İnsanlık Sana Ne Kadar Da Muhtaç Ey Efendim!

Sadullah Aydın

Bir Mekke’nin fetih yıldönümü daha geride kaldı. Çoğumuz farkına bile varamadık ey sevgili. Katillerimizin bayramıyla geçti o gecemiz, Noel dedikleri günah gecesiyle…
Bir Mekke’nin fetih yıldönümü daha geride kaldı. Çoğumuz farkına bile varamadık ey sevgili. Katillerimizin bayramıyla geçti o gecemiz, Noel dedikleri günah gecesiyle… O kadar zelil ve perişanız ki ümmet olarak, hatta insanlık olarak. Tüm değerlerimizi kaybettik. Seni tanısaydı ümmet ve de insanlık, düşmanlarına bile ne kadar merhamet ve adaletle dolu olduğunu bilseydiler eğer hayat ne güzel olurdu. Dünya ne güzel bir dünya olurdu?

Mekke’yi fethederken ki yüce ahlâkın gözlerimin önünde ey sevgili! İslâm’ın savaş hukukunu, adalet ve merhametini tüm insanlığa öğreten o müthiş gün unutulur mu hiç?

Feth-i Mubin, büyük fetih gerçekleşmişti.  Yıllar süren savaşların, çilelerin akıllara durgunluk veren fedakârlıkların sonunda şirkin, putperestliğin, kötülüğün karargâhı ele geçirilmişti. Mekke İslâm askerlerinin ellerindeydi artık.

Küstah Kureyş, yapmadığını bırakmamıştı sana ey sevgili! Yirmi yıl boyunca İslâm dinini boğmak, Allah’ın adını yeryüzünden silmek, Kur’an’ın nurunu söndürmek için seninle ve Müslümanlarla defalarca savaşmıştı. Sizi aç bırakmış, ekonomik boykotlarla yoksullaştırmış, mallarınıza el koymuştu. Bununla yetinmemişti Kureyş… Sen Efendimizi ve Sahabe-i  Kiramı  yurtlarınızdan kovmuş, sizleri evlerinizden, ailelerinizden, sevdiklerinizden ayırmıştı. Başınıza gelen hemen hemen tüm musibetlerin arkasında Kureyş vardı, Mekke yönetimi vardı. Bedir’de,  Uhut’ta, Hendek’te size kılıç çekenler, canınıza kast edenler hep onlardı.

Ve şimdi Kureyş’in yurdu Mekke,  İslâm ordusunun elindeydi. On bin İslâm askeri Mekke’yi fethetmişti. İslâm ordusunun muzaffer başkomutanı sen Muhammed Aleyhisselam, Beytullah’ın merdivenleri üzerinde durmuş Kureyşlileri süzüyordun.

Kendilerini yenilemez sanan şımarık, zorba Mekkeliler korku içinde titreşiyorlardı. Kahkahalar atarak savunmasız Sümeyye’nin karnına mızrak saplayanlar; zavallı Bilal‘i kızgın çöl güneşinin altında çırılçıplak soyup ateş gibi yanan kumlarda sürükleyenler; ateşte kızıla çevirdikleri demirlerle Habbab’ın göğsünü dağlayanlar; Allah’ın aslanı Hamza‘nın ciğerlerini vahşice söküp çiğ çiğ yutmaya kalkışanlar;  güzel yüzlü, mahzun bakışlı Mus‘ab’ı, çiçeği burnundaki damat Hanzala’yı ve daha nice yiğidi, nice Allah dostu, nice tevhid erini kanlara boyayan, onları vahşice katledenler... Ve en korkuncu, Allah’ın Peygamberi olan Seni, Allah’ın elçisi olan Seni öldürmeye kalkışan, Seni çukura yuvarlayan, mübarek dizlerini yaralayan, yüzünü, yanaklarını al kanlar içinde bırakan, üzerine hayvan pisliği atan, yoluna dikenler serpen; seni mecnunlukla, delilikle, sihirbazlıkla, bölücülükle suçlayan bu insanlık düşmanları... Kötülük mabedinin putperestleri... İşte bu insanlar titreyerek bekliyorlardı. Dünyayı kendisine zindan ettikleri bu muzaffer komutan ne karar verecekti acaba? Onlara ne yapacaktın? Onları nasıl bir son bekliyordu? Yaptıkları bunca kötülüğün, bunca alçaklığın, bunca işkencenin cezası ölümden başka ne olabilirdi ki? Ölüm bile hafif gelirdi onlara. Suçlarının büyüklüğünü biliyorlar, ümitsizce bekliyorlardı.

Ve sonunda sen konuştun ey yüce sevgili!

-Size nasıl davranmamı bekliyorsunuz.

Kureyşliler, yaptıkları tüm kötülükleri unutarak feryada başladılar, Senden iyilikten başka hiçbir şey beklemediklerini söylediler yüzsüzce…

 Muhammed! Ah Muhammed! Güzellik sarayının sultanı! Güllerin, gönüllerin, sevgilerin efendisi! O an ki sözlerin, o an ki eylemin zaman durdukça erdem kitabının önsözü olacak... Ah o da ne? O da ne? Acıma dolu bakışlarla süzüyordun azgın düşmanlarını. Gözlerinde kinin, nefretin, hırsın zerresi yoktu. Merhamet vardı, şefkat vardı hüzünle gölgelenmiş yüzünde. Ve şu sözler döküldü ağzından:

- Gidiniz! Özgürsünüz... Bugün size kınama ve ceza yoktur! Hepiniz affedildiniz!

Vahşi düşmanlarına kim böyle davranır? Tarih boyunca kim böyle davranmış? Senden ve Senin yarenlerinden başka... Karanlığa mahkûm olmamış hangi yürek, kendini şeytana satmamış hangi vicdan, cehalet ve yobazlıkla sulanmamış hangi akıl senin yüceliğini inkâr edebilir? Emperyalist şarlatanlar ne derlerse desinler, sen, varlığınla, sözlerinle, hayat bahşeden mesajınla âlemlere rahmet olmaya devam ediyorsun ve kıyamete kadar da devam edeceksin.

Kur’an’ın şu yüce mesajı dünya durdukça göklerde ve muvahhid yüreklerde hep yankılanacaktır:

“Ey Peygamber, ey Resûlüm biz seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik!”

Evet! Sen âlemlere rahmetsin ey Resul! Ey sevgili! Sadece dostlarına değil, düşmanlarına da rahmet… Ah seni tanıyabilseydik! Yolunu yolumuz bilebilseydik! O zaman yaşanır mıydı şimdi Suriye’de olanlar. Harabeye döner miydi Bağdat’la San’a, Diyarbakır’la Cizre… Emperyalistlerin, “Böl, parçala, yut” tuzağı bizi can evimizden vurabilir miydi? Sünni Şii’ye düşman, Şii Sünni’ye düşman olur muydu? Çağdaş Hariciler, Yezidi düzenler kan ve canlarımız üzerinden din tüccarlığı yapabilirler miydi?

Ey Muhammed! Ey sevgili! Sana ne kadar muhtacız? İnsanlık sana ne kadar da muhtaç? Kurak toprakların yağmur suyuna hasreti gibi çorak ruhlarımız da senin diriltici nefesine muhtaç ey sevgili!

Sadullah Aydın / İnzar Dergisi – Ocak 2016 (136. sayı)
 
27-01-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.