İslami Bir Nizam mı İslami Bir Sistem mi?

Abdulhakim Sonkaya
Yaklaşık bir asırdır Müslümanlar İslam fıkhının bireysel, sosyal ve siyasal alanda uygulanması için bir gayret içinde çaba sarf etmektedirler. Arada geçen bu uzun ve usandırıcı süre sonunda Müslümanlarda fıkhın uygulanmasının kriterleri ve sonuçları konusunda bir belirsizlik hali hakim olmaya başladı.
Yaklaşık bir asırdır Müslümanlar İslam fıkhının bireysel, sosyal ve siyasal alanda uygulanması için bir gayret içinde çaba sarf etmektedirler.

Arada geçen bu uzun ve usandırıcı süre sonunda Müslümanlarda fıkhın uygulanmasının kriterleri ve sonuçları konusunda bir belirsizlik hali hakim olmaya başladı. Zira bunun kriterleri bilinmeden hedefin gerçekleşmesi noktasında hangi aşmada olunduğu konusu belirsiz bir hale gelecektir. Binaenaleyh bu konuda kriterler bilinmelidir ki buna göre davranılmalıdır. Buna göre sosyal, siyasal ve hukuki olarak İslam fıkhının uygulanma kriterleri şunlardır:

1-    Şiarlara saygının olup olmadığı
2-    Kötülüklerin işlenmesinde cüretin artması veya azalması
3-    Kötülüklerin ve fesadın yaygınlaşmasına karşı toplumsal refleksin yönü
4-    Devletin ahlaksızlığı ve fesadı kurumsal olarak destekleyip desteklemediği
5-    Hukukta fıkhın referans alınma oranı
6-    İnsanın kendini değerli hissetmesi

1-    Şiarlara saygının olup olmadığı

“Bu böyledir; kim Allah`ın nişanelerine-şiarlarına saygı gösterirse, şüphesiz o kalplerin takvasındandır.” (Hac:32) buyrulur. Bu ayet şiarlara saygının çok mühim ve hayati bir kriter olduğunu beyan ediyor. Ezan, Cami, Hac, Kâbe, Kurban, Bayram, Cuma, Ramazan, Zekât, Örtü, Sakal vs. İslam’ın şiarlarıdır. Bir ülkede bireyler, toplum ve devlet bunlara saygı gösteriyorsa burada İslam fıkhının bir kriteri uygulanıyor demektir. Örneğin eskiden bir cumhurbaşkanı Ramazan ayında herkesin gözü önünde açıkça su içebiliyorsa burada şiarlara saygıdan söz edilemez. Buna karşılık piyanocu Fazıl Say ezan okunurken konserine ara veriyorsa bu şiarlara saygıdır ve burada bu kriterin uygulanmasında önemli bir mesafe alınmış demektir. Oruç tutmasa bile saygıdan dolayı açıktan orucunu yiyenlerin azalması veya hiç olmaması yine buna başka bir örnektir. Bu örnekleri çoğaltmamız mümkündür.
Bireysel, toplumsal ve kamusal olarak İslam’ın Şiarlarına saygının olduğu yerde İslam fıkhı önemli bir ağırlığa sahiptir demektir. Bu konu zannedildiğinden çok daha önemlidir.

2-    Kötülüklerin işlenmesinde cüretin artması veya azalması

Bir toplumda her zaman günahkârlar olur. Fakat sorun fuhşun, kötülüğün cüret düzeyine ulaşıp ulaşmamasıdır. Cüret, günahlara ve kötülüğe karşı utanmanın ortadan kalkması, bunun yerine günahını teşhir etme pervasızlığının yaygınlaşmasıdır. İslam’a göre cüret, günahın kendisinden büyüktür. Zaten İslam, günahı değil cüreti cezalandırıyor. Örneğin zinada dört şahidin aranması bunun cüret boyutuna ulaşmasını önlemeye yöneliktir. Eğer dört kişi zina eylemine şahit olmuşsa bu bir cüret halini almıştır demektir. İslam, cüreti, günaha karşı hayâsızlığı daha büyük bir sorun olarak görüyor. Örneğin açıkça ve saygısızca oruç açmak orucu açmaktan daha ağırdır. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Nitekim bugün İslam âlemine dayatılan bu cüretin ve günaha karşı hayâsızlığın doğal bir hal almasıdır. İslam, cüret derecesine varmadıkça kimsenin günahının bekçiliğini yapmaz. Herkesin hesabı Allah’adır.  Dolayısıyla bir toplumda cüretin artması veya azalması İslam’ın fıkhının pratiğinin bir nişanı olması açısından önemli bir kriteridir.

3-    Kötülüklerin ve fesadın yaygınlaşmasına karşı toplumsal refleksin yönü

Kötülüklerin, fesadın birey tarafından içselleşmiş olması, toplum ve devlet tarafından kanıksanmış olup olmaması da bu manada önemli bir kriterdir. Bir yerde fesadın ve bozgunculuğun yaygınlaşmış olması sorun olsa da bunun bireysel içselleşmiş olması, toplumsal ve kamusal düzeyde kanıksanmış olması daha büyük bir sorundur.

Hiçbir zaman, hiçbir yerde ve hiçbir toplum mutlak surette günahtan, fesattan arındırılamaz. İslam’ın asıl amacı bunların toplumda kanıksanmasının önüne geçmektir. Örneğin İslam ülkelerinde günahkârlık, fesat yaygın bir hal almış olsa da bunun toplumda ve kamuda kanıksanmış olduğunu söyleyemeyiz. Türkiye ceza kanunda zina diye bir suç olmamasına rağmen zina ettiği sabit olan kimseler bu yaptıklarını normal bir şeymiş gibi olduğunu topluma kabul ettiremiyor. Dolayısıyla toplumda kötülüklere, fesada, fuhşa karşı kanıksanmanın olup olamaması çok önemli bir kriterdir.

4-    Devletin ahlaksızlığı ve fesadı kurumsal olarak destekleyip desteklemediği

Devletin fesadı ve ahlaksızlığı yayan kurumları destekleyip desteklememesi önemli bir kriterdir. Örneğin devletin kumar oynatması, içki üretmesi, faiz, zina… Fesadı kurumsal olarak desteklediği örneklerdir. Devletin bunları işletmesi veya desteklemesi bu kritere halel getirmektedir. Devlet fesadı kurumsal düzeyde destekleyemez. Bunları özgürlükler dâhil bir konu olarak da nitelendiremez. Fesat kurumlarının etkisini azaltmak için alternatif kurumlar açması olumlu bir adımdır. Ancak yine de bu, devletin bu konudaki sorumluğunu ortadan kaldıramaz. Sonuç olarak devlet ahlaksız ve fesat kurumlarını desteklemediği gibi bunların önüne geçmeli, alternatiflerini açmalıdır. Böyle olduğu zaman bu kriter de tahkim edilmiş olur.

Şu anda devletin eliyle işletilen fesat kurumlarının olduğu bir gerçektir. Ancak bunların ıslahı veya kapatılması konusunda ortaya konulacak tavrın usul ve esası önemlidir. Bu konuda tedrici olmak, önce alternatif kurumları oluşturmak önemlidir.

5-    Hukukta fıkhın referans alınma oranı

Hukukta fıkhın referans olma oranına göre bu kriterin tam veya eksik olduğuna hükmederiz. Türkiye’de mevcut mevzuatta fıkıh dolaylı da olsa önemli bir referanstır. Kimse hukukta fıkhın hiç dikkate alınmadığını öne süremez. Ama bu, olması gereken seviyede değildir. İslam, toplumun ve bireyin akidesi, yaşam stili olduğu için hukuk da bunu dikkate alıyor. Fakat çoğu zaman hukuk otoriter bir şekilde toplumun bu özelliğini göz ardı ederek kendi ideolojisini topluma dayatmaktadır.

Fıkhın referans alınması belli bir alanda değil her alanda ve olması gerektiği şekilde olmalıdır. Mevcut mevzuatta doğrudan veya dolaylı İslam fıkhının referans alındığı hükümler olduğu gibi fıkha muhalif hükümler de mevcuttur. Aile, Miras, İdare, Ceza, Borçlar, Eşya, Kamu ve Muhakeme hukukunda fıkhın referans alınması her açıdan hayati bir öneme sahiptir. Fakat maalesef mevzuattaki durum böyle değildir. Bu nedenle mevzuat, mevzu oluyor. Çoğu zaman kadük kalıyor. Hükmü olmuyor. Çünkü bu durumda mevzuat mevzu oluyor. Mevzu da uydurma bir şeydir. 

Fıkhın referans alınamaması sadece ahlaki, sosyal, ekonomik sorunlara yol açmakla kalmıyor toplumun ekseriyetinin aidiyet sorunu yaşamasına yol açmaktadır. Toplumun bir kısmı fıkhı referans alamayan devleti ve hukuk düzenini kendine ait görmemektedir. Bu da fert ile devlet arasında aidiyet sorununu ortaya çıkarmaktadır. İnsan kendini ait görmediği, kendine ait görmediği yerde mutlu olmaz.

6-    İnsanın kendini değerli hissetmesi

İnsanın kendini değerli görmesi bütün bunların üzerinde bir öneme sahiptir. Allah cc “biz âdemoğullarını şerefli kıldık” buyurur. Dolaysısıyla insanın kendini değerli görmediği bir sistem asla İslam’ın fıkhına dayalı bir nizam haline gelemez.

Müslim, Gayri Müslim herkes İslam nizamında değerlidir ve kendini öyle hissetmelidir. İnsanın kendini değersiz, onursuz ve güvensiz hissettiği bir sistem İslami olduğunu iddia etse de İslam’ı uyguladığını söylese ve hatta bu söylediğinde doğru olsa da bu, İslami bir nizam olamaz.

Kur’an-ı Kerim,  “bir nefsi öldürmenin bütün âlemi öldürmek gibi olduğunu” buyurmaktadır. Burada Müslim, Gayri Müslim ayrımı yoktur. “nefs-kişi” kriteri vardır. 

İnsanın kendini değerli hissetmesinin sosyal, siyasal, psikolojik normları vardır. Güvende olma duygusu, geçim endişesinin olmaması, işkencenin olmaması, adil yargılanama garantisi, ifade özgürlüğü, bireysel hak ve özgürlükler insanın kendini değerli hissedip etmediğinin önemli kriterleridir.

Sanıldığının aksine bu son kriter en önemli kriterdir. Habbab bin Erett`en (radiyallahu anh) rivayet edilmiştir. Dedi ki Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem`e (gördüğümüz işkenceleri ve çektiğimiz eziyetleri) şikâyet ettik. O sallallahu aleyhi ve sellem Kâbe`nin gölgesinde bir kürküne yaslanmıştı. O`na: "Bizim için Allah`tan yardım dilemez misin? Bizim için Allah`a dua etmez misin?" dedik. O sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Sizden önce yaşayanlar arasında adam vardı ki onun için yerde çukur kazılır içine bırakılırdı, sonra testere getirilir, kafasının üzerine bırakılıp ikiye bölünürdü ve bu onu dininden vazgeçirmezdi. Yine demir taraklarla taranıp eti kemiğinden ve damarlarından ayrılırdı ve bu onu dininden vazgeçirmezdi. Allah`a yemin ederim ki O (Allah Teâlâ) bu işi tamamlayacaktır (bu dini zafere ulaştıracaktır). Öyle ki bineğine binmiş kişi Sana`dan Hadremevt`e kadar yürüyecek Allah`tan veya kurdun koyunlarına zarar vermesinden başka bir şeyden korkmayacaktır. Fakat siz acele ediyorsunuz." (Buhari) bu hadiste Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellem Allah’ın dini hâkim kılmasını insanın kendini güvende hissetmesi üzerinden somutlaştırıyor.

İslam fıkhı uygulandığı halde İslam nizamının tesis edilmediği örnekler tarihte de günümüzde de çoktur. Mesele nizam olabilmektir. Nizam olabilmek için de yasalar ve otorite yeterli değildir. Nizam olabilmek için insanın değerli olması önemlidir. İnsanın değerli olmadığı veya kendini değerli hissetmediği bir ortamda belki bir sistemden söz edilebilir ama bir nizamdan söz edilemez. Bu nedenle amaç ve hedef nizam olabilmektir. Yoksa sistem olup olmamak o kadar abartılacak bir şey değildir.

Nizam olabilmek için, “insan din için değil, din insan içindir” esasına dikkat etmek gerekir. Evet, “insan, din için değildir. Din insan içindir.” Çünkü ayette Allah cc, “İslam’ı din olarak size seçtim” buyurur. Dikkat edilirse “sizi İslam’a seçtim” değil “İslam’ı size seçtim” buyruluyor. Demek ki önce insan vardır. Ayette geçen “lekum” edatı “sizin için, size, sizin lehinize, size ait” gibi manalara gelmektedir. Burada dikkat edilirse ayette “aleykum-aleyhinizde” geçmiyor. “lekum-lehinize” buyruluyor. Demek ki din insan içindir. İnsanın lehinedir. Eğer böyle olursa insan kendini değerli görür. Aksi takdirde haşa dini kendi aleyhinde telakki eder. Nitekim bugün hareketi ve düşüncesiyle, ferdi ve toplumuyla, ümmisi ve alimiyle Müslümanlar arasında “insan din içindir” yanlış anlayışı hakimdir. Bu da insanlarda dinin aleyhte olduğu algısının oluşmasına yol açıyor. Aradaki bu ince ama çok büyük farka dikkat etmek gerekir. Hatta İmam Ebu Hanife’nin fıkha getirdiği, “insanın lehinde ve aleyhinde olan her şeyi bilmesidir.” Şeklindeki tarifi de bu şekilde algılanmıştır. Bu tarife dair şu anki yanlış algı İslam’ın hükümlerinden bazılarının insanın aleyhinde olduğu vehmine yol açıyor. Bu da Dinin “leküm” olması hükmüyle çelişkili, dolayısıyla algı sorunludur. Zahirde insana zor gelse de aktif veya pasif, pozitif veya negatif fıkıhta insanın aleyhinde hiçbir hüküm yoktur, olamaz. Çünkü din lekümdür, aleykum değildir. Burada aleyhinde ile işaret edilen, varlıkta kişinin zararına olan şeyler ve amellerdir. Kişinin bunları bilip onlardan imtina etmesi kişinin aleyhine değil lehinedir.

Abdulhakim Sonkaya / İnzar Dergisi – Ekim 2015 (133. Sayı)


 
17-10-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.