İslam’a Davette Alaycıları Aşabilmek

Abdulkadir Turan
Modern çağı diğer çağlardan ayıran en önemli özelliklerden biri, bu çağın aktörlerinin eski çağları bilmeleri ve o çağların deneyimlerinden yararlanarak tutum belirlemeleridir. Bu yönüyle modern çağın İslam düşmanı, en tecrübeli düşmandır.
Modern çağı diğer çağlardan ayıran en önemli özelliklerden biri, bu çağın aktörlerinin eski çağları bilmeleri ve o çağların deneyimlerinden yararlanarak tutum belirlemeleridir. Bu yönüyle modern çağın İslam düşmanı, en tecrübeli düşmandır.

Bir inanca karşı üç savaş türü vardır: Fiili savaş, fikir savaşı ve psikolojik (ruhî) savaş. Fiilî savaş silahla yapılır. Fikir savaşı akıl ve delille. Psikolojik savaş ise tarifi zor bir yıldırma biçimidir. Bileğine güvenmeyen, düşüncenin etkisini yetersiz gören düşman, bu yıldırma yoluna başvurur. Hedef, güçten korkmayan, düşünsel donanımı alt edilemeyen, inancı sarsılamayan davetçiyi ruhen çökerterek bıktırmaktır.

Modern çağın tecrübeli düşmanı, tarihte İslam davetinin önündeki en etkili engel olarak psikolojik savaşı bulmuş olacak ki bu çağda İslam davetçisinin karşısına en çok psikolojik savaşla çıkmıştır.

Alaya almak, psikolojik savaşın en yaygın biçimlerinden biridir. Alaya almak, başkasının davranışlarını değersiz göstermek için onu küçük düşürmeye çalışmaktır.

Psikolojik bir savaşın içinde yer alarak alaya alan kişinin iki hedefi vardır. İlki davet edilene yöneliktir:

Alaycı, alaya aldığı kişiyi güldürme konusu yapıp gülünç duruma düşürerek çevrenin, ona ve onun düşüncelerine saygı duymasını engellemeye çalışır. Davetçiyi davet edilen nezdinde sözü dinlenecek olan kişiler listesinden çıkarır. Bu mümkün değilse, davet edilenin davetçiyle iletişimini bozar. Davet edilen, davetçiyi dinler ama onu ciddiye almaz; onun sözünü üzerinde düşünülmeye değer sözler arasında görmez.

İkincisi ise davetçiye yöneliktir: Mukaddes bir iş yapıyor olmak davetçiyi yüceltir. Davetçi, davette bulundukça kendisine olan saygısı artar ve daha özgüvenle konuşur. Alay ise inciticidir. Davetçinin yaptığı hizmetten dolayı içinde oluşan kendisine saygı eğilimine zarar verir. Davetçinin iç dünyasını çökertir. Korkusuz davetçi… İlmî donanımıyla güçlü bir düşünce dünyasına sahip olan davetçi… Canından vazgeçen davetçi… Fikirle, delille asla yenilemeyen davetçi… Alayla yüz yüze kaldığında sarsılabilir. Belki bu hikmetle yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de Peygamberini (S. A. V.) alay konusunda sürekli bilgilendiriyor, teselli ediyor:

"Daha önceki milletlere de nice peygamberler göndermiştik. Onlar kendilerine gelen her peygamberi mutlaka alaya alırlardı." (Zuhruf, 43/6-7)

“(Ey Muhammed!) Senden önceki birçok peygamberler de alaya alınmıştı. Fakat bu alaycılar, alay konusu yaptıkları gerçek tarafından kıskıvrak kuşatılıverdiler.

Onlara de ki: Dünyayı geziniz de peygamberleri yalanlayanların sonu nice oldu, görünüz?” (Enam 10, 11)

"Nuh gemiyi yapıyor, kavminden ileri gelenler ise, yanına her uğradıkça onunla alay ediyorlardı. Dedi ki: Eğer bizimle alay ediyorsanız, iyi bilin ki siz nasıl alay ediyorsanız, biz de sizinle alay edeceğiz! Kendisini rezil edecek azabın kime geleceğini ve sürekli bir azabın kimin başına ineceğini yakında bileceksiniz." (Hûd, 11/38-39)

"Kavminin cevabı: Onları(Lût`u ve taraftarlarını) memleketinizden çıkarın; çünkü onlar fazla temizlenen insanlarmış! demelerinden başka bir şey olmadı." (Araf, 7/82; Neml, 56)

Mekke müşrikleri de alayın bütün türleri ile Hz. Rasulullah`la (S.A.V.) alay ediyorlardı.

Allahu Teâlâ onlardan söz ederken şöyle buyurur:

"Seni gördükleri zaman: Bu mu Allah`ın peygamber olarak gönderdiği diyerek hep seni alaya alıyorlar. Şayet tanrılarımıza inanmakta sebat göstermeseydik, gerçekten bizi neredeyse tanrılarımızdan saptıracaktı, diyorlar. Azabı gördükleri zaman, asıl kimin yolunun sapık olduğunu bilecekler." (Furkan, 25/41-42)

Kur’an-ı Kerim, bu ayet-i kerimelerle hem daha önceki peygamberlerin (as) yaşadıklarını aktarıyor hem Hatemül Enbiya’nın (S.A.V.) yaşadıklarını anıyor. Daha önce yaşananla o gün yaşanan arasındaki ilgiyi teşhir ederek alayın daveti engelleme önünde kadim bir araç olduğunu beyan ediyor.

Alay, bazen o kadar yıpratıcı olur ki insan kardeşinin katilini affedebilir ama alaycıyı affedemez; katilin yaptığını unutabilir ama alaycının sözünü unutamaz.

Rasulullah’ın (S.A.V.) Mekke’nin Fethi’nde aftan istisna tuttuklarına bakalım, onlar Müslümanların katilleri miydi? Katle sebep olanlar affolmasaydı Hz. Halid bin Velid hiç affolur muydu? Uhud’da şehid olanların katline sebep olan o değil miydi? Ve Mekke’nin fethinde o Rasulullah’ın (S.A.V.) bir komutanı değil miydi?

Uhud’da katle sebep olan Halid bin Velid, İslam ordusuna komutan oldu ama Haris b. Tulatıla, Huveyris b. Nukayzi gibi alaycı müşrikler, hatta Sare, Ümmü Sa’d, Erneb gibi alaycı müşrikeler affedilmedi.

MECZUP OLMAYI GÖZE ALMAK

Yakın bir tarihe kadar İslamî bir hassasiyetten dolayı gözaltına alınan, hapse atılan pek çok fert “meczup” diye kayda geçirilerek salıverilirdi.

Bilmeyenler, çoğu zaman bunu hâkimin iyi niyetine, suçsuz bir insana acıyacak kadar vicdanlı olmasına, onun kendisine de mahkeme edilen kişiye de zarar vermeyecek bir yolu bulma zekiliğine bağlardı. Oysa bu, bir “şahsiyetsizleştirme” yöntemiydi, bir tür “Ey millet! Bu, sözü dinlenecek bir adam değil” ilanıydı. Bu ilan öylesine etkili oldu ki bugün bile İslam için sıkıntı yaşayanlara istihza ile bakılabiliyor.

Modern dönemde din alaya alındı, dindar olmak bir tür akıl dışı hâl sayıldı, dindar olanın aklından şüphe edilecek bir ortam oluşturuldu. Alaya alınma endişesi, İslam’dan söz etmenin önüne büyük bir bariyer olarak kondu.

Bu çağda davetçi olmak, bu alay bariyerini aşabilmektir, “meczup” kabul edilmeyi göze almaktır. Davetçi, bir davadan söz ettiği için “dava adamı” olarak bilinmek ister. Ona karşı olanlar, onu bir “meczup” olarak görmek ve tanıtmak ister.

Bu ikisi arasındaki farkın büyüklüğü davetçiyi yıpratır. Bunun karşısında üç yol vardır:

1. Susmak.

2. Özgüven yoksunluğu içinde konuşmak.

3. Alaycılara aldırış etmeden yola devam etmek.

İlk ikisi şeytan ve dostlarının, davetçiden istediğidir. Üçüncüsü ise peygamberlerin yoludur. Peygamberler ve onların yolundan gidenler, susmayı, özgüven yoksunluğu içinde konuşmayı değil, alaya alınmaya karşı sabrederek alaycılara rağmen davetlerini sürdürmeyi tercih ederler. Davetçi bu yola girmişse yüce Allah (cc), ona yardım eder, onu kendi rızasına kavuşturur, alay edicileri ise yaptıklarından dolayı cezalandırır.

ALAY KARŞISINDA SABIR

“And olsun senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti ve ben, o küfredenlere bir süre vermiştim. Sonra da onları yakalayıverdim. İşte bakın, azabım nasıl oldu?” (Ra’d Sûresi/32)
Alay, düşmanın elindeki bir savaş yöntemidir. Bu savaşa karşı koymayan, bu savaşa karşı Allah’a tevekkül edip sabretmeyen daveti sürdüremez. Davetçi olmaya niyetlenen kişinin, alaya karşı sabırlı olmaya da niyetlenmesi gerekir. Her peygamber alaya alınmıştır, onların yolundan giden her da’vetçi de alaya alınır. Bundan kaçış yoktur.

Alaycıların hedefi,

-Da’vetçinin kendisine olan güvenini kırmak,

-Da’vetçinin davasını insanların gözünden düşürmek,

-Da’vetçiyi toplumun gözünden düşürmektir.

Alaya karşı sabırlı olmak, davetçinin kendisine olan güvenini koruması ve da’vet etkinliğini sürdürmesidir. Bununla birlikte alaycılara mümkün olduğunca karşılık vermemesi, onlarla uğraşırken davetinden kalmamaya özen göstermesidir.

Kur’an-ı Kerim’de, peygamberlere yönelik fiziki eziyetten çok “alay” üzerinde durulmuştur.

“Onlar kendilerine gelen her peygamberi hemen alaya alıyorlardı.” (Hicr Sûresi/11)

“Yazıklar olsun o kullara ki ne zaman kendilerine bir peygamber gelse, muhakkak onunla alay ediyorlardı.” (Yasin Sûresi/30)

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem), en üstün insandır, eşrefi mahlûkatın en şereflisidir. Ama O da alaya alındı.

“Kâfirler seni (Resulullah’ı) gördükleri zaman seni alaya almadan başka bir şey yapamazlar.” (Enbiya Sûresi/36)

“Seni gördükleri zaman “Allah’ın gönderdiği elçi bu mu? (der) Hep seni alaya alıyorlar.” (Furkan Sûresi/41)

Alay, Resulullah’a karşı o kadar çok kullanıldı ki siyer kitaplarında “Alay Dönemi” ve “Alaycılar” diye başlı başına bölümler vardır.

İbn-i İshak diyor ki, Resulullah kendi kavmi tarafından yalanlanmasına ve alaya alınmasına rağmen onlara nasihat ediyor; Allah’ın emirlerini onlara duyurma konusunda sabrediyordu.” (İbn-i Hişam)

“Küçük düşürmek”, insanın nefsine ağır gelir; da’vetin düşmanları bunu bilirler. Onun çok önem verdiği sözü önemsiz gösterirler. O, değerli bir şahsiyet iken onu değersiz konuma düşürmek isterler.

Da’vetçi, insanları cennete götürmek isterken insanlar ona hakaret eder. Davetçi insanların iyiliğe kavuşmasını isterken insanlar, onu rencide ederler.

Bu, zıt iki durumdur; zıtlıkları taşımak kolay değildir, sabır ister.

Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sabretti, bugünün İslam davetçisi de sabreder. Rabbimiz, bu sabrın nasıl gösterileceğini de öğretmiştir:

“Artık sana emrolunanı açıkça söyle, puta tapanlara aldırış etme.

Seninle alay edenlere karşı şüphesiz biz sana yeteriz.

Onlar, Allah’a şirk koşanlardır. Yakında (kimin doğru olduğunu) öğreneceklerdir.

And olsun ki, onların söyledikleri şeylerden senin canının sıkıldığını biliyoruz.

Sen, Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol. Ve ölünceye kadar Rabbine ibadet et.” (Hicr Sûresi/94-99)

Davetçi, bunu başarmışsa daveti eninde sonunda amacına ulaşır.

Abdulkadir Turan / İnzar Dergisi – Haziran 2015 (129. Sayı)
 


 
06-06-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.