların imanıyla uğraşmaya başladılar.

İmanın iki sahasından söz edilebilir: İman sahası ve güven sahası. İman esaslarına iman ve İslam’ın temel kaynaklarının problem çözme kabiliyetine duyulan güven.

Birbiriyle ilgili bu iki sahadan ilkiyle uğraşmanın güçlüğü ve maksadı teşhir edici özelliği anlaşılmış olacak ki küfür ikinci saha üzerinde odaklandı. Asıl hedef imansız bir insanlık olsa da buradaki erken hedef, imanın esaslarına inandığını söyleyip İslam’ın temel kaynaklarının günün problemlerini çözme kabiliyetinden kuşku duyan, böylece kendisiyle İslam arasındaki bağın küçüldüğü, sadece sözde var olduğu bir Müslüman türüdür.  “Ben de Allah’a inanıyorum. İslam’ın yüce bir din olduğundan şüphem yok. Ama İslam’ın ahkâmı bu çağda ne kadar uygulanabilir, bunu bilemiyorum” diyen bir Müslüman türü...

Bu Müslüman türü, artık sorunlarının çözümünü İslam dışındaki kaynaklarda arayacak, kurtuluşu İslam dışında bulmaya çalışacak. İslam’dan kopunca güç kaynağını kaybedecek,  küfrün yeryüzünü dilediği gibi yönetmesinin önündeki en büyük engel olmaktan çıkıp Allah düşmanlarına sınırsız keyfi yönetim için ortam sağlayacak...

İslam’ın temel ahkâmı ve onun samimiyetle tatbik edildiği dönemlerin tecrübesi incelendiğinde bir insanı esasta bu ahkâmın problem çözme kabiliyetinden kuşkuya düşürmek pek de kolay değildir.

Bundan umut kesen küfür, Müslümanların pratiği ile uğraştı, Müslümanların yaşadığı İslam üzerinde odaklandı; bu yaşam tarzını İslam’ın özüymüş gibi gösterdi ve onun zayıf noktalarından yola çıkarak insanlıkla İslam’ın özü arasında duvarlar örme yoluna gitti. Bunda da fazlasıyla başarılı oldu. İslam dünyasının dört bir yanında ve hatta gayrimüslimler arasında şöyle bir görüş oluşturdu: İslam gerçekten yüce bir dindir ama İslam, bu çağın pek çok sorununa çözüm bulamamaktadır. Bu durumda insanın sorunlarına çözüm bulma konusunda Batı’nın kaynaklarına, ideolojilerine, hukukuna, insan hakları anlayışına dayanmaktan başka çaresi yoktur.

Bu kabul, modern insan ile İslam arasında ayrılık için bir başlangıç noktası oldu. İnsan, bu kabulü yaşamına yansıttıkça onunla İslam arasındaki makas genişledi. İnsanlık, kendisine kayıtsız şartsız hükmetmek isteyen Batı’nın oyununa geldi, tuzağına düştü. Bizatihi Müslüman da bu tuzağa düştü.

Bir Müslüman düşünün, insanî bir problem yaşadığında, diyelim ki çocuğunun eğitim konusunda aciz kaldığında ona nice ayet söyleseniz dönüp size bakmaz, nice hadis okusanız söylediğiniz onun umurunda olmaz. Ama bu konuda “Batılı biri, bir kitap yazmış” diye haber verdiğinizde gözleri fal taşı gibi açılır. O kitabı nerede bulabilirim, der. Karşılığını verir, o eseri alır ve mukaddes bir kitapta arar gibi probleminin çözümünü o kitapta arar. Çoğu zaman onda anlatılanlara “mutlak (saf) bilim” diye bakar, onda anlatılanları sorgulamadan uygular ve problemini çözme başarısı ne kadar düşük olursa olsun, o kitaptan anlatılanlardan kuşku duymak yerine kendi uygulama biçiminden kuşku duyar. Bu, Müslümanların ve hatta insanlığın felakete teslimiyetidir.  

Hakikat şudur:

Din, problem çözme imkânıdır. Bir dinin gücü problem çözme kabiliyetinden gelir. Problem çözmeyen bir din, din olmaktan çıkar. İnsanlık ondan uzaklaşır. 

“Doğrusu Allah katında din, İslam`dır. O, kitap verilenlerin ayrılığa düşmesi ise sırf kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki ihtirastandır. Her kim de Allah`ın ayetlerini inkâr ederse, şüphe yok ki Allah, hesabı çabuk görendir.” (Ali İmran Sûresi 19)

Hak Kitab’ın şahitliğiyle Allah katında din İslam’dır. Problemlerin en doğru çözümü İslam kaynaklarında vardır. Ama Müslümanlar, bazı problemlerin çözümlerini İslam’da bulamıyorlar.

Neden?

Çünkü Müslümanlar, İslam’ı bilmiyorlar. Müslümanlar, İslam’ı biliyorlar da güncel sorunlarının çözümünü onda bulacak kadar bilmiyorlar.

Bilgi, iki türlüdür: Naklî bilgi ve nakli bilginin yorumlandığı bilgi.

Bilgi nakilciliği, bilgideki en düşük düzeydir. İnsanın bilgiyle ilişkisinin en pasif olduğu düzeydir. Müslümanların ezici çoğunluğunun bu konuda problemli olduğu doğru ise de İslam âleminin çoğu noktasında bu naklî bilginin bilenleri fazlasıyla vardır. Onlar, bilgileri olduğu gibi aktarırlar, çoğu zaman samimiyetle de duyururlar, yaymaya, Müslüman topluma kabul ettirmeye çalışırlar.

Bizim, bilgideki problemimiz naklî bilginin özünden koparılmadan yorumlanması, ondan günün koşulları içinde yeni bilgilerin üretilmesi ile ilgilidir. Hak’tan kopan insan, problem üretmeye kurulmuştur. Modern dünyanın Hak’tan kopmak bir yana Hakka düşman, şeytan ile işbirliği içindeki insanı sürekli yeni problemler üretiyor, naklî bilginin özünden koparılmadan yorumlanıp çözüm üretme mekanizması bu problem üretme hızının gerisinde kalınca İslam’ın problem çözme kabiliyeti hakkındaki kuşkular insanların zihninde güç kazanıyor, insanlar problemlerinin çözümünü İslam’dan başka yerde arıyorlar.

Malum olduğu üzere İslam ahkâmının problem çözme ile ilgili durumu şudur:

1. Kimi problemlerin çözümü temel hükümlerde açıkça beyan edilmiştir.

2. Günlük olarak karşılaşılan problemlerin çözümü ise temel hükümler doğrultusunda İslam âlimlerine bırakılmıştır.

İslam âlimleri ise temel hükümlerle çelişme endişesi yaşadıklarından ve bireysel olarak bu konudaki riski kendi açılarından en alt düzeye çekmek istediklerinden vuku bulmayan problemler hakkında çözüm üretmekten kaçınmışlar. Diğer bir ifadeyle farazi bir fıkıh oluşturmamışlar. Onların fıkhının kapsamı çağlarındaki problemlerin kapsamı kadardır. Bu durum kendilerinden sonra ortaya çıkan problemleri fıkıh çözdüğü alan dışında bırakmıştır.

Müslümanlar, bir dönem bugün için henüz anlaşılmayan sebeplerle “Dünyada çözülmedik problem kalmadı” diyerek fıkhı durdurma yoluna gitmişlerdir. Bu görüşün yayıldığı ve pratikte kabul gördüğü günden bu yana ortaya çıkan problemlerin tamamı fıkhın çözüm alanı dışında kalmıştır. Özellikle idareyi ilgilendiren problemlerde bu durum Müslümanlar açısından kaosa yol açmıştır.

Misalen etnik topluluklar problemi. Geçmişte İslam âlemi, dil yasağı gibi bir problemle hiç karşılaşmamış. Hiçbir Müslüman topluluk da kavmini “millet” diye kabul edip o kavmin yaşam tarzını bir din gibi başka kavimlere dayatma yoluna gitmemiştir. Dolayısıyla o çağların fukahası bununla ilgili ahkâmı da gündemlerine almamışlardır. Biz de bugün bu sorunları, farkında olmadan fıkıh dışında tutarak, “akide” kapsamında ele alıp onlarla ilgili bir şeyler söylemeye çalışıyoruz. Bazı sınırlar ifade ediyoruz. Günlük yaşamda karşılaşılan problemlerin çözüm sahası fıkıh olduğu halde biz akide kitaplarından çözüm bekliyoruz. Onlardaki öz esaslardan her birimiz bir alimmişizcesine hüküm çıkarma yoluna gidiyoruz ve çoğu zaman hataya düşüyoruz. Toplumlarımıza da kendileri için bu sahada ilmihal bilgisi niteliğinde bir bilgi sunamıyoruz. Bu bilgileri görmeyen toplumlarımız, küfrün “İslam, çağın sorunlarına çözüm olamaz” iddiasına inanmaya başlıyor.  

Gerçek âlimlerle sahte bilginlerin birbirine karıştığı, ilim ile amel arasındaki bağın zayıfladığı bir dünyada Müslümanlar, selameti İslam ahkâmının en az yorumlandığı  (ve daha çok Hambeli fıkhı ile özdeşleşen) bir alana sığınmakta buldular.

Bu, belki çağın doğru ile yanlışı karıştıran felaketinden korunmak için geçici bir çözümdü. Ama bugün bizi, İslam’ın çağın sorunlarına çözüm bulamadığı ithamına malzeme verecek bir noktaya taşıdı. Bu, toplumların İslam’dan kopmasıyla neticelenebilecek çok daha tehlikeli bir durumdur.

İlim, sorunlardan kaçmak değil, sorunlara çözüm bulmaktır. Bugünün Müslüman genci “Senin aklına bunu hangi şeytan koydu, bunun kitaplarda yeri yok” uyarısıyla susacak bir genç değil, çözüm bekleyen bir gençtir.

Müslümanların, çözüm üretecek bir mekanizmaya ihtiyacı vardır. Bu da büyük ilim merkezlerimizin yeniden inşası ve işler hale gelmesi ile mümkündür. Buralarda yetişecek âlimler, problemlere temel kaynakların emrettiği çözümleri bulup bugünün zemini içinde ifade edecek bir bilgi düzeyine ulaştıkça yeni nesillerin İslam’ın problem çözme kabiliyetine olan güveni artacak ve küfrün oyunu bozulacaktır. 

İslam’ın problem çözme kabiliyeti etrafında uyandırılan kuşkuları bertaraf etmenin yolu, naklî bilgiyi tetkik ederek onun maksadından kopmadan ondan güncel sorunlara yönelik çözümler üreten âlimlerin yetişmesidir.

Çözülmemiş problemlerin sayısı azaldıkça toplumun İslam’a duyduğu güven artacak. Toplumun İslam’ın problem çözme kabiliyetine duyduğu güven arttıkça toplum sorunlarının çözümünü başka yerde değil, İslam’da arayacak. Sorunlarının çözümünü İslam’da bulan toplum, İslam’a daha çok sahip çıkacaktır.

Abdulkadir Turan / İnzar Dergisi – Şubat 2016 (137. Sayı)
 
   

 
13-02-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.