İnsan Acizdir ve Mutlaka Birilerine Kuldur

Mehmet Göktaş
Allah Tealâ`nın bizlere Kur`an-ı Kerim`de çokça emrettiği şeylerden birisi de, ibret nazarıyla yerleri gökleri seyretmektir. Özellikle akşamları şöyle bir gökyüzünü seyredelim. Uçsuz bucaksız uzayın derinliklerini dolduran milyarlarca yıldıza bir göz atalım.
Allah Tealâ`nın bizlere Kur`an-ı Kerim`de çokça emrettiği şeylerden birisi de, ibret nazarıyla yerleri gökleri seyretmektir. Özellikle akşamları şöyle bir gökyüzünü seyredelim. Uçsuz bucaksız uzayın derinliklerini dolduran milyarlarca yıldıza bir göz atalım. Üzerinde yaşadığımız şu yerkürenin, uzaydaki o yıldızlardan biri kadar bile büyük olmadığını, hatta dünyamızın o yıldızlardan birisinin binde biri, hatta milyonda biri kadar küçük olduğunu düşünelim.

Cüsse bakımından dünyamız uzay içerisinde böylesine küçük kaldığına göre, insan olarak bu koskoca uzay içerisinde kendi küçüklüğümüzü düşünelim ve idrak edelim.

İnsanoğlunun üzerinde yaşadığı şu dünya denilen yerküre, uzay içerisinde, milyarlarca yıldız içerisinde iğnenin ucu kadar bile bir kütleye sahip değilken, insanoğlu bir fert olarak göz önüne alındığında, ömür bakımından olsun, kuvvet bakımından olsun, bir hiç olduğu hemen anlaşılır. Bütün bunlardan da önemlisi, insanoğlunun yaratılışının da çok çok sonra olduğunu, dünyanın milyonlarca, hatta milyarlarca yıl insansız durumda olduğunu unutmayalım. Kur`an-ı Azimüşşan`ın Dehr Sûresinin birinci ayetinden de anlaşılacağı üzere, kâinat milyarlarca yıl insansız durumda idi ve bunca müddet içerisinde insanoğlu adı anılmaya değer bir şey değildi.

Kur`an`ın tabiriyle, "insanoğlu aciz yaratılmıştır, insanoğlu zayıf yaratılmıştır".  İnsanoğlunun yaratıldığı madde ve yaratılış merhaleleri bu zaafın ve acziyetin ta kendisidir. Allah Tealâ insanoğlunun bir alak`tan, pıhtılaşmış bir sudan, atalarının ise "cıvık bir çamurdan" yaratıldığını Kur`an-ı Keriminde insanlara sık sık hatırlatmaktadır. Sadece yaratıldığı madde değil, insanoğlunun kendisi bir bütün olarak baştan sona bir zaaf ve acziyetin kendisidir. Allah Tealâ Rûm sûresi 54. ayeti kerimesinde şöyle buyurur:

"Allah o Kâdir’dir ki, sizi bir zaaftan yaratmakta, sonra zaafın ardından bir kuvvet yapmakta, sonra da kuvvetin ardından bir zaaf ve bir saç aklığı yapmakta! Neyi dilerse yaratıyor; O öyle Alîm, öyle Kadîr!"

İnsanoğlunun yaratılışının ana rahmindeki merhalesi sırf Rahman ve Rahim olan Allah`ın merhametiyle sürüp gidiyor. Zaten Rahim kelimesi de O`nun isminin bir tecellisi değil midir? Mürselat sûresinin 20 ve 23. ayetlerinde Rabbimiz buyurur ki: "Biz sizi dayanıksız bir sudan yaratmadık mı? İşte o suyu belli bir süreye kadar sağlam bir yere (yani ana rahmine) yerleştirdik. Demek ki takdir etmişiz, demek ki biz ne güzel kadiriz!" Söyleyin kimdir ana rahmindeki çocuğu doğuncaya kadar orada güzelce yaşatan? Çocuğun kendisi mi, yoksa anası mı? Yoksa Allah Azîmüşşan mı?

İnsanoğlunun dünyaya geldikten sonraki çocukluk dönemi ise tamamen annesinin babasının merhametine kalmış bir dönemdir ki, anne ve babaya o merhameti lütfeden de yine Rahman ve Rahim`dir. Emzirmeyi unutuverse, soğuktan sıcaktan saklamasa, yedirip içirmese hemen ölüverecek kadar zaaf ve acziyet içerisindedir insanoğlu. Hatta bugün bizler belirli bir yaşa kadar, doğumdan iki üç yaşımıza kadar olan çocukluk dönemimizi hiç hatırlayamayız. Çünkü hep başkalarının, yani bizim bakımımızı üstlenenlerin çaba ve gayretiyle bu dönemimizi geçirdik. Fakat insanoğlu, böylesine aciz ve zavallı dönemlerini, bütün bunları unutur da, kendisini bir şey zanneder, azar, kabarır, büyüklenir, hatta firavunluğa kalkışır, ilahlığa yeltenir.

İnsanoğlu sadece çocukluk döneminde mi acizdir, delikanlılık ve olgunluk çağında müstağni midir? Yani delikanlılık ve olgunluk çağında hiç kimseye minnet etmeyecek, muhtaç olmayacak, boyun eğmeyecek durumda mıdır? Hayır, insanoğlu kendisini en güçlü ve kuvvetli sandığı bir dönemde dahi öylesine acizdir ki, öylesine zayıftır ki, bir dakika nefes alamasa ölür, belirli bir dönem aç ve susuz kalsa ölür, sıcağa, soğuğa, tehlikelere ve darbelere karşı çok az bir tahammül gücü vardır. Hastalıklar insanoğlu içindir, kötürümlükler, felçler, başkalarının eline ve merhametine kalmalar ve her türlü acizlikler en kuvvetli zannedildiği dönemde dahi insanoğlunu beklemektedir.

Allah Tealâ Hac Sûresinin beşinci ayet-i kerimesinde buyurur ki: "Ey insanlar! Yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alak`dan, sonra uzuvları (önce) belirsiz, (sonra) belirlenmiş canlı et parçasından (uzuvları zamanla oluşan ceninden) yarattık ki, size (kudretimizi) gösterelim. Ve dilediğimizi, belirlenmiş bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız. Sonra güçlü çağınıza ulaşmanız için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi vefat eder; yine içinizden kimi de ömrün en rezil çağına götürülür; ta ki bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hale gelsin. Sen yeryüzünü de kupkuru ve ölü bir halde görürsün; fakat biz üzerine yağmur indirdiğimizde o, kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten iç açıcı bitkiler verir.

Hele bir de ihtiyarlık dönemini düşününüz; Allah Tealâ`nın tabiriyle, "ömrün en rezil dönemi!" Çocukken anne ve babanın merhametine kaldığı gibi, ihtiyarlığında da çocuklarının, torunlarının merhametine kalmış bir dönem. Tam bir acziyet ve zaaf dönemi. Hatta ihtiyarlara bazen "âcüz ve acûze" dendiğini hepimiz biliriz. El tutmaz, ayak tutmaz, gözlerin feri kalmamıştır.

İnsanoğlu bütün dönemlerinde işte böylesine acizdir, zayıftır ve böyle olunca da mutlaka birilerine kul olmak durumundadır. Madem ki zayıftır, madem ki muhtaçtır, madem ki birilerine dayanmak durumundadır ve kendi kendine yeterli değildir, mademki müstağni değildir, o halde mutlaka kuldur ve kul olmak zorundadır. Çünkü insanoğlunun bükülen bir boynu vardır, eğilen bir beli vardır, yere konan bir alnı, bir yüzü vardır. Bu boyun mutlaka birilerinin karşısında bükülecektir, bu bel mutlaka birilerinin karşısında eğilecektir, bu alın ve yüz mutlaka birilerinin karşısında yerlere sürülecek ve kapanacaktır, bu diller mutlaka birilerine yalvaracaktır, bu eller mutlaka birilerine açılacaktır, bu kollar mutlaka birilerine uzatılacaktır. Öyleyse en iyisi geliniz Allah`a uzatalım, Allah`a kul olalım!

Çünkü Allah`a bükülmeyen bir bel, Allah`ın huzurunda eğilmeyen bir boyun mutlaka birilerinin önünde eğilecektir. Ya bir zalimin önünde, ya bir diktatörün önünde, ya bir firavunun, ya bir nemrudun önünde, ya bir makamın ve koltuğun önünde, ya toplumun ve çevrenin baskısı karşısında ya paranın ve pulun önünde, ya nefsin ve şehevî arzuların önünde eğilecektir ve bükülecektir. Allah`ın huzuruna konulmayan alın ve yüz, mutlaka birilerinin önünde yerlere sürülecektir, Allah`a yalvarmayan diller mutlaka birilerine yalvaracaktır, Allah`a açılmayan eller mutlaka birilerine açılacaktır ve Allah`a uzatılmayan kollar mutlaka birilerine uzatılacaktır.

Mehmet Göktaş / İnzar Dergisi – Kasım 2016 (146. Sayı)
 
17-11-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.