İnsanın Fıtratı ve Halifeliği

Mehmet Selim Sabaz
İnsan Eşref-i mahlûkat olarak yaratılmıştır. Kendisine verilen yetenek ve kabiliyetlerle Hak/Batıl, Doğru/Yanlış’ ı birbirinden temyiz edebiliyor. Seçme hürriyetini kullanıp yönünü tayin ederken de tabiatıyla sonuçlarına da katlanacaktır.
‘Biz İnsanı en güzel bir surette yarattık.’ Biz insanoğlunu fıtrat ve yetenek açısından en güzel bir biçimde yarattık... Sonra, insanoğlu, bu fıtratı ile yüce Allah`ın kendisine gösterdiği, açıkladığı ve iki yoldan birisini seçsin diye özgür bıraktığı çizgiden sapınca, biz de "Onu aşağıların en aşağısı kıldık." Tin Suresi 95/4-5 (Fizilal-i Kuran- Seyyid Kutub).

İnsan Eşref-i mahlûkat olarak yaratılmıştır. Kendisine verilen yetenek ve kabiliyetlerle Hak/Batıl, Doğru/Yanlış’ ı birbirinden temyiz edebiliyor. Seçme hürriyetini kullanıp yönünü tayin ederken de tabiatıyla sonuçlarına da katlanacaktır. Allah’u Teâla (c.c) ‘Allah insanlara hiç zulmetmez, fakat insanlar kendi kendilerine zulmederler.’ (Yunus 10/44) İnsanları dalaletten hidayete yönlendirmek ile görevli olan peygamberler bu vazifelerini icra ederken asla eksik/noksan bir husus bırakmadıkları halde, insanların bu evrensel kurtuluş vadeden mesaja kör ve sağır kesildiklerini dolayısıyla ortaya çıkan kötü akıbeti kendilerinin sağladığını öğreniyoruz.

En güzel bir surette yaratılan ve kendisine verilen Akıl/Şuur ile diğer tüm yaratıklardan ayrılan insan İslam fıtratı üzerinde yaratılmıştır. Allah resulü (s.av) ‘Her doğan İslam fıtratı üzerinde yaratılmıştır. Sonra Anne-Babası onu Yahudi, Hristiyan ya da Mecusi yapar.’ Sözü ile bütün insanların yaratılışta Hakk’ı kabul konusunda aynı formatta olduklarına işaret eder. İnkâr ve Gayr-ı İslami bir tarafa yöneliş, formatın bozulması ve sapma olduğunu belirtiyor. Allah’u Teâla (c.c)insanda mevcut olan fıtrî duyguların yansımaları ve bu duyguların insanı menfi yönden yönlendirmemesi için daha yüce ufuklara açılması için peygamberleri vasıtası ile onları uyarıyor.

Risale-i Nur’un müellifi Bediüzzaman Said-i Nursi (rahm.A.)  "İnsan fıtraten gayet zaiftir. Hâlbuki her şey ona ilişir, onu müteessir ve müteelim eder. Hem gayet acizdir. Hâlbuki belaları ve düşmanları pek çoktur. Hem gayet fakirdir. Hâlbuki ihtiyacatı pek ziyadedir. Hem tembel ve iktidarsızdır. Hâlbuki hayatın tekâlifi gayet ağırdır. Hem insaniyet onu kâinatla alakadar etmiştir. Hâlbuki sevdiği, ünsiyet ettiği şeylerin zeval ve firakı, mütemadiyen onu incitiyor. Hem, akıl ona yüksek maksadlar ve baki meyveler gösteriyor. Hâlbuki eli kısa, ömrü kısa, iktidarı kısa, sabrı kısadır." (Sözler, Dokuzuncu Söz, s.39).

Peygamberlerin Risalet mücadelelerini incelediğimizde verdikleri inanılmaz çabalara rağmen çok az sayıda insanın bu çağrıya ‘Lebbeyk’ dediğini görüyoruz. Yukarıda zikredilen Ayet-i Kerimede (Yunus 10/44) Peygamberlerin ve onların kutlu takipçilerinin yapmaları gerekeni yaptıktan sonra sonuçların kendi inisiyatiflerinde olmadığını ve bu sonuçlardan dolayı üzülmemeleri gerektiğini anlıyoruz.

Dünyevi ihtiraslarla, nefislerin geçici ve aldatıcı heva ve hevesleri ile insi ve cinni şeytanlar tüm gayretleri ile insanların behimi, süfli, geçici zevk dalgaları arasında bocalaması için çalışırlar. Onların daha yüce hedeflerin peşinde gitmelerine engel olmaya çalışırlar. Dümeni tamamen bu saptırıcı/aldatıcı unsurların eline bırakan insanın duyguları tefrik kabiliyetini kaybeder ve öteleri düşünmekten yoksun ve bigâne kalır. Oysa Allah’u Teâla (c.c) insanoğlunu yeryüzündeki mahlûkat arasından seçip ona halifelik görevi vermiştir.

‘Hani Rabb`in, meleklere "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. Melekler "Ya Rabbi sen yeryüzünde kargaşalık çıkaracak, kanlar dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor, takdis ediyoruz" dediler. Allah meleklere "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim` dedi.’(Bakara sûresi 2/30)

‘Şehid Seyyid Kutub bu ayet ile ilgili olarak Fizilal’de şunları anlatıyor; ‘Demek ki, Allah`ın yüce iradesi şu yeryüzünün dizginlerini kâinatın bu yeni varlığına teslim etmek, burayı onun eline vermek istiyor. Yani yüce Allah yaratıp, düzene koyduğu şu yeryüzüne kendi temsilcisi sıfatıyla gönderdiği insana; buradaki varlıklardan yararlanma, onların özelliklerini tanıyıp araştırma, onları değiştirme, gizli olan yönlerini bulup açığa çıkarma, çeşitli yeraltı kaynaklarını bulup günyüzüne çıkarma ve bütün bunları yaparken de Allah`ın halifeliği gibi son derece ağır bir görevi yerine getirirken yeryüzünün bütün imkânlarını onun hizmetine sunma kararındadır.

Yine demek ki yüce Allah kendi dileğini gerçekleştirme görevi verdiği ve "insan" ünvanına layık gördüğü bu yeni varlığı, yaşamı boyunca karşı karşıya geleceği yeryüzünün çeşitli güç kaynaklarına (enerji, hammadde-doğa kanunları vs.) denk gelecek, onlarla baş edebilecek derecede gizli güçlerle donatmıştır.

Buna göre, yeryüzüne ve evrenin tümüne hükmeden temel kanunlarla, bu yeni varlığa, onun çeşitli güç kaynakları ve enerjilerine hükmeden temel kanunlar arasında sıkı bir uyum, ahenkli bir birlik vardır. Böyle olduğundan dolayıdır ki, bu iki kanun arasında, herhangi bir çatışma olmamakta ve insan enerjisi şu koca kâinat kayasına çarpıp paramparça olmaktan kurtulmaktadır.’

O halde şu uçsuz-bucaksız yeryüzündeki varlık düzeni içinde sözünü ettiğimiz insanın mevkii, rolü son derece önemlidir ve bu onurlu statüyü onun için, kerem sahibi olan yaratıcısı dilemiş, uygun görmüştür.’

1. Lügatta : Öncekinin yerine geçen.

2. Istılahta: İlâhî, yâni şer’î hükümlerin tatbik ve icrası için Peygamber’e (A.S.M.) vekil olan zât.

Bediüzzaman Said-i Nursi’nin ifadesiyle  "Elbette âlemin en mükemmel meyvesi ve arzın halifesi ve emanet-i kübranın hâmili olan insan..." şeklinde tasvir edilirken, Elmalı’lı Hamdi Yazır’ın tefsirinde "Kendi irademden, kudret ve sıfatımdan ona bazı salahiyetler vereceğim, o bana bağlanarak, bana vekil olarak yarattıklarım üzerinde bir takım kullanma yetkilerine sahip olacak, benim adıma hükümlerimi icra edecek ve yürütecek. O bu hususta asil olmayacak, kendi zatı ve şahsı adına asil olarak hükümleri icra edecek değil. Ancak benim bir vekilim, bir kalfam olacak. İradesiyle benim iradelerimi, benim emirlerimi, benim kanunlarımı tatbik etmekle emredilmiş olacak, sonra onun arkasından gelenler ve ona halef olarak aynı görevi icra edecek olanlar bulunacak. "Sizi yeryüzünde halifeler yapan O`dur." (Fâtır, 35/39) şeklinde dile getiriliyor.

Yeryüzünde Allah’ın halifesi olmak demek, yeryüzünde Allah’ın temsilcisi olmak demektir. Temsilcilik nasıl olur, bir topluluk arasında o Toplumu temsil etmesi için seçilen kimseye temsilci denir. O halde Allah insanı yeryüzünde kendisini temsil etmesi için seçmiştir. Allah insanı halife olarak yarattığını söyler. Halife asıl adına iş yapan demektir. Ayetteki ifade insanın Allah`ın halifesi olması ihtimalini akla getiriyor. Halife kelimesinin çoğulu olan halaif/ (halifeler) ise Kur`an-ı Kerim`de dört yerde geçmektedir. Bunlar sûre sırasına göre şunlardır: 1. ‘Sizi yeryüzünün halifeleri (halaif) kılan, size verdiği (nimetler) hususunda sizi sınamak için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan Odur. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır ve gerçekten O bağışlayan ve merhamet edendir.’ Bu ayette geçen Sizi yeryüzünün halifeleri yaptı:

a) Sizi, Allah, Kendisinin yeryüzündeki halifeleri, dolayısıyla oranın hâkim ve yöneticileri yaptı,

b)Hz.Muhammed ve O`nun ümmetini, diğer peygamberler ve onların ümmetleri yerine halifeler kıldı.

c) Sizleri birbirinin peşinden gelen nesiller yaptı, gibi anlamlara gelebilir.

d) Sonra da, nasıl davranacağınızı görmemiz için onların (Peygamberleri kendilerine mucizeler getirdiği halde (yalanlayıp) zulmettiklerinden dolayı helak edilen nice milletlerin)  yerine sizi yeryüzüne halifeler yaptık.

İbn Haldun halife ve halifeliğe özel bir anlam yüklemekte ve halifeliği, "dini korumak ve dünya işlerini dini bir siyasetle idare etmek hususunda şeriat sahibine naiplik etmekten ibaret" saymaktadır.

İnsan yüklendiği emanetin hakkını verememiş; Allah’ın ilk yarattığı insan ve aynı zamanda O`nun yerine yeryüzünde halife olduğu kabul edilen Hz.Adem bile şeytanın tuzağına düşerek, halifesi olduğu Allah`ın emrinden gafil kalmak suretiyle onun yalanına takılıp yasak sınırlarını aşarak O’nun cennetinden kovulmuş, ‘Derken, şeytan ayaklarını oradan kaydırdı. Onları içinde bulundukları konumdan çıkardı. Bunun üzerine biz de, “Birbirinize düşman olarak inin. Sizin için yeryüzünde belli bir süre barınak ve yararlanma vardır.” Dedik’ (Bakara 2/36)  ihtarına maruz kalmıştır. Allah`a halifelik yapan biri, O`nun ikazlarını da unutup, kendisinden üstün olmayan birine (şeytan) nasıl aldanabilir? Bir başka mütalaa olarak insanın Allah`a halifeliği, O`nun emirlerine uymasını ve yasaklarından kaçınmasını da kapsıyorsa bu, insanın kulluk görevini yerine getirmesi demektir ki, kul olan birinin (insan), kendisine kulluk yaptığı birine (Allah) halife olması, O`nun bir yeryüzü temsilcisi olarak, O`nun adına her işi bir halife edasıyla yerine getirmesi demektir.

Sonuç olarak, Eşref-i Mahlûkat olarak yaratılan insan çok soylu ve üstün bir vazife ile Allah’ın  HALİFE’liği ile ve dolayısıyla yeryüzünde Hak ve Adaleti tesis etmek üzere gönderilmiştir.

Mehmet Selim Sabaz / İnzar Dergisi – Aralık 2016 (147. Sayı)
 


 
20-12-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.