İslam Tarihinde Mescitler ve Buna İlişkin Görevlerimiz

Mehmet Şenlik
Mescit; sözlükte namaz için kullanılan, secde edilen yer demektir. Şeriatta ise, aşırı saygı göstermek, alnını yere koymak, baş eğmek, eğilmek anlamlarına gelen "sücut" mastarından ismi mekândır.
Mescit; sözlükte namaz için kullanılan, secde edilen yer demektir. Şeriatta ise, aşırı saygı göstermek, alnını yere koymak, baş eğmek, eğilmek anlamlarına gelen "sücut" mastarından ismi mekândır. Çoğulu Mesacittir. Mescitlerin büyüğüne "cami" denir. Cami; toplayan veya toplayıcı demektir. Beş vakit namazda cuma ve bayram namazlarında müminleri bir araya topladığı için bu ismi almıştır. Anadolu`da, daha çok ibadethanelerin büyük yapıda olanları için, "Cami" küçüklerine ise "mescit" adı kullanılır.

Yeryüzünde kurulan ilk mescit Mekke`de olan Kâbe-i Muazzama`dır. Allahu Teâlâ, bununla alakalı şöyle buyurur: "İnsanlar için yeryüzünde kurulan ilk ev Mekke`de bulunan mübarek ve âlemler için bir hidayet kaynağı olan Kâbe`dir." (Ali İmran, 96)

Ebu Zer El Gıffari`den (r.a) rivayet edilen bir hadis-i şerifte şöyle denilmektedir: Resulullah sallallahu aleyhi veselleme, yeryüzünde ilk olarak hangi mescidin inşa edildiğini sordum. Cevap olarak; "Mescid-i Haramdır" buyurdu. Bundan sonra hangisi dedim, "Mescid-i Aksa" buyurdu. İkisinin inşası arasında ne kadar süre bulunduğunu sordum. "Kırk yıl" cevabını verdi. Bundan sonra da, Allah`ın resulü şöyle buyurdu." (Buhari, Müslim)

Kâbe-i Muazzama’nın ilk olarak Âdem aleyhisselam tarafından inşa edildiği, İbrahim aleyhisselam ile oğlu İsmail aleyhisselam tarafından aynı temeller üzerine yeniden bina edildiği rivayet edilmiştir. Kâbe ve Mescid-i Aksa`nın inşası arasında bin yıllık bir süre farkının bulunduğu da gelen rivayetler arasındadır. Bunu dikkate aldığımızda, Mescid-i Aksa’nın da Süleyman aleyhisselam tarafından ikinci kez inşa edilmiş olması muhtemeldir (Sahihi Buhari Muhtasarı Tecridi Sarih)

Allah`ın peygamberi üç mescidi ziyaret ve orada ibadet için yolculuk yapılabileceğini belirtmiştir: "Ancak şu üç mescit için yolculuk yapılabilir: Mescid-i Haram, benim şu mescidim (Mescidi Nebevi) ve Mescid-i Aksa." (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi).

İslam`ın çıkışı sırasında Kâbe putlarla doldurulmuş bir halde, Kureyş müşriklerinin ziyaret yeriydi. Mekke döneminde Müslümanlar, önceleri Erkam b. Ebil-Erkam`ın evinde toplantılarını gizlice yaparlardı. Hz. Ömer`in İslam`a girmesiyle kendilerini açığa vurdular ve ilk olarak topluca Kâbe`ye kadar yürüyerek burada açıktan ibadetlerini yaptılar.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem, Mekke`de olduğu müddetçe çoğunlukla namazlarını Beytullah`ın yanında, Yemen köşesi ile Hacerü’l-Esved arasında kılmaktaydı. Zira O, peygamberlikten önce de, Kâbe`ye saygı göstermekte, onu kutsal tanımakta, fırsat buldukça ziyaret edip, Hacerü’l-Esved`i istilam etmekteydi.

Mekke`de ilk Müslüman cemaatin, özel bir ibadet yerleri yoktu. Bazen Mekke sokaklarında, bazen de Mekke`nin dışına çıkar, vadilerde ancak namaz kılabilirlerdi. Bazen de cemaat halinde namaz kılabilmek için varoşlarda bir evde toplanırlardı. Çoğunlukla bu ev, ilk Müslümanlardan Erkam`ın evi olurdu.

Bazı Müslümanlar da Kâbe dışında evlerine bitişik kendilerine özel mescitler yapmıştı. İşte bu anlamda ilk mescit, Ammar bin Yasir tarafından yapılmıştır. Ammar bin Yasir, Müşriklerin bitmez-tükenmez eziyetlerine dayanamadığı ve ibadetini Kâbe`de rahat yapamadığı için evinin bir tarafını mescit yapmıştır. (Buhari).

Yine Hz. Ebu Bekir (r.a.), Mekke`de iken yaptırdığı mescit, İslam`ın ikinci mescidi olarak tarihe geçer. O, Mekke`de iken, evinin avlusunda özel bir mescit yapmıştı. Kureyşliler, onu görecek olan kadınların ve çocukların heyecana kapılıp yoldan çıkacakları endişesiyle itiraz etmiş ve bu şekil söz konusu mescitte açıkça namaz kılmasını yasaklamıştı. (Buhari Müslim)

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem, Medine`ye hicret ederken Kûba`da birkaç hafta kaldığı sırada bir mescit inşasına başladı. Bu hususta şu ayet-i kerime nazil oldu: "İlk gününden itibaren Allah`a karşı gelmekten sakınmak için kurulan mescitte bulunman daha uygundur" (Tevbe: 108)

İşte bu mescit, İslam tarihinde kurulan dördüncü mescit olarak bilinir: Beşinci mescit ise, Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin, Medine`ye vardıktan sonra yaptığı mescittir. Allah`ın Resulü sallallahu aleyhi vesellem, Medine`ye girince devesini salıverir. Devesi, nerede durursa orada misafir olacağını belirtir. Deve, Medine sokaklarında döner dolaşır nihayet bugün Mescid-i Nebevi`nin bulunduğu yerde çöker. Bunun üzerine Allah`ın Resulü sallallahu aleyhi vesellem, o zaman henüz boş bir arazi olan bu yeri satın alır ve Medine`deki ilk işi mescit inşa etmek olur.

İşte o zamandan beri bu mescit, Medine`deki Mescid-i Nebevi olarak bilinegelmiştir. Allah`ın Resulü sallallahu aleyhi vesellem, çoğunlukla vaktini bu mescitte geçirir ve orada ashabına ilim irfan öğretir, hem dinleri, hem de dünyaları hakkında onları aydınlatırdı. Caminin belli bir bölümü "Suffa" denilen yerde eğitim ve öğretim faaliyetleri yürütüldüğü gibi, askeri karargâh olarak da kullanılırdı. Nitekim burada yatılı olarak kalan bekâr Müslümanlar aynı zamanda Rasulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in özel harekât birliği ve koruma görevlileri idiler. Zaten onun oturduğu yer (hane-i saadet) de camiye bitişikti.

İşte böylece gerek Resulullah devrinde ve gerek Hulefa-i Raşidin devrinde cami, gerek dâhili ve gerek harici olsun ümmetin bütün işlerinin görüldüğü ve yürütüldüğü bir genel merkez hükmündeydi. Daha açıkçası devlet dairesi ile cami bir bütünlük içindeydi. Din işleri ile devlet işleri aynı merkezden yönetiliyordu. Dışardan gelen elçiler camide karşılandığı gibi, savaş kararları ve mahkeme işleri de camide görülürdü. Hatta ihtiyaç duyulduğunda hastane ve hapishane ihtiyaçları da burada görülürdü.

Ancak zamanla cami bu işlevini yitirdi. Emeviler döneminden ta Osmanlılara kadar Cami ile paralel olarak inşa edilen hilafet merkezleri, caminin fonksiyonunu mabed, mahkeme ve medrese ile sınırlandırdı. Uzun bir süre camiye bağlı medrese, külliye, kaziye, imaret ve vakıflar özerk olarak faaliyet yürüttü.

O dönemlerde camilerde göze çarpan yapı unsurları olarak, şunları görmekteyiz: Mihrap, minber, vaaz kürsüsü, hünkâr mahfili, müezzin mahfili, son cemaat mahalli, minare, imam ve müezzin odaları, maksure, şadırvan ve avlu, gasilhane ve tuvaletler, son olarak da Kur`an okutma veya İslami ilimler tahsil etmeye yarayan ve kurs binası niteliği taşıyan medreseler.

Her dönemde mescitler Allah`ın evleri olarak tanındığı için müminler nezdinde büyük bir saygı görmüş ve şerefe haiz olmuştur. Bu yüzden eğer bir yerde mescit yapılmışsa orası kıyamete kadar mescittir. Mescide saygısızlık veya tecavüz, Allahu Teâlâ`nın hukukuna tecavüz ve saygısızlık anlamı taşıdığı için hem dünyevi hem de uhrevi sorumluluğu gerektirir.

Bir mescidin içi ve arsası mescit olduğu gibi gökyüzüne kadar üstü de mescit hükmündedir. Bu yüzden mescitte yapılması haram veya mekruh olan bir şeyin, mescidin üstünde veya avlusunda da yapılması haram veya mekruh olur. Zira mescitlerin araya yol girmeyen çevresi (fina-ı mescid) de mescit hükmündedir. Bu nedenle, oralardan geçip gitmek veya oraya abdestsiz girmek fıkhen caiz ise de mescide tahkir anlamı taşıyan herhangi bir fiil ve davranış kesinlikle caiz değildir, haramdır.

Ne var ki, günümüz İslam dünyasında, bu haremlere saygı duyulmamakta ve aleni bir şekilde hürmetleri çiğnenmektedir. Cumhuriyet Türkiye`sinde, cami idaresi tamamen gasp edildi. Vakıflar camiden alındığı gibi, camiyi cami yapan kaziye, medrese, tekye ve imarethaneler de devrim kanunlarıyla lağvedilerek bütünüyle camiden alındı. Yeni mescit inşa faaliyetleri durdurulduğu gibi var olanlar da ya kapatıldı ya askeri kışlaya, hana ve ahıra çevrildi ya da ezansız ve öksüz bırakılarak işlevsiz hale getirildi.

Ancak bütün bu haksızlıklara, gaddarlıklara rağmen cami kültürü yok edilmedi, edilemedi. İmanlı gönüllerde cami muhabbetinin sıcaklığı ve cemaat bağımlılığı aynen devam etti. Müslüman halk camilerine sahip çıkarak kendi camilerini kendileri yapmaya başladılar. Bunun önünü alamayacağını anlayan laik devlet, diyanet işleri başkanlığını kurarak buna da kapak attı...

Evet diyanetin kuruluş amacı ve görevi buydu. Ancak diyanette görev yapan âlimlerin çoğu, devletten daha ziyade Müslüman halkın hassasiyetlerine dikkat ederek camiyi inşa konusunda epeyce mesafe kat ettiler. Ama asıl fonksiyonunu icra etmediler, edemediler. Bu alanda yapılacak şey ise, camilerimizin yeniden gerçek haşmetine ve misyonuna kavuşması için, yeniden cami ruhuna uygun adımların atılmasıdır. Bu konuda diyanet işleri başkanlığının cesur adımlar atması gerektiği gibi, duyarlı halk tarafından da mevcut hükümetlere mantıklı tekliflerle baskı yapmaları gerekir.

Ancak memleketimizde cami düşmanlığı, bu defa doğudan esen bir kasırga ile devam etmektedir. Tıpkı tek tipçi laik ve Kemalist zihniyet gibi, bu defa farklı bir versiyonla ama zihin kodları aynı olan Marksist zihniyet zuhur etmiştir. Kemalizm`in bıraktığı yerden görevi devralan Marksist örgüt, dini sembollere, camiye ve minareye karşı düşmanlığını ilan etmiştir. Hatta bunlarınki daha eşşed gözüküyor. Bunlar sadece kapatmakla yetinmiyor, belki yakarak ve yıkarak tamamen tahrip etmeye çalışıyorlar.

Bütün bunlardan daha hazin ve daha esef verici olanı ise, İslam coğrafyasının her tarafında cami ve minare yıkma ve yakma cürmünün işleniyor olmasıdır. Bu da küfür dünyasının kin ve nefretlerinin ağızlarından taşıyor olduğunu göstermektedir. Bir bakıma da bu son çırpınışlarıdır. Çünkü Müslüman halklar artık uyanmış ve İslam`ı bütünüyle hayatlarında yaşamak istiyorlar. "Kâfirler istemeseler de Allah, nurunu tamamlayacaktır".

Mehmet Şenlik / İnzar Dergisi – Şubat 2016 (137. Sayı)
 
15-02-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.