İlme yapılan yatırım: Az sermaye çok kazanç

Abdulkadir Turan
İmam Şafii Hazretleri; "İlim bir hazinedir. Yoksul ve zengin herkesin ulaşabileceği bir hazine... Yolculuğu ucuz, sermayesi küçük, hedefleri büyük olanların yatırımı..."
İmam Şafii Hazretleri

İlim bir hazinedir. Yoksul ve zengin herkesin ulaşabileceği bir hazine... Yolculuğu ucuz, sermayesi küçük, hedefleri büyük olanların yatırımı...

İmam-ı Şafii Hazretleri, Ebû Abdillâh Muhammed b. İdrîs b. Abbâs eş-Şâfiî, Hicri 150’de, Miladî 767’de meşhur rivayetle Gazze’de doğdu. Henüz beşikte iken babası vefat etti, yetim kaldı. Kureyşî idi, Abbasiler üzerinden Kureyşlilerin iktidarda olduğu, dünyaya hükmettiği bir dönemde idi. Ama yoksuldu.

Baba tarafından soyu Hz. Peygamber’in dördüncü kuşaktan dedesi Abdümenâf ile birleşir. Şeceresinin çeşitli basamaklarında yer alan dedelerine bağlı olarak Kureyşî, Muttalibî, Şafii nisbetleriyle anılır. Bedir Gazvesi’nde Müslümanlara esir düşüp fidye vererek serbest kaldıktan sonra İslâm’ı kabul eden dedesi Sâib’e değil, onun oğlu Şafi’ye nisbetiyle şöhret bulmuştur. Anne tarafından soyu Ezd, Esed veya Kureyşi kabilesine bağlanır. Ancak Ezd yönündeki rivayetler tercih edilmiştir.

Adı Muhammed b. İdrîs’tir. Annesi, oğlu Muhammed’i yine meşhur rivayetle henüz iki yaşında iken Mekke’ye götürür. Mekke’de yoksulluğundan kurtulmayı umar. Ama Mina yakınlarındaki Şi‘bü’l-hayf mevkiindeki evlerinde hayat diledikleri gibi yol almaz...

Muhammed, mahrumiyet içinde büyüdü; sıradan bir Mekkeli gibi bir yaşam sürebilir ve günleri dolunca bir mezarlıkta kendisine küçücük bir yer verilip orada bir isimsiz olarak gömülebilirdi. Ya da işlerini düzeltir, büyük bir esnaf olabilir ve tanınmış bir tüccar olarak yaşadıktan sonra bir mezara konuk olabilir, birkaç yıl anıldıktan sonra adı unutulup tarihe karışabilirdi.

Muhammed’in annesi, onun için eğitimi, ilmi seçti; onu Kur’an-ı Kerim okumaya ve ilim öğrenmeye verdi.

Paraları yoktu ve rivayete göre Muhammed ilk dönemde ders notlarını yazacağı kâğıtları, bir devlet dairesinin çöplüğüne atılan atık kâğıtlardan temin ediyordu, onu da bulamazsa etraftan yazı yazılacak uygun kemik buluyor ve onların üzerine yazıyordu. Biraz yol alıp da yedi veya dokuz yaşlarına geldiğinde, artık bir Kur’an-ı Kerim hafızı ve bir öğretmen sayılırdı. Mescid-i Harâm’da Kur’an okutmaya başladı, eğitim masraflarından biraz olsun kurtuldu. Kur’an-ı Kerim dersleri verirken aynı zamanda İsmâil b. Kustantîn’den kıraat dersleri alıyor ve Ka’be’nin gölgesindeki ilim meclislerine katılıyordu.

İlim sermaye istemez, zahmete katlanmayı ister. Muhammed, on yaşını bulduğunda Arapların örfünü ve lisanını tam öğrensin diye Beni Huzeyl kabilesine gönderildi. Onlardan hem Arap şiirini hem biniciliği öğrendi. Arap şiiri, onun Kur’an ve hadisi daha iyi anlamasını sağlayacak; binicilik ise ilim yolculuğu yapmasını kolaylaştıracaktı.

Hayatın bu zor evresini geride bırakınca ders aldığı pek çok hocanın ardından İmam Malik Hazretlerine gitmeye karar verdi. Kur’an-ı Kerim’i hıfzetmiş, Arap dilini kavramış, önüne konacak bir metnin özünü kavrayacak çağa gelmişti ama Kur’an-ı Kerim, lafzının Arapça metin olarak anlaşılmasıyla anlaşılmazdı. Onun anlaşılması ancak Resulullah’ın (S.A.S.) tanınmasıyla mümkündü. Bu, Hadis eğitimi demekti.

İmam Malik Hazretleri ona Hadis ilmini en iyi şekilde öğretirdi ama hâlâ, İmam’ın meşhur el-Muvatta’sını alacak parası yoktu. Kitabı ödünç aldı, güçlü hafızasıyla kavradı ve Medine’ye gitti, orada İmam Malik (b. Enes) Hazretlerinin ders halkasına katıldı. Kısa bir süre içinde İmam’ın en başarılı öğrencileri arasına girdi.

Muhammed, İmam Malik’in vefatına kadar Medine’deki derslerine devam etti. İmam Malik Hazretleri vefat edince muhtemelen Mekke’ye döndü ve bir devlet görevinde bulunmak üzere Yemen’e gitti. Yemen’e gitmek için yol parası yoktu. Annesi evini rehin vererek borç para aldı ve ona yol parası olarak verdi.

Devlet görevlileri devlete uyar, Muhammed ise ilmine uyuyordu. İlmi ona Ehl-i Beyt sevgisinin farz olduğunu söylüyordu, o da Ehl-i Beyt’i seviyor ve bu sevgisini halka duyuruyordu.

Emeviler gitmiş, Abbasiler gelmiş ama hâlâ Ehl-i Beyt sevgisini izhar etmek suç olmaktan çıkmamıştı. Çok geçmeden Muhammed, bir grupla birlikte Ehl-i Beyt yanlısı bir ayaklanma düzenlemekle suçlandı, Yemen’den ta Suriye’nin Rakka şehrine Halife Harun Reşid’in huzuruna getirildi.

Mahkeme yapıldı, arkadaşları idam edildi. Ona ise ilmi kurtuluş gemisi oldu. İmam Muhammed bin Hasan eş-Şeybanî onun ilimde çıktığı mertebeyi gördü ve affedilmesi yönünde Harun Reşid nezdinde girişimde bulundu. Muhammed, Bağdat’ta göz hapsine alındı. Bağdat, başkentti, orada ilim öğrenmek için büyük imkânlar vardı. Muhammed, bunu fırsat bildi ve göz hapsi sırasında hem İmam Muhammed’in derslerine devam etti hem de başkentteki diğer âlimlerin.

Burada Ehl-i Rey ile tanıştı, onların eserlerini inceledi, zayıf yönlerini tespit etti, münazaralarda bulundu, münazaraları Hadis ehlini güçlendirdi. Göz hapsi bitince Mekke’ye gitti ama Bağdat’a gidiş gelişleri devam etti, bu gidiş gelişler sırasında ondan ders alanlar arasında İmam Ahmed bin Hanbel de vardı.

Muhammed’in Bağdat’a gelişleri Hadis ehlini öylesine güçlendirmişti ki ona “Nâsıru’l-Hadîs” unvanı verildi ve artık o, sadece Muhammed bin İdris değil, çıktığı ilmî mertebeyle İmam Muhammed bin İdris eş-Şafii’ydi.

Dul ve yoksul bir annenin yatırımı meyvesini vermiş, İslam âlemi için büyük bir imamın yetişmesine vesile olmuştu.

Bağdat karışıktı, İmam Şafii, kendisini Bağdat’ta huzursuz hissediyordu ya da bizzat birileri ona oradan uzaklaşması için baskı yapıyordu.

İmam Şafii, gözden ırak bir yere gitmek isteyen pek çok âlim gibi Mısır’a yerleşmeye karar verdi.

Hicri 198 veya 200’de geldiği Mısır, onun sağlığına iyi gelmedi. İmam, burada pek çok hastalıkla karşılaştı ama hastalık onu ilim öğretmekten ve te’lif etmekten alıkoymadı. Hatta te’lif açısından hayatının en verimli dönemi, bu, gözden ırak yerdi.

Öyle büyük bir âlimin o dönemde kendisini ifade edebilmesi için hamilere ihtiyacı vardı. Rivayetlere göre bu himayeyi dayıları Ezdîler ve onların dostları sağlamıştı.

Buna rağmen her dürüst âlim gibi bir süre sonra baskı görmeye başladı ve Mısır’dan çıkmaya zorlandı. Sevenleri valiyi kararından vazgeçirmeye çalıştıysa da vali inat etti, İmam’ı sürgün etmekten vazgeçmedi. İmam, hazırlık için ondan üç gün izin istedi, üçüncü günde vali öldü ve İmam sürgünden kurtuldu.

Ama zulümlerini âlimlere onaylatarak meşrulaştırmak isteyenler, onun peşini bırakmıyordu. Abbasi Halifesi Me’mun, onu kadı yapmak, böylece resmi yapının içine çekmek istiyordu. İmam ise ilmi sivil bir etkinlik olarak görüyor, resmi bir görev almaya yanaşmıyordu.

Valiyi aşmak mümkündü ama dünyaya hükmeden Bağdat Abbasî Halifesine karşı durmak neredeyse imkânsızdı. İmam ya dünya malını tercih edecek ve zalimlerin mühürdarı olacaktı ya da annesinin yaptığı büyük yatırımı selamet içinde ahirete götürecek, onun sadaka-i cariye emanetine sadakat üzerinde onunla buluşacaktı. İmam, ellerini kaldırdı, “Allah’ım! Dinim, dünyam ve âkıbetim için bu görev hayırlı olacaksa nasip eyle, değilse canımı al” diye dua etti.

O görev onun din ve dünyası için hayırlı olmayacaktı ki duası kabul oldu ve üçüncü günde 29 Recep 204’te (19 Ocak 820) ruhunu teslim etti.

O gün belki zengin değildi ama artık ümmetin büyük imamlarından biriydi. Ahirete kadar kendisine ve anne babasına dua edilecek bir imam...

Acaba Kureyşlilerin yoksul ve dul gelini hangi yatırımı yapsaydı böyle bir varlığa ulaşabilir, bu kadar hayır dua alabilirdi?

Abdulkadir Turan / İnzar Dergisi – Mayıs 2015 (128. Sayı)
 


 
06-05-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.