İslamı Anlamada Ölçü: Usulü`l Fıkh

Alıntı Yazılar
Şimdi eğer siz Usulü`l fıkıh bilmezseniz Kur`an-ı Kerimi tam kavrayamaz ve o zaman meseleyi anlamayabilirsiniz. Şeytan sizi bu yolla saptırabilir. Küçük bir örnekle gidelim: Resulullah Efendimiz Mescid-i Nebevi`de itikâfta iken hanımlarından birisi yiyeceğini, içeceğini getiriyor. O da onunla beraber çıkıyor gece karanlığında. Oradan sahabeden birisi geçiyor ve Resulullah`a selam veriyor. “Ve aleykum selam” diyor Efendimiz. “Yanımdaki zevcem Sevde`dir” diye ilave ediyor.
Konuya, İslam hukuku tabiriyle fıkıh tabirini mukayese ederek giriş yapmak istiyorum. İslam hukuku fıkıh demek midir? Bugün ilahiyat fakültelerinde “İslam Hukuku Ana Bilim Dalı” vardır. Bu dalda hem fıkıh dersleri, hem de bugün hukuk denen şeye tekabül eden dersler vardır. Hukuka tekabül eden derken şunu kastediyoruz: Bugün bildiğiniz gibi hukuk fakültelerinde mesela “Toplumu düzenleyen kurallar” diye ilk okutulan hukuk başlangıcı dersi vardır. Bu derste, “toplumu düzenleyen kurallar nedir” sorusunun cevabı “hukuk kuralları ve ahlak kurallarıdır” denir. Efendim, biraz daha geniş tutanlar din kurallarıdır gibi şeyler de söylerler ama dini, tabii hukukun dışında düşünürler. Bu açıdan baktığımız zaman İslam hukuku ile fıkıh farklı şeylerdir. İslam hukuku; belki bugün sadece hukuk kuralları dediğimiz kurallara tekabül eden, kamu hukuku, özel hukuk, aile hukuku gibi dalların karşılığı olan ve fıkıh kitaplarında da daha çok “kitabu`l buyu`” diye başlayan (alışveriş hukuku) nikâhın ve talakın da bir açıdan bunun kapsamına girdiği, bir açıdan girmediği, sonra kâdanın (yargı) siyerin, yani milletler hukukunun vs. olduğu alandır. Sonra mirasın anlatıldığı bölümler gelir. Ama fıkıh bunlardan ibaret değildir. Yani fıkıh İslam hukuku tabirinden daha geniş bir tabirdir.

İslam hukuku tabiri yenidir. Eskiden isim olarak İslam hukuku diye bir şey yoktu, fıkıh vardı. Fıkıh dediğimiz şey İslami ilimler içerisinde İslam toplumunun zeminini düzenleyen ve “efâl-i mükellefîn” dediğimiz, yani hukuki kişiliği kazanmış, mükellef olan, sorumlu olan, bugünkü tabiriyle yapıp ettiklerinden sorumlu olan insanların bütün fiillerinin –buna kalbi fiiller de dahil- bütün fiillerinin meşruiyetini tespit eden bir ilimdir. Dolayısıyla hukuktan çok daha geniştir. Mesela bir fıkıh kitabını elinize aldığınız zaman o “Kitabu`t-tahare” diye başlar ki, bu da daraltılmış halidir. Yani Ebu Hanife`ye kadar fıkıh denince esaslı ve ince anlama, işin esprisini kavrama, dini maksadıyla, hedefiyle gayesiyle, dünyasıyla ve ahiretiyle iyice anlama demekti. Sonra Ebu Hanife fıkhı: “El fıkhu ma`rifetu`n-nefsi ma leha vema aleyha” diye tarif etti. Yani “insanın lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir” dedi. Oysa kişinin lehine ve aleyhine olan şeylerin içinde ahlak vardır, inanç vardır, kalbi fiiller vardır, ahiret inancı vardır. Sonra yavaş yavaş ilimler daraldıkça tanıma eklemeler yapıldı. Mesela Ebu Yusuf buna “amelen” kaydı eklemiştir. Yani fıkhı “amel bakımından lehine ve aleyhine olan” yani sadece yaptıklarında ettiklerinde lehine ve aleyhine olan veya bugünkü hukuk kavramına çevirirsek “sorumluluklarını ve haklarını bilmesi” demektir diye tarif etti. Ama o zamanlar mesela Ebu Hanife fıkıh deyince akideye yani Allah`ın varlığıyla birliğiyle sıfatlarıyla ilgili hususlara da girmiş. Kur`an-ı Kerim ile ilgili o zamanlar çok tartışılan bir mesele olarak “Kur`an-ı Kerim mahluk mudur, değil midir?” gibi tartışmalara kelam tartışmalarına da girmiş olan Ebu Hanife bunlara “El-Fıkhu`l-ekber” demiş yani en büyük fıkıh! En büyük fıkıh, yani akideyi sağlam tutmak esas mesele! O zaman öyle anlaşılmış; fakat sonra bu akide meselesini kelam üstlenince yani Kelam, “biz bu işi götürürüz, nasıl olacaksa öyle anlatırız” deyince bu defa fıkhın tarifine “amelen” kaydı koymuşlar.

Ardından toplumsal hayatta başka düşünce ve yönelimlerden dolayı farklı tanımlar da gündeme gelmiş.

Mesela “Tasavvuf” da kendisinin söyleyecek sözü bulunduğunu söylemiş. Tasavvufçular da “Mademki bu işin akide tarafı da var, ona “el fıkhu-l ekber” diyorsunuz, amel tarafı var, ona da fıkıh diyorsunuz, bir de bu işin kalp tarafı vardır. İnsanın kalbinin duygularını terbiye etmesi de var ki bu çok önemli bir şeydir. Hakikaten ben de son zamanlarda “Başarının manevi sebepleri” diye küçük bir risale yazmaya çalıştığımda gördüm ki, fiillerin kontrolünde asıl mesele kalp eğitimi imiş.

“Nefse ve onu biçimlendirene,

Sonra da ona kötülük ve takva kabiliyetini verene yemin olsun ki,

Nefsini temizleyip arındıran kurtulmuştur.

Onu kirletip gömen de ziyan etmiştir.” (Şems/7-10)

Allah buyuruyor ki, nefsin bir takım duyguları var, istekleri var, hasetlik var, fesatlık var, cimrilik var, korku var, öfke var ve daha bir sürü duygu… Tabii bunların da eğitimi gerekir. Yani bunları böyle serazad bırakırsak kendi başına bunlar alır başını giderler, zararlı hale gelebilirler. İnsanlar bu duyguları kontrol ettikleri zaman insani anlamda yücelip sevap alabilirken bu duyguları kendi başına bıraktıkları zaman günah kazanabilir. Hatta kendisini yer bitirir. Bu açıdan gördüm ki mesela toplumda başarılı olanların çoğu duygu eğitimini başaran insanlar, duygularını eğitebilen insanlardır. “Kim nefsinin `cimri ve bencil tutkularından` korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır.” (Haşr/9)

ALLAH diyor ki, ‘Nefsini, cimriliklerden koruyup kollayabilen adam kurtulmuş olandır.` Böyle olunca ehli tasavvuf da demişler ki, o zaman bu işin bir de “Fıkh-ı batın`ı” var, yani iç fıkhı, iç duyguların fıkhı… O zaman ne oldu bir “el fıkhu-l ekber” çıktı karşımıza, akideyi konu edinen, bir mutlak anlamında fıkıh çıktı, işte fiillerimizi konu edinen, bir de karşımıza duygu eğitimi olan “fıkh-ı batın” çıktı. Şimdi “fıkıh” kavramı bunların hepsini kapsıyor; ama “hukuk” dediğimiz zaman böyle değil. Hukukta ne var? Hukukta sadece uyulmadığı takdirde arkasında devletin yaptırımı olan ceza olan ya da mükâfat olan, yapmayana kulağından tutup yaptırılan kurallar var. Fıkhın da bu kuralları var. Yani alışverişinden muhakeme hukukuna kadar fıkıhta da bu var; fakat bu fıkhın hukuk kısmı sadece onun bir bölümü onun için biz fıkıh deyince fıkhın “İslam hukuku” diye çevrilmesinin doğru olmadığını söylüyoruz.

İslam hukuku ifadesi, modernleşme sürecinde, 1920`lerden sonra eğitim sistemini Batıdan aldığımızda, fakülteler kurulup doktoralar başlayınca kullanılmaya başlanmış. Fakültelerdeki fıkıh dersi o zaman Araplarda “Et-Teşriu`l-İslami” olarak adlandırılmış. Biz de “teşrii” yasama anlamına geldiği için fıkıh kavramını “İslam hukuku” diye çevirmişiz. İslam hukuku ifadesi o zaman devreye girmiş.

Tabii Batı model alınınca İslami ilimler de çok sayıda dallara bölünmüş. Mesela bugün ilahiyat fakültelerinde 20 civarında bilim dalı var. Tasavvuf, kelam, mezhepler tarihi, akide esasları, ibadet esasları, İslam hukuku, İslam tarihi, İslam felsefesi, İslam eğitim sosyolojisi ve benzeri çok sayıda dal ve ders ortaya çıkmıştır… Bunların bir kısmına Temel İslam Bilimleri deniyor. Fakülte öğrencisi hepsinden bir nebze görüyor; fakat akademik çalışma yapmaya başlayınca insanlar ya tasavvufçu oluyor ya kelamcı oluyor ya tefsirci oluyor ya hadisçi oluyor ya da İslam tarihçisi oluyor. İslam tarihi çalışanlar kendilerini artık sadece İslam tarihi kaynaklarına veriyorlar ondan sonra fıkıhtan, hadisten, tefsirden haberleri olmuyor. Alanı tasavvuf olan kendini sadece tasavvufa veriyor, sadece tasavvuf kaynaklarını okuyor, fıkıhtan haberi yok, tefsirden haberi yok, hadisten haberi yok! Böyle olunca farklı İslami anlayışlar ortaya çıkıyor. Modern eğitim sisteminden dolayı fıkıhçılar da böyle sadece fıkıh okuyorlar ya da sadece “usulü`l fıkıh” okuyorlar.

Usulü`l fıkıh üzerinde durmamız gerekir.

Usulü`l fıkıh dediğimiz ilim –bugün disiplin diyorlar- fıkhın usulü, asılları, esasları anlamına geldiği gibi aynı zamanda kaynakları demek. Fıkıh biraz önce söylediğimiz gibi meseleyi ince ve esprisiyle, hakikatiyle fizik ötesiyle anlamak demek. Peki, o zaman usulü`l fıkıh ne demek? Usulü`l fıkıh dendiğinde bugün İlahiyat fakültelerinde anlaşılan şey fıkıh ana bilim dalının bir alt bilim dalı, “usul bilim dalı”, sadece fıkha yarayan fıkhın bir disiplini olan bir ders olarak anlaşılıyor. Hâlbuki bizim tarihimizde, geçmişimizde “Usulü`l fıkıh” dendiğinde bütün İslami ilimlerin usulü, yani İslami ilimleri anlamanın esasları idi.

Neyi anlayacağız?

Din nedir? Din Allah`ın gönderdiği vahiydir, Kur`an-ı Kerim`dir, onu bize hatasız bir şekilde sunan sünnettir. Yani sünnet ondan ayrı bir kaynak değildir, ona bağlıdır, onun açıklamasıdır. İşte bunların doğru anlaşılması, zamana ve zemine göre doğru anlaşılması Fıkıh usulüyle olur.

Bir Müslüman hiçbir zaman Kur`an-ı Kerim ve onun doğru uygulaması olan sünnet çerçevesi dışına çıkamaz. Bulunduğunuz bir toplum var, bulunduğunuz bir zaman var, tarih kesiti var ve o tarih kesitinde siz olayları Kur`an-ı Kerim ve sünnet çerçevesinde değerlendireceksiniz. Yani şu olaylar yapılmalı şu olaylar yapılmamalı denecek, yanlışlar ve doğrular belirlenecek, farzın, vacibin, sünnetin, müstehabın ne olduğu ortaya konacak. Dolayısıyla fıkıh dediğiniz şey Kur`an-ı Kerim ve sünnetin bütününü tanımadır, ya da hayatı onlarla tanımadır. Bunun yolu da Usulü fıkıhtır.

Tekrar Usulü`l Fıkıh dediğimiz ilim dalına dönersek…

Kur`an-ı Kerim ve sünneti nasıl anlayacağız? Usulü`l fıkıh ile… Bir bilgi yöntemi olarak Usulü`l fıkhın karşılığı modern terminolojide ya epistemolojidir (bilgi felsefesi) ya da “hermonotik” dedikleri bir bilimdir, Batılıların anlam bilimidir. Bizim usulü`l fıkhımız onların tanımlarının çok üzerinde bir şeydir.

Şimdi eğer siz Usulü`l fıkıh bilmezseniz Kur`an-ı Kerimi tam kavrayamaz ve o zaman meseleyi anlamayabilirsiniz. Şeytan sizi bu yolla saptırabilir. Küçük bir örnekle gidelim: Resulullah Efendimiz Mescid-i Nebevi`de itikâfta iken hanımlarından birisi yiyeceğini, içeceğini getiriyor. O da onunla beraber çıkıyor gece karanlığında. Oradan sahabeden birisi geçiyor ve Resulullah`a selam veriyor. “Ve aleykum selam” diyor Efendimiz. “Yanımdaki zevcem Sevde`dir” diye ilave ediyor. Sahabe, “Aşk olsun, Ya Resûlullah yanınızda başka bir hanım var diye mi düşünecektim? Niye bunu söylüyorsun” diyor. Efendimiz buyuruyor: “Hiç belli olmaz. (İnneş şeytane yecri fi beni ademe mecre`ddem) Şeytan insanoğlunda kanın gittiği her yere gider kanla beraber dolaşır.” Beyne gider beyindeki bir takım fonksiyonları gıdıklar, yani çok fazla bir şey yapamaz ama vesvese verir. Rüyalarınızla oynayabilir. Mesela şeytan bakar ki bu adam bir şeyler biliyor, ona kolay kolay kötü şeyler yaptıramayacak, bunu iyi tarafa doğru kaydıralım oradan saptıralım, diye harekete geçer. Sağdan yanaşır, size bazı insanları haddinden fazla büyük göstermeye çalışır. Size birtakım bilgiler aktarır, siz kendinizi büyük görmeye başlarsınız. Ondan sonra yavaş yavaş yoldan çıkarsınız ve bunların şeytandan olduğunu anlamazsınız.

Bir hatıramı anlatayım.

Sakarya İlahiyatta iken bir öğrencimiz ziyaretime geldi, bir yerde öğretmenlik yapıyormuş. Geldi elime sarıldı, öpmek istedi engel oldum. Garip laflar etmeye başladı. “Hocam kendinizi saklamayın” dedi. “Ben sizin makamınızı gördüm. Benim gördüklerim bana yeterli.” Bende bir şey yok, ben bunu biliyorum. Biraz konuşturunca anladım ki, şeytan zaaflarını tespit edip arkadaşı kötü duruma düşürmüş, kafayı yemiş. Şeytan onu Faruk Beşer`le yoldan çıkarma çabasına girmiş. Benim için büyük adam diye ona vesvese vermiş. Bu arada şeytan bana da yanaşıyor, nefsimi okşuyor. Acaba gerçekten bendi bir şeyler var mı, diye düşünüyorsun. Ama ne olduğumuzu hamdolsun biliyoruz.

Şeytan böyle numaralar çeker. İşte ‘Fıkhın usulü, metodu` dediğimiz “Usulü`l fıkıh”ı öğrenmezseniz o zaman, mesela tasavvuf batıniliğe kayar. Eğer ilim anlayışınızda bir yanlışlık varsa bu sizin fıkıh denen ilmi ya da diğer ilimleri usulü`l fıkıh çerçevesinde öğrenmemenizden kaynaklanır.

Felsefeci arkadaşlar yanlış anlamasın, felsefeden örnek vereyim: Felsefecilerden imanı kavi kardeşlerimiz vardır; fakat bunların bir kısmı Kur`an-ı Kerim`in meselelere yaklaşımından, usulü`l fıkıhtan haberi olmayabilir. Felsefeden yola çıkarak kafasında hayali bir İslam kurar, aklı esas alarak bir İslam kurar. Tabii siz bu şekilde tuğlaları üst üste koyduğunuz zaman günün birinde alttaki çürük bir tuğlayı çektiğinizde yıkılır, fark etmezsiniz. Değerlendirmelerinizi Usulü`l fıkh çerçevesinde oturtmazsanız o zaman felsefeden İslam`a gidersiniz ve yapınız sağlam olmaz. Aynı şekilde kelamcılar, aynı şekilde tefsirciler, aynı şekilde hadisçiler, aynı şekilde fıkıhçılar; eğer bunlar hepsini kuşatan bir usulü`l fıkıh yani fıkıh usulü diye ortak bir noktadan hareket etmezlerse o zaman yoldan çıkmaları kaçınılmaz olur.

Usulü`l fıkıh tarih boyunca İslam ilimlerinin yegâne usulü olmuştur. Modernleşme dönemine kadar bizim ilim tarihimizde usulü`l fıkıhtan başka “usül” kelimesi yoktu. Tefsir usulü yoktur, hadis usulü yoktur veya diğer ilimlerin usulü yoktur. Bunların çoğu modernleşme ile ortaya çıktı. Yani bu ilimler bir bakıma demek istediler ki, fıkıh kendine ayrı bir cumhuriyet kurduysa bizim cumhuriyetimiz ondan farklıdır, bizim de usulümüz vardır diye bu defa usulü`t-tefsir dediler. Hâlbuki usulü`t tefsirde anlatılanların bir kısmı zaten usulü`l fıkhın konularıdır bir kısmı da usül değildir, ulûmdur. Onun için eskiden ulumu`t-tefsir vardı, ulumu`l hadis vardı, usulü`l hadis yoktu. Bizim âlimlerimiz modernleşmeye kadar ulumu`l hadis yazdılar, ulumu`t-tefsir yazdılar. Usulü`l fıkh dediğimiz şey bütün bu ilimleri kuşatan ilimlerin hepsine usullük yapan bir ilimdir ve ne yazık ki bugün fakültelerimizde bu sadece fıkıh dalına ait olarak bilinir.

Prof. Dr. Faruk BEŞER | İnzar Dergisi | Ocak 2018 | 160. Sayı


 
15-01-2018 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.