İslam Dünyası ve “Öğrenilmiş Çaresizlik”

Ali Özgür
Trump, her ne kadar seçim konuşmalarında İsrail için olumlu manada bir tablo çizmiş olsa da, proje haline getirilen ABD-israil destekli salt “Arap NATO`su” eliyle israil`in güvenliğini ve yayılmacılığını garanti altına almak İsrail açısından çok da etkileyici bulunmamaktadır. Asıl vurucu gücünü Çin tarafına kaydırıp burada çetrefilli bir mücadeleye dalacak Amerika, Ortadoğu`ya çok fazla müdahalede bulunamayabilirdi.
Amerika`nın dışa dönük saldırgan politikalarının vardığı noktayı anlatmak açısından Türkiye`den bir köşe yazarının şöyle bir anlatısı vardı:

“2003 yılı başlarında Amerika Irak`ın işini bitirip, Ortadoğu`da ve hatta tüm İslam dünyasında “Yeni Düzen” kurmak üzere harekete geçti. Türkiye`yi de bu kampanyasına ortak etmek istedi. O günlerde İstanbul`a gelen önemli bir Amerikalı köşe yazarıyla yapılan toplantıya ben de katıldım. “Siz bu savaşı kazanamazsınız” dedim. Yazar hanım bana “Bu bizim için bir ulusal güvenlik sorunudur. Biz son 70 yılda Alman Nazizmini, Japon Militarizmini ve Rus Komünizmini yendik. Arap diktalarını da yeneriz. Biraz zaman alır.”

* * *

Princeton Üniversitesi`nden Roger Stern`in hesaplamasına göre, 1976-2010 yılları arasında Washington, Körfez`den petrol akışını güvence altına almak için toplamda tam 8 trilyon dolar harcamış. 2010`dan itibaren Körfez`den petrol sevkiyatının sadece %10`u ABD`ye gidiyor. En büyük alıcılar ise (%20`yle) Japonya ve ardından sırasıyla Çin, Hindistan ve Güney Kore geliyor.

Başkanlık seçimlerinin arefesinde Trump, "Ortadoğu`da 6 trilyon dolar harcadık. Bu parayla ülkeyi baştan aşağı iki kere kurardık. Yollarımıza, köprülerimize, tünellerimize ve havaalanlarımıza bakın, hepsi çok eskimiş durumda" diyordu.

Bir “dünya devleti” olarak Amerika, dünyanın her yerini kendi “ulusal sınırı” olarak görüyor, dünyanın herhangi bir köşesinde niteliği ne olursa olsun yaşanan sancılı bir durumu kendisi için “ulusal güvenlik sorunu” olarak değerlendirip müdahale etme gereği duyuyordu. Dünyanın her tarafına sarkan baskın, saldırı, işgal harekatlarında Amerika`yı motive eden asıl duygu da buydu.

Dünya jandarmalığı dünyanın her köşesinde teyakkuzda bulunmayı gerektirirken, bunun aslında biraz da kâr-zarar ilişkisine bağlı olduğu, teyakkuz ve müdahalelerin getirisinin götürüsünden fazla olması gerekiyordu.

Ancak Irak işgalinde işlerin planlandığı ölçüde yürümemesi, işgal ve katliamlar üzerinden yapılan yatırımların ekonomik anlamda beklenen getiriyi karşılayamaması sadece ekonomik olarak Amerika`ya yüklü mali faturalar çıkarmadı. Aynı zamanda efsanevi gücüne de önemli bir darbe indirmişti.

Tam da bu noktada Trump`un seçim kampanyasında sıraladığı vaadler, özellikle Ortadoğu`da götürüsü getirisinden fazla çıkan politikaya yönelik eleştirileri, aynı zamanda içeriye dönük istihdam ve kalkınmaya dayalı taahhütleri Amerikan kamuoyunda karşılık bulmaya başlamaktaydı.

Sıklıkla vurguladığı “6 Trilyon dolar” beyhude harcamaları dile getiriyor, bununla Amerika`nın eskimiş alt yapısının ve çözüm bekleyen benzer yapısal sorunlarının çözülebileceğinden bahsediyordu. Öbür taraftan Rusya ile daha fazla yakınlaşma çıkışlarına “Tek Çin politikasından” cayma sözleri eşlik ediyor, bu da Amerika`nın Ortadoğu`da küçülmeye giderken ağırlığının Güney Asya`ya doğru kayacağı yorumlarını beraberinde getiriyordu.

Ortadoğu`dan Güney Asya`ya güç kaydırma planlaması, aynı zamanda İran karşıtlığı ve israil`den yana sergilenen radikal tutum, yorumcuları şu ortak noktada buluşturuyordu:

Trump, güç konumlamasını Güney Asya`ya kaydırırken Ortadoğu`yu daha ziyade iş tuttuğu bölgesel müttefikleri vasıtasıyla idare etmeye çalışacak!

Rusya ile dostluk çıkışları, Ortadoğu`daki etkisini Amerika`ya borçlu olanları karamsarlığa gömerken İran`ı dengelemeye dönük açıklamalar ise bu kesimde bir umut ışığı uyandırmakla beraber yine de karamsarlıktan kurtarmaya yetmiyordu.

Derken Trump başkanlık koltuğuna oturdu. Ancak yaşanan bazı gelişmeler, Amerikan politikasına hükmeden iradenin aslında zannedildiği gibi seçilmişlerin iradesinden ibaret olmadığını gösteren iç gelişmeler baş gösteriyordu. Seçim kampanyasında Trump`un teorik politikasının çerçevesini çizen ekibin aktif elemanları “Ruslarla ilişkileri” üzerinden bir bir tasfiye edilmeye başlandı. Trump`un seçilmesinde Rus faktörü gündeme getirildi, protestolar yaşanmaya başlandı. Trump`un aldığı kimi kararlar yargı frenine takıldı. Hatta Trump`un devrilmesi söylemleri bile ciddi olarak gündem oluşturmaya başladı.

Trump iki seçenekle karşı karşıya kalmıştı;

Geleneksel/küresel vesayet sistemine karşı koymak, ya da boyun eğmek!

Nitekim Trump cenahında yaşanan ani politika değişiklikleri, küresel vesayete boyun eğmenin tercih edildiğini göstermektedir. Seçim vaadlerinin tam tersine Trump, “Tek Çin politikasına” geri döndüğü gibi, dostluk mesajları verdiği Rusya ile karşı karşıya gelme sürecine girdi.

Kuzey Kore üzerinden yaşanan gerilim, Amerika`nın Güney Asya planlarını rafa kaldırmadığının bir göstergesi durumundadır. Ancak Suriye üzerinden Rusya ile karşı karşıya gelmesi, beklendiği gibi Amerika`nın Ortadoğu`da küçülmeye şimdilik gitmeyeceğini de göstermektedir.

Trump`u yeniden Ortadoğu`da güç gösterisine yönelten irade, pek gündeme gelmemektedir. Bu durum daha ziyade Rusya`nın gücünü dengeleme üzerinden yorumlanmaktadır. Oysa asıl faktör İsrail gibi görünmektedir.

Trump, her ne kadar seçim konuşmalarında İsrail için olumlu manada bir tablo çizmiş olsa da, proje haline getirilen ABD-israil destekli salt “Arap NATO`su” eliyle israil`in güvenliğini ve yayılmacılığını garanti altına almak İsrail açısından çok da etkileyici bulunmamaktadır. Asıl vurucu gücünü Çin tarafına kaydırıp burada çetrefilli bir mücadeleye dalacak Amerika, Ortadoğu`ya çok fazla müdahalede bulunamayabilirdi. Bu da İsrail açısından kabul edilebilecek bir durum gibi görünmemekteydi. “Arap NATO`su” teorik olarak kulağa hoş gelse de, her biri ayrı bir telden çalan, kendi içleriyle ve birbirleriyle değişik sorunlar yaşayan Arap ülkelerinin öngörülen tehditler karşısında İsrail için ne oranda koruyucu kalkan olacaklarının hatırı sayılır bir garantisi bulunmuyor. İsrail, “İran tehdidi” üzerinden Arapları kafalarken, Arap ülkeleri de “İran Tehdidi” üzerinden israil`den medet umuyor. Bu durum, iki tarafın da tek güvence kaynağı olarak gördüğü Amerikan gücünün Ortadoğu`da kalmasını gerekli kılıyordu.

Dolayısıyla Trump`a dayatılan ve yönünü Çin`den Ortadoğu`ya çeviren baskıcı politikanın altından zorunlu olarak İsrail ve Amerika`daki bağlantılı lobileri çıkıyor.

Trump yönetiminin yeniden Ortadoğu`da karar kılmasının bölgede nasıl bir politika izleyeceğini henüz tüm detaylarıyla ortaya koymamış olsa da, bu kararın bölgede başka yansımaları da oluşmaya başladı.

İsrail daha fazla agresif tavırlar takındı, genellikle uzak durduğu Suriye sahasında daha fazla görünür olma yoluna girdi.

“İran karşıtlığı” üzerinden bir araya getirilen kimi Arap ülkeleri ile İsrail arasında yürütülen perde arkası diplomasisi daha fazla açığa çıkmaya başladı.

İdlib`de yaşanan şaibeli kimyasal saldırı ve peşinden gelen Amerikan füzeleri, Amerika`dan yana dert küpüne dönen birçok kesimde bayram sevincini oluşturmaya vesile oldu.

Rusya ile ittifak ilişkisine giren ve bunu Astana süreciyle pekiştiren Türkiye, Amerika ile biraz daha yakınlaşmaya başladı. Bu durum Türkiye açısından “Denge politikası” olarak tanımlansa da güç mücadelesine tutuşan ABD-RUS ikilisinin kitabında “Denge politikasının” pek bir karşılığının olmadığı açıktır. Bu tür güç mücadelelerinde “Denge” yerine “Tercih” dayatmasının olduğu bilinen bir gerçektir ve Türkiye, kuşku duyduğu PYD politikasından kaynaklanan çekince olmazsa Amerika`dan yana tavır koyacağı eğilimi daha fazla görünür olmuş durumdadır.

Trump`un yeniden Ortadoğu`ya zorlanması, bu konuda herkese racon kesen söylemleri ve ne tür çılgın adımlar atacağı noktasında öngörülemeyen tavırları, Amerika`nın işgal harekatına başladığı Bush döneminin çılgın tavırlarını akıllara getirmektedir. Belki de Obama`nın bir adım geride durduğu politikadan şekva edip Trump`un dönüşüne alkış çalan bölge ülkelerinin beklentisi de buydu.

Kendi sorunlarını bir araya gelerek çözemeyen bölge aktörlerinin temenni edecekleri tek şey belki de bu tür Amerikan çılgınlıklarıdır. Her bir ülke, Amerikalıların elinden tutarak bölgede bir takım imtiyazlar elde edebileceğini düşünmektedir.

Oysa Amerika`dan sadır olan her bir adım, bugüne kadar hiçbir ülkenin derdine şifa olmamıştır. Tam tersine herkesin başına yeni sorunlar, taze belalar açmıştır. Belalar, sorunlar arttıkça da Amerika`ya duydukları ihtiyaç daha fazla artmıştır. Paradoks olsa da maalesef durum bundan ibarettir.

Bu da “Öğrenilmiş çaresizlik” yönteminin uluslararası boyut kazanmış halinden başka bir şey değildir. Bölgesel sorunların bölgedeki güçler tarafından çözülememesinin altında yatan asıl neden de budur. Son asırda çare üreten veya üretmeyi öğrenen bir gelenek oluşmuş değildir.

Ali Özgür / İnzar Dergisi – Mayıs 2017 (152. Sayı)



 
24-05-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.