İslâm Dünyagörüşü ve Geleceğin Yeni Biliminin İnşası

Siracettin Aslan

Dünyagörüşü, umumî anlamda insanın -bilimsel ve teknolojik faaliyetlerinin de- dâhil olduğu araştırma sahalarındaki çabalarının görünmeyen veçhesini teşkil eden yapısal bir bütünlüğe karşılık gelir. Bu anlamda dünyagörüşü, hakikatin doğrudan zihindeki görünümüne tekabül eder (Açıkgenç, 2011, 248). Dolayısıyla dünyagörüşü, bir bakıma bilimsel zihniyetin ve ben-idrakinin transandantal/metafiziksel arka veçhesini yansıtır.
Dünyagörüşü, umumî anlamda insanın -bilimsel ve teknolojik faaliyetlerinin de- dâhil olduğu araştırma sahalarındaki çabalarının görünmeyen veçhesini teşkil eden yapısal bir bütünlüğe karşılık gelir. Bu anlamda dünyagörüşü, hakikatin doğrudan zihindeki görünümüne tekabül eder (Açıkgenç, 2011, 248). Dolayısıyla dünyagörüşü, bir bakıma bilimsel zihniyetin ve ben-idrakinin transandantal/metafiziksel arka veçhesini yansıtır. Bu bağlamda düşünce tarihi boyunca tesis edilen fikir ve bilim akımları, meydana geldiği toplumun veya bilim cemaatinin dünyagörüşünden ayrık olmadığı malumu ilamdır. Bilimsel araştırmaların nihayetinde erişilen sonuçların kavramsallaştırılması da, bu süreçte etkinliği olan bilim cemaatinin ve onların tefekkür dünyalarının bir bakıma adlandırılmasıdır. Bilim gelenekleri ve buna bağlı bilimsel kavramlar yumağının dünyagörüşünden bağımsız ve kayıtsız olmayacağına ilişkin en bariz örnek, günümüz çağdaş seküler bilimidir. Günümüzde etkin ve baskın olan bu seküler bilim, ortaya çıktığı Batı uygarlığının dünyagörüşüyle bir bütünlük gösterir. Başka bir ifadeyle çağdaş bilimin, bilgisel ve bilimsel kavramlar yumağını çevreleyen Batı uygarlığının dünyagörüşü ile doğrudan bir işlevsel etkinliği vardır. Mademki çağdaş bilim, Batı uygarlığının dünyagörüşüyle bir bütünlük gösteriyor; o zaman onun alınıp işlenmesinde de, içselleştirilmesinde de, bu bütünlük göz önünde bulundurulmalıdır. Bu demektir ki çağdaş bilimin tevarüs edilip işlenmesi ve içselleştirilmesi de, bir dünyagörüşü düzleminde yapılmasını gerektirir. Bu bağlamda çağdaş bilginin İslâm toplumuna aktarılıp özümsenmesi ve buna bir yenilik getirilmesi hususunda, İslâm dünyagörüşünün temel kaidelerinin esas alınması zorunluluk arz eder.

Bilimin dünyagörüşüyle olan anlamlı bütünlüğünden hareketle çağdaş bilgi ve bilimin tevarüs edilmeden önce, İslâm dünyagörüşünün ilkelerinin ve muhtevasının ana hatlarıyla belirlenmesi ve bu belirlenimlerin çağın bilimsel kavrayışına nakşettirilmesi önemli bir mevzu olarak karşımızda durmaktadır. Burada kısa bir epistemik girişim olarak İslâm dünyagörüşü, ana hatlarıyla Allah’ın, vahyin ve yaratıcının yaratıklarının mahiyetinin, bilhassa insanın mahiyetinin ve insan ruhunun psikolojisinin; bilginin, dinin, ontolojik güvenliğin ve hürriyetin, değerlerin, faziletlerin ve mutluluğun mahiyeti gibi soyut ve somut alana ilişkin unsurların işlevsel bir etkinliğinden mücessem şeklinde görülebilir. Bununla birlikte İslâm dünyagörüşü, insanın bilgisini, mahiyetini, hayattaki amacını ve nihaî olarak da geleceğini ilgilendiren geniş bir muhtevayı da kendinde barındıran ve anlamlandıran bir tabula rasa (boş levha) değil, aksine düşünsel bir düzleme tekabül eder.

Ancak bu bileşenlerin hepsini ele alıp işlemek bir makalenin sınırlarını aşacağından, bunlar arasında birkaç tanesinin tahlili ile yetinmekten fayda mülahaza ediyoruz. Şimdi, bunlar arasından İslâm dünyagörüşünü şekillendiren ve buna anlamsal çerçeve sağlayan vahiyle anlatılmak istenen şey; ortak, rakip ve eş koşmaksızın yegâne Allah’ı (ilâhı) tanımak, tasdik etmek ve yalnızca O’na ibadet etmek; bütün peygamberlerin ve nihaî olarak da son peygamberin getirdiği hakikatin bütün veçhelerini doğrudan benimsemekle ilgili telakkileri ihtiva eder. Bu veçhelerden düşünsel destek alan vahiy, bilgiye ve bilgisel araştırmalara nüfuz ederek, aydınlatarak bunların bir hakikat olması için dinî bir epistemoloji sağlar. İslâm dünyagörüşünün kapsamını belirleyen önemli bir saik olan Allah ise, mutlak bir gerçeklik olarak kabul edilir ve diğer bütün tanrılar da isimden başka bir şey olmayan batıl kavramlar olarak kabul edilir. Bu bağlamda İslâm dünyagörüşünde Allah tasavvuru, Feurbach’ın ileri sürdüğü insan zihninin bir yansıması; Nietzsche’nin dediği insan kızgınlıklarının bir ürünü; Freud’un anladığı çocuksu olmayı düşünen insanların bir yanılsaması; Marks’ın insan toplulukların bir afyonu dediği şeylere benzemez. Aynı şekilde Allah tasavvuru, ne Yunan ve Helenistik felsefe geleneğinin; ne Batılı felsefe ve bilim geleneğinin; ne de Doğulu mistik geleneklerinin tanrı tasavvurlarına birebir, zahiri ve batıni olarak benzer. İslâm dünyagörüşünde Allah; tektir, hayat sahibidir (Hayy), başkasına muhtaç olmayan (Kayyum), bütün varlıkların kendisine muhtaç olduğu ezeli ve ebedî (Bakî)dir. Allah’ın varlığı, kendi Zât’ındandır. Yani İslâm dünyagörüşünde Allah, Aristotelesçi ilk hareket ettiriciye benzemeksizin daima değişim ve dönüşüme maruz kalmadan fail olarak sürekli faaliyet halindedir. Böylece İslâm dünyagörüşünün, semavî ve dünyevî kaynaklı ve endeksli olarak nitelendirilebilecek dünyagörüşlerinden tamamen farklık kendine münhasır bir Allah tasavvuru vardır. Daha öz ve farklı bir meramla İslâm dünyagörüşü, salt soyut kavram ve alanlar üzerine kurulu olmayıp şehadet âlemine ilişkin bir bakış açısını ihtiva eder. Bu bakış açısı, şehadet âlemiyle gayb âlemi arasında bir köprünün kurulmasının zorunluluğunu gerektirir.

İslâm dünyagörüşünün; insanın, insanlığın ve medeniyet(ler)in tarihini, şehadet dünyasını, sosyal, politik ve kültürel birikiminin yanı sıra gayb âlemi/ahiret ile ayrılmaz organik ilişkileri söz konusudur. Burada İslâm dünyagörüşünü esasen şekillendiren olgu, şehadet âlemiyle köklü bir ilişkisi olan ahiret âlemidir, anlayışıdır, tasavvurudur. Bu konuda al-Attas, İslâm dünyagörüşünün, “nazratu’l-İslâm li’l-kevn” şeklinde düşünülen salt soyut alanlarla sınırlı olmayıp “ru’yetu’l İslâm li’l-vücud” olarak anlaşılması gerektiğini söyler (Al-Attas, 1-5). Bu minvalde İslâmî dünyagörüşü, mevcudata ilişkin sağlanan temasın duyusal ve duygusal tecrübelere dayalı felsefî faraziyelerle kendini sınırlandırmaz. Çünkü İslâmî dünyagörüşü denildiğinde, hem dünya, hem de ahiret merkezli olmakla birlikte dünyaya ilişkin perspektifin arkasında uhrevî unsurların yer alması düşünülmelidir. Bu bağlamda İslâm dünyagörüşünde bilginin mahiyeti de, zahiri olandan batıni olana; yatay bağlamdan dikey bağlama doğru sürekli ontolojik bir bağımlılık ve birlik içerisinden ele alınmasını gerektirir.

Bu belirlenimler ışığında asrın İslâm dünyagörüşüne bakıldığında, İslâm dünyagörüşü, teorik sağlam temelleri olmasına rağmen sönük ve bir kadar işlevsiz bırakılmıştır. Davutoğlu’nun da belirttiği gibi, İslâm dünyagörüşü, batı medeniyetinin dünyagörüşüne karşın ya da cevval bir şekilde “kendi hayatiyetini yansıtacak bir hayat dünyası oluşturamamıştır (Davutoğlu, 14).” Bu anlamda İslâm toplumları ve bilim adamları, geleceğin yeni biliminin inşası için İslâm dünyagörüşü, bütünsel birlikten hareketle yeninden canlandırmaları ve var olandan daha kapsamlı ve tutarlı bir varlık bilinci, epistemolojik paradigma, bilimsel zihniyet, mekan ve zaman tasavvurunun geliştirilmesinden mükelleftirler. Çünkü bir toplumda dünyagörüşü tesis edilmeden, canlandırılmadan, Açıkgenç’in de ifade buyurduğu üzere, o toplumda bilim ve özgün fikir gelenekleri ortaya çıkmaz. Çünkü bilim, onu inşa eden toplumum dünyagörüşüyle ilişkili olarak yerel ve kültürel olanla zorunlu bir bağı vardır. Yani bilime kaftan biçen olgunun, meydana geldiği toplumun dünyagörüşünden beslenme ve oraya dayanma zorunluluğu söz konusudur (Açıkgenç, 1998, 47). Bu nedenle çağdaş bilginin tevarüs edilip dönüştürülmesi ve yeni bir bilimin inşası için İslâm dünyagörüşünün, asrın geleceği ve mevcut beklentiler göz önünde bulundurularak canlandırılması gerekir. Böylece ortaya çıkarılacak bilgisel terim, nazariye ve kuramlar; çağdaş medeniyetin enformatik dezenformasyona karşın ve yeni bir bilime yelken açma konusunda yürütülen bilimsel araştırmalara bir özgünlük katacaktır. Bu özgünlükle birlikte başta İslâm toplumları olmak üzere bütün yerkürede meydana gelecek ilerleme, gelişme ve günümüz bilimine ilişkin meydan okumalar; değer ve fazilet yargıları, yaşam tarzı ve inanç yapısı varlığın ve bilginin birliği ile uyum içinde bir söz konusu edilebilir.

Kaynakça: Alparslan Açıkgenç. Bilgi Felsefesi. 4.bs. İstanbul: İnsan Yayınları, 2011; Açıkgenç. Kavram ve Süreç Olarak Bilginin İslâmîleştirilmesi. İstanbul: Nesil Yayınları, 1998; S.M.N. al-Attas. Prolegomena to the Metaphysics of Islam: An Exposition of the Fundamental Elements of the Worldiew of Islam. Kuala Lumpur: ISTAC, 1995; Ahmet Davutoğlu. “Medeniyetlerin Ben-İdraki”. Divan Dergisi, Sayı 3. (1997/1):1-53.

Siracettin Aslan / İnzar Dergisi – Aralık 2014 (123. Sayı)
 


 
18-12-2014 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.