İslâm Toplumlarının Temel Sorunları ve Kurumsallaşma Üzerine Düşünceler

Siracettin Aslan

“İslâm toplumları” ifadesi, temsiliyyet bakımından ve ilmî açıdan kurumsal bir yapının olmayışına bağlı olarak “İslâm dünyası” kavramsallaştırmasına tercih edilmemiştir. Çünkü İslâm Dünyası terimi, İslâm dünyagörüşü bağlamında kurumsal yapıların kendindekinin hayat bulduğu coğrafi anlam bütünlüğüne mukabil gelir.
Kurumsallaşma, zaman ve mekânın cevval düşünsel yaklaşımları ve teknik ilerlemeleri göz ardı edilmeksizin insanın dâhil olduğu bütün alanlarda nazariyelerin geliştirilmesi bakımından sistematik bir yapıya tekabül eder. Bu sistematik yapı, aynı zamanda fikri geleneğin uhrevî ve dünyevî önceliklerin sacayaklarının anlam muhtevasını da kendinde barındırır. Bu bakımdan kurumsallaşmasını tamamlayan veya devam ettiren bir toplum ya da medeniyet, fikriyat ve maddiyat gibi hususlarda zaman ve mekânın güdümünde hareket etmez, aksine sürekli günceliğini koruyarak bireylerin iktisadî, siyasî ve zihnî beklentilerinin karşılanması konusunda özgün bağlamlar oluşturabilir. Bu minvalde İslâm toplumları (1) ,  yaklaşık 2–3 asırdan bugüne, Hz. Peygamber tarafından Mekke’de temelleri atılan ve Medine’de Suffa mektebi ile birlikte teşekkülünü tamamlayan ve daha sonrasında dört halife ve ilmî alanda Abbasiler dönemi ile geliştirilen kurumsallaşma modelini çağın bilgi birikimiyle ilişkili olarak devam ettiremediler, yeni formatlara dönüştüremediler. Bu durumun tahlili, tarihsel ve sosyolojik liyakat bakımından ehliyetimizi aşmakla birlikte bu makalenin konusunu teşkil etmediğini söylemeliyim. Burada gaye, günümüz İslâm toplumlarındaki bir takım sorunlara karınca kararınca dikkatleri çekmektir.

Çağdaş Müslüman toplumların tecrübe ettiği hâlihazırdaki sorunların temelinde, İslâm dünyagörüşü havzasalında inşa edilen kurumsallaşmış bir fikrî merciî/kurumsal yapının olmayışı müsebbip olarak gösterilebilir. Burada kurumsallaşma, Katoliklik, Protestanlık ve Ortodoks gibi mezheplerin mevcut pasif pozisyonları şeklinde anlaşılmamalıdır. Kurumsallaşma denilince, dünyagörüşü temelinde siyaset, iktisat, eğitim gibi alanların organizasyonunu teşkil etmesi ve bir bakıma tespihin imamesi olması bakımından bütünsel bir yapıyı kastetmekteyiz. Buradan hareketle İslâm toplumları, tarihsel süreç ve dinamikler itibariyle kurumsal bir yapı, kimlik, düşünce, gelenek, siyaset, iktisat, eğitim, bilgi, bilim, teknoloji, ahlâk, sanat, varlık vs. alanlarda cevvaliyet arz etmesi bakımından özgün nazariyeler inşa edemediği izahtan varestedir. Öyle ki bunların bir neticesi olarak İslâm toplumları, zihnî keşmekeşler ve buna bağlı olarak da bilgisel cehalete sahipliği yapar duruma gelmiş, üreten değil eşyayı, hazır paketleri ve birbirlerini tüketen bir konuma gelmiştir. Kuşkusuz bu durum, önemle İslâm’ın aslında değil, İslâm’a karşın akılcılığın, atomik mefkûrenin ve fiziğin savaşını harici ellerle veren dâhili unsurlardan kaynaklandığı rahatlıkla söylenebilir. Diğer taraftan da bu savaşı verenlere karşı duran, mücadele eden, kaostan kozmosa geçişi vazeden ve insanın dâhil olduğu bütün alanlarda İslâm’ı bir hayat modeli olarak gören Müslümanlar da, İslâm dünyagörüşü temelinde küresel ölçekte otantik ilkeler ve yaklaşımlar geliştirememelerinden kaynaklı bu sorunun bir parçasıdır.   

Hassan el-Benna, Mısır özelinde İslâm toplumlarının sorunlarına ilişkin olarak on konuya dikkatleri çeker: emperyalizm, şahsî, siyasî ve mezhebi ihtilaflar, faiz, batılılarla işbirliği, batı taklitçiliği, beşerî kanunlar, fikrî anarşi ve inkârcılık, her şeyi mubah görme ve şehevi arzular, ahlâkî çöküş, önderliğin zayıflığı ve ilmî programdan yoksunluk. El-Benna’nın tespit ettiği sorunları günümüz meseleleri ışığında tahlil edildiğinde, İslâm toplumlarındaki temel sorunların kapsam ve anlam muhtevaları itibariyle şöyle sıralanabilir:

•    Kurumsallaşma/Dünyagörüşü sorunu
•    Bilgisel cehaletin netice verdiği zihnî keşmekeşlik
•    İktisat, sanat, eğitim ve kültür vs. alanlarındaki özgünlük sorunu
•     Gelenek/tarihsel hafıza, şimdi ve geleceğe ilişkin hayat ve dünya tasavvurundaki sorunlar
•    Mezhep ve meşrep taassubu ile Ümmet olma şuurundaki sorunlar
•    Asabiyet sorunu
•    Lider ya da siyasal erk sorunu
•    Emperyalist sistem
•    Bilim, teknik ve beraberinde düşüncenin ithali

İslâm toplamlarının, umumun lisanîyle eğitimden bilime, gelenekten geleceğe, iktisattan siyasete, fikirden eyleme uzayan dünyalar kadar sorunu vardır. Eğitim alanında insanın hayat görüşü ve dünya kavrayışını şekillendirecek özgün sistemler geliştirilmediğinden dolayı bilim alanında keşif ve icatlar, çağdaş batının ileri sürdüğü bilimsel nazariyeleri neredeyse 2–3 asrı gerisindedir. Öyle ki bu tutum, özgün ve haliyle nitelikli ve nicelikli bilimsel yaklaşımlar sergilenmekten ziyade batının geride bıraktığı ve ürettiği birikimin ithal edilmesi dolayımında sürdüre gelmektedir. Böylece İslâm toplumları, “gelenek/tarihsel hafıza”, “şimdilik” ve “gelecek” arasında cereyan eden bilgisel cehalet ve zihnî keşmekeşlik bakımından bir hengâmeyi andırmaktadır. Bu hengâme, yeraltı ve üstü zenginlik kaynakları bakımından önemli rezervlerin işlenerek tüketime hazır hale getirilmesi konusunda geliştirilecek üretim-tüketim tasavvurunun ve bilimsel aktivitelerin önünü tıkamıştır. Bunun sebepleri arasında, hayat görüşü ve dünya tasavvuruna bağlı bilgisel bir bağlam dâhilinde özgün projelerin ve nazariyelerin üretilemeyişi başta olmak üzere hâlihazırdaki siyasal modeller, iktidarlar ve ithal fikir paketleri sorun olarak zikredilebilir. Frenk asabiyeti, neo-liberal ekonomi modeller gibi ithal nazarî paketler ve emperyal emeller, ümmeti dar bir alana hapsederek birbirine yabancılaştırmasına neden olmuştur. Bu itibarla tarih, sanat ve kültür gibi alanlara ilişkin Endülüs ve Balkanlarda meydana gelen netice, bugün genel bir İslâm coğrafyasına yayılma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Nitekim hâlihazırda İslâm coğrafyalarında işgal, sömürü, yabancılaşma, çatışma ve siyasal kaotik manzaraları bunun bir göstergesi olarak görülebilir.

Bugün insanlığın muhatap olduğu sorunlar, kendilik bilinci, ontolojik güvenlik ve özgürlük konularıyla bağlantılı olarak genelde bütün doğu toplumları ve özelde ise İslâm ümmeti için ciddi bir tehdit olarak karşımızda durmakta ve bunları seyri nazar etmekteyiz. Mevcut sorunlar karşısında Müslümanlar, tevhidî düşüncenin gereği olarak bigâne kalması kesinlikle düşünülemez. Sorunlara karşı sorular geliştirmelidir. Soruları bilgisel bir bağlam dâhilinde temellendirme yolunu seçmelidir. Ancak sorunlara karşı özgün bir duruş sergilenebilmenin evvelinde zaman ve mekânın ruhunun İslâm dünyagörüşü içerisinde dönüştürülmesi lazım gelir. Bu demektir ki Müslümanlar, İslâm’ı değil kendilerini dönüştürmelerinin gerekirliği ortaya çıkar. Yani dinî otoriteler/ulema sınıfı, -ki şu anda cevval konuma sahip oldukları söylenemez- İslâm’ı değil bilim adamlarıyla işbirliği İslâm temel esaslarından hareketle kendi kurumsal yapısını çağın ruhuna uygun olarak dönüştürmeye çalışmalıdırlar. Böylece ortak bir payda da buluşarak genel bir otorite/kurum inşa edilebilir. Ancak bu inşa, Protestanların insanlığın ve paradigmanın tarihî gelişim süreci dolayımında İncil’in ana dinamiklerine ilişkin yaptıkları yorumlar şeklinde değil, İslâm’ın kırmızıçizgilerinin korunarak yapılması önemlidir. Aksi takdirde Hıristiyan mefkûresinde değişim ve dönüşüme ilişkin yaşanılan tecrübenin aynısı, kahir ekseriyette kabul edilen “aynı sebepler aynı neticeler doğurur” ilkesi gereğince çağdaş İslâm mefkûresinde de hâsıl olabilir.

Öyle bir kurum inşa edilmelidir ki bu, başta Müslümanlar olmak üzere bütün bir insanlık için gelecek vaat etmelidir. Bu kurum, bilgisel-zihnî keşmekeşlerin ortadan kaldırılması, ekolojik dengenin korunması, bireyi ve toplumu ilgilendiren siyaset ve iktisat modellerinin geliştirilmesine imkân sunmalı ve diğer konularda kozmik nizam çerçevesinde insana bir tasavvur kazandırmalıdır. Bütün Müslümanlar için bağlayıcı kararlar alınması hususunda bir yetkiye sahip olmalıdır. Bunun nasıl inşa edilebilirliği hususuna gelince, ümmetin mevcut bilge ve siyasal sınıfının tertip edeceği ilmî toplantıların çıktıları burada bir çerçeve sunabilir. Günümüz İslâm ümmetinin, çölde su arayanın misali gibi ortak bir müessesenin inşasına önemle ve şiddetle ihtiyacı vardır. Çünkü bugün İslâm toplumlarında bütün yönleriyle yaşanılan kaotik ortamın en önemli nedeni, Müslümanların sorunları hakkında ilhamını aşkından alan içkin bir karar ve uygulama merciinin olmayışıdır. Bu bakımdan hâlihazırdaki sorunların bilgisel bir düzlemde tahlil ve teşhisinin yapılarak reçetelerin sunulabilirliği; ulema sınıfı ve bilim cemaatinin ortak akıl/İslâm’ın esasları etrafında yeni bir bilgelik modelinin inşa etmesi ve bu şekilde bilgelerin bağlayıcılığı olabilecek bir kurumsal yapının inşası ile mümkün olabilir. Ancak bu kurum, bizce dinî bir merciî ya da mahiyet bildirmekten ziyade aşkın ve içkin arayışlarının cemî üzerine teşekkül olunmuş bir muhtevaya sahip olmalıdır. Başka bir ifadeyle kurumsallık, fizik ve metafizik arayışların bilgisel bir bağlam dâhilinde temellendirilmesi hususundaki bağlamın kurucu unsuru olarak görülmelidir. Aksi takdirde Katolik’ten öteye geçemeyeceğinden ötürü, özgün bir yapıyı ve beklentiyi de karşılamayacaktır.

Makaleyi sonlandırmadan önce başka bir hususa daha dikkat çekmekten fayda mülahaza ediyorum. Batı düşüncesi/paradigması, evren ve topluma ilişkin kozmik nizam/ilâhî adaleti dışlamasından kaynaklı olarak iflasın eşiğindedir. Bu bakımdan batının bilgi ve bilimden aldığı maddî ve fikrî destekle asimilasyon, alinasyon, sömürü ve işgal eylemlerinin sona ereceği tarihsel bir hakikattir. Bu nedenle dünyaya hükmeden paradigma, paradigmaların tarihî gelişim süreci açısından el-değiştirmesi kaçınılmaz olduğu da esas alındığından, bilinen tarih açısından medeniyetlere ve bilimin doğduğu coğrafyalara tekrardan dönüşüne imkân sağlanması için kurumsal düzeyde kültürel ve düşünsel havsalanın oluşturulması elzemdir, ve hatta hayatidir. Kurumsal düzeyde bir paradigma ya da zihniyet inşasının, matematiksel uzayda değil, küresel vetirede bir karşılığının olabilmesi için varolandan daha güçlü bir iddia ile ortaya çıkılmalı ve iddianın yöntem, nazariye ve düzenli bir bilgi birikimi ile temellendirilmesi gerekir. Fakat Müslümanlar, İslâm dünyagörüşü havsalasında bilimsel/ilmî çalışmayı bir huy, marifeti de maddî ve manevî bir kazanım olarak görmedikçe/değerlendirmedikçe kurumsal bir yapıyı inşa edemeyeceği gibi çağdaş paradigmaya meydan okuyamayacağı da nazarî bir hakikattir.

(1) “İslâm toplumları” ifadesi,  temsiliyyet bakımından ve ilmî açıdan kurumsal bir yapının olmayışına bağlı olarak “İslâm dünyası” kavramsallaştırmasına tercih edilmemiştir. Çünkü İslâm Dünyası terimi,  İslâm dünyagörüşü bağlamında kurumsal yapıların kendindekinin hayat bulduğu coğrafi anlam bütünlüğüne mukabil gelir. 

Sena Aslan & Siracettin Aslan / İnzar Dergisi – Ağustos (131. Sayı)

 
21-08-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.