İlim, İctihad Ve Mezheb…

Yusuf Akyüz
Müctehid olmayanın ictihadı bâtıldır; herhangi bir mes’elede ictihad yapamaz; çünkü bunu yapabilecek ilmi ehliyeti, ihtisas ve salahiyeti yoktur…
 “De ki: Bilenlerle bilmeyenler hiçbir olur mu? Bunları ancak akl-ı selim sahibleri düşünürler.” (Zümer Suresi, 9)

“Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun!” (Enbiya Suresi, 7)

“Allahu Teâlâ kimin hayrını dilemişse onu dinde fıkıh (ince anlayış) sahibi kılar ve ona doğruyu ilham eder.” (İbn-i Mes’ud`dan (r.a), rivayetle Ebu Nuaym’ın Hilye’sinden)

“Ne olacak, adam ihtisas sahası dışına çıkıp konuştuğu zaman işte böyle acâyip-garâib şeyler söyler!” (İbn-i Hacer, Fethûl Bâri, III. 683)

Müctehid olmayanın ictihadı bâtıldır; herhangi bir mes’elede ictihad yapamaz; çünkü bunu yapabilecek ilmi ehliyeti, ihtisas ve salahiyeti yoktur… İlim ve ihtisasın en ileri seviyesini ifade eden ictihad ehliyeti herkese verilebilecek bir mevki değildir; ihtisas ve liyakat işidir; ilmi kifâyet ve salahiyet gerektirir… Usûl kitablarında tafsil edilen pek çok şartlara haiz olmayı gerektiren ağır bir mes’uliyet olup herkesin taşıyabileceği bir yük değildir. Müctehid, ictihada havale edilen bir mes’elede hüküm verirken, kılı kırk yarar gibi titizlik göstermek mecburiyetindedir. Çünkü ictihadıyla amel edenlerin de sorumluluğunu üstlenmektedir; belki kıyamete kadar milyonlarca insan o fetvaya göre amel edecektir… Mes’uliyetinin ağırlığından olsa gerek, ilimde ictihad seviyesine yükselmiş İmam Gazâli (radıyallahu anh) gibi bir zirve şahsiyet bile müstakil ictihada yönelmemiş, mezhebinde yetiştiği İmam Şafii (r.a)`nin ictihadlarıyla amel etmeyi tercih etmiştir. Onlar: “Allahu Teâlâ’nın azamet-i şanından ancak âlimler hakkıyla korkarlar!”

Müctehid, mahşer gününde: “hangi delile istinaden bu hükmü verdin, neye istinad ettin?” sualinin cevabını verebilecek ilim ve ehliyete, ihtisas ve vukufiyete sahib kişidir! İmam Ebu Hanife (radıyallahu anh)’den şöyle nakledilmektedir: “(Bir mes’elede hüküm verirken): Eğer bulabilirsem, Allahu Teâlâ’nın kitabındaki delilleri esas alırım; orada delil bulamazsam; Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem`in sünneti ve güvenilir raviler elinde yayılmış sahih âsârını; Kur`an ve Sünnet’te bulamadığımda ise Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin ashabının görüşlerinden dilediğimi alırım; fakat onların görüşlerinden dışarı çıkıp başkasının görüşünü almam…” diğer mezheb imamlarının da bu mealde paralel ifade ve beyanları vardır. İlim ve ihtisasın zirve makamında olan müctehid imamlar (radıyallahu anhum), Kur`an ve Sünnet’i en iyi bilen, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin güzide ashabının icma ve fetvalarına vakıf insanlardır.

Bir mes’elede hüküm verirken, bu sıralamayı esas almaktadırlar; istinadları sağlam, ictihadları ümmetin ekseriyetinin hüsn-ü kabulüne ve yüksek teveccühüne mazhardır. Böyle olmasaydı, mezhebleri şimdiye kadar yaşayamazdı…

Müctehidlerin aynı mes’elede farklı ictihadlarda bulunmalarının çeşitli sebepleri vardır ama her birinin de kendi usûlüne göre istinad ettiği bir delili vardır… Ekseren bu ihtilaflar furûâta taalluk eder ve usuldeki umumi ittifaka halel getirmez. Ehl-i Sünnet mezhebleri hemen hemen bütün asli mes’elelerden ittifak halindedirler ve birbirlerine hürmet ederler ve gerektiği yerde birbirlerinin fetvalarına göre amel edebilirler… Meselâ, zaruret halinde bir Hanefi mezhebi mukallidi, Şafii mezhebini taklid ederek, bir mes’elede İmam Şafii (r.a)’nin ictihadıyla amel edebilir; aynı şeyi bir Şafii veya Maliki de yapabilir. Mezhebleri birbirine karıştırmamak şartıyla, zaruret hallerinde bütün hak mezheblerin ictihadlarından istifade edilebilir.

Denilse ki, “hak birdir, doğru nasıl birden fazla olabilir; bir mes’elede bir mezhebin ictihadi görüşü doğru ise diğer görüşlerin yanlış ve hatalı olması gerekir ve hatalı olan görüşle nasıl amel edilebilir?!” Evet, hak birdir, ama doğrunun birden fazla vechesi, tabaka ve penceresi olabilir; böyle olması, birliğe ve bütünlüğe zarar vermez. Meselâ, şeriatı dört katlı bir bina olarak tasavvur edelim: Bu dört katlı binanın her dört katında da oturan farklı kültürlere mensub insanlar bulunsun… Binanın kapısı ve çatısı birdir ama birden fazla katları ve her katta yaşayan insanların da diğerlerinden bazı noktalarda ayrılan kısmi farkları ve değişik hayat tarzları ve alışkanlıkları vardır. Köylü kökenlisi, zengini, fakiri, tahsillisi ve cahili, yaşlısı-genciyle aynı çatı altında toplanmışlar ve beraber yaşamaktadırlar.

Giriş katı zemine yakın olduğu için pencereleri demirli olur. Güneşten daha az faydalanır ama bahçeyi daha fazla kullanır. Yüksek katların da merdiven çıkma zahmetine mukabil güneşten daha fazla istifade imkânı vardır. Binanın umumi herkese şamil kuralları, her katın da hususi bazı kuralları vardır; sorumlulukları da şartlarına ve imkânlarına nisbetle az çok farklıdır…

Bir diğer misal; bir memleket aynı kanunlara tabi olduğu halde, bölge ve kültür farklarına göre tüzük ve uygulamaya aid yönetmeliklerde bazı değişiklikler olabilir… Bir bölgede daha sıkı ve şiddetli uygulanan bir kanun başka bölgede daha esnek ve müsamahalı uygulanabilir. Kırsal kesimler bazı konularda muaf tutulabilir. Sıcak-soğuk iklimlerde ekstra farklılıklar ve değişik uygulamalar olabilir… İşte bunun gibi iklim, bölge, örf ve insani doku farklarına göre ruhsatlar daraltılıp genişletilebilir. Müeyyideler yerine göre daha şiddetli veya daha esnek uygulanabilmektedir… İmam Şafii (r.a)`nin Mısır`a gittikten sonra bazı ictihadlarını değiştirmesi buna misal verilebilir… Bediüzzaman (k.s)`ın ifadesiyle, “Hanefi mezhebi şehirlilerin hayat tarzına uygun, Şafii mezhebi de köylülerin yaşayışına daha uygundur.” hadis kültürünün yaygın olarak bilindiği, daha kolay anlaşıldığı Hicaz bölgesi, hadis ağırlıklı Hanbeli ve Maliki mezheblerine daha uygun geldiği için bu mezhebler Hicaz ve civarında yayılabilmiştir.

Hanefi mezhebi ise, hadis kültürüne vakıf olmayan, Arabî konuşamayan, çok farklı bölgelerde yaşayan, iklim, örf ve hayat tarzları değişik, daha ziyade aslen Arab olmayan Kuzey Yarım Kürede yayılmış olmasının hikmeti: rey ağırlıklı olması hasebiyle iklim, örf ve hayat tarzları farklı çok değişik bölge ve kültürel dokulara uygun fıkhi çözümler (ictihadlar) sunabildiği içindir. Çok geniş bir coğrafyada ve değişik halklar arasında yayıldığı için ictihad müessesesi en ziyade Hanefi mezhebi bünyesinde çalışma imkânı bulabilmiştir… Denilebilir ki, Hanefi mezhebinde ortaya konulan ictihadlar, diğer mezheblerin toplamından daha fazladır… Diğer mezhebler daha dar bir çevrede bölgesel bir görünüm arz ederken, Hanefi mezhebi beynelmilel bir hüviyete sahibtir… Dolayısıyla yaşanabilme ve uygulanabilme sahası o nisbette de daha geniştir… Daha basit ve dar bir çerçevede yaşanan Hicaz gibi bölgelerde fazla ictihada ihtiyaç duyulmazken; daha karmaşık ve çeşitliliğin yaşandığı bölgelerde ortaya çıkan binlerce yeni mes’eleden dolayı yeni ictihadların yapılmasına ihtiyaç hâsıl olmuştur… Çok geniş bir coğrafyaya yayılan Hanefi mezhebinde ictihadlara fazlaca yer verilmesinin hikmeti budur…

Hicaz bölgesinde basit ve sade bir hayat yaşayan insanlar için İmam Malik (r.a)’in Muvatta’sı veya İmam Ahmed bin Hanbel (r.a)`in Müsned`i yeterli olurken; Balkanlar’dan Endonezya`ya kadar uzanan yüzlerce değişik kavimlerin farklı örf ve kültürlerin yaşadığı coğrafyada fıkıh ihtiyacını karşılamak için Fetevayı Hindiyye, El-Mebsut, İbn-i Abidin gibi büyük çaplı ve geniş kapsamlı fetva külliyatlarına ihtiyaç duyulmuştur… Mezheb, dini anlama, anlatma, yaşama ve yaşatma yoludur… Her bölgenin kendi şartlarına uygun fıkhi-ictihadi çözümler bulmak; halkın haline, şartlarına ve hayat tarzına ve anladığı lisana mütenasib tebliğler sunmak, âlimlerin borcu ve sorumluluğudur…

Dolayısıyla, yarım asırdan fazla Suud hükümetinin mali ve siyasi desteğiyle Türkistan`a, Pakistan`a, Hanbeli mezhebini dayatan Vahabi bağnazlığın hiçbir anlamı yoktur ve bunların halk nezdinde kayda değer bir karşılığı da yoktur. Şimdiye kadar bu tür yaklaşımlar nefret uyandırmaktan başka da bir işe yaramamıştır…

Türkistanlı Hanefi kalsın ve İslam’ı Hanefi fıkhına göre anlayıp yaşasın! Iraklı Şafii kalsın ve Şafii fıkhına göre İslam`ı yaşasın! Hicazlı da Hanbeli veya Maliki fıkhına göre İslam`ı anlayıp yaşasın… Hicazlı talebe mektebinde Müsned ve Muvatta’yı okuyarak dini öğrensin… Iraklı talebe Suyuti’yi, El-Muğni’yi okuyarak tahsiline devam etsin… Türkistanlı ve Pakistanlı da Fıkh-ı Ekber, Hidaye ve Mebsut okuyarak dini öğrensin… Mezheb en yalın manasıyla usul ve mekteb demektir: dini anlama, yaşama, öğrenme ve öğretme yöntemidir… Her bölgenin şartları az çok farklıdır; ihtiyaçları ve ictihadları da farklıdır… Nitekim her hastanın durumuna göre ilacı az çok farklıdır… Dinin sabit esaslarında ittifak hasıl olduktan sonra furuata müteallık ihtilaflar ümmetin zenginliği ve çeşitliliği, dolayısıyla rahmet vesilesidir…

İlmin azalıp cehaletin yayıldığı, yakîn ve teslimiyetin azalıp kalplerin şüpheye kapıldığı ahir zamanda bazı menfi propagandaların da etkisiyle muhtasar ilmihal ve fıkıh kitablarında zikri geçen konular hakkında delil sorma hastalığı ortaya çıkmıştır… Bir mes’ele hakkında müctehidin kavlini veya fetva suretini söylüyorsun; “Bu fetvanın ayetten ve hadisten delili nedir?” diyor. Çok masum gibi görünen bu sualin ardında; müctehidlerin ilmi ehliyetini kabul etmemek, kendi aklını esas alıp müctehidlere güvenmemek; delili ben anlarım, ayet ve hadisin hükmünü, mana ve muradını ben kendi aklımla çözebilirim, demek gibi cahillik ve ukalalık vardır. İlim ve edebden zerre kadar nasibi olmayan bu nevzuhur okumuş cahil ve gafillere cevab bile vermek vakit israfı sayılır ama hastalığın şuyuuna binaen üzerinde durmak zarureti hâsıl olmuştur…

Elbette bu tip soruları piyasaya sürüp şüpheleri körükleyerek parsa toplama derdinde olan ilahiyatçı-aydın etiketli medya kanalizasyonlarında yuvalanmış maksatlı kişilerdir. Halkın kafasına şüphe tohumları ekerek inancını sarsmak; geçmişle bağını koparıp zihinsel operasyonlarla kendi otoritelerini dayatmak, böylece parsa toplamak sevdasına düşmüşlerdir…

O zaman hekime: yazdığın bu ilacın delili-mesnedi nedir? diye sormak gerekir… Hekim de sana haklı olarak ilim ve ihtisasının delili olarak duvarda asılı diplomasını gösterir. Yazdığı ilacın delili yirmi beş senelik tahsildir. Doktorun ehliyetine güvenmiyorsan, yirmi beş sene tahsil de sen yaparsın, o zaman kendi ilacını kendin yazarsın… Delilini de o şekilde anlarsın. Diğer meslek dalları için de aynı şey geçerlidir. Delil: her meslekte tahsil ve tecrübe, ilim, ihtisas ve ehliyettir… Mukallidin, bir mes’elede müçtehidin kavlini veya fetva suretini bilmesi yeterlidir. Ayrıca fetvanın delilini istemesi abestir. Zaten kendi nakıs ilmiyle delili okusa bile medlulünü bilemez ve istinbat edemez. Bu yüzden mukallidin önüne delil koymanın bir manası olmadığı gibi zihinleri karıştırmaktan başka da bir işe yaramaz. Aksi halde ilmi kifayeti, ihtisas ve ehliyeti olmayan mukallid kendi kafasına göre delili yorumlamaya ve hevasına göre hüküm çıkarmaya başlar; böylece sapıtır ve yoldan çıkar.

Dolayısıyla mukallid için müctehidin kavli veya müftünün fetva suretini bilmesi kifayet eder. İsterse gidip ilim tahsil eder. Zira mukallid delilin medlulünü bilebilecek ilmi kifayette olsaydı taklid etmesine ihtiyaç kalmaz, kendisi ictihad yapardı!

Bir ictihadi fetvanın ya ayetten, ya hadisten, ya sahabenin icma’ından, ya kıyasdan, mesalih-i mürsele, istihsan veya Sedd-i zerai kapsamında muhakkak bir delili-şer’i mesnedi vardır. Ümmetin asırlardır ictihadlarıyla amel ettiği, sözlerini sened bilip itimad ettiği, ilim ve takvalarına güvendiği, ömründe hiç yalan söylememiş, canı pahasına da olsa dininden taviz vermemiş, ilim ve takvasına herkesin şahid olduğu, âlim, âbid ve mücahid, ümmetin önderi ve âlimlerin göz bebeği büyük müctehidlere itibar etmeyeceksin de, çağın hastalıklarıyla kirlenmiş arızalı ve kıt aklına veya takvadan zerre kadar nasibi olmayan, Allahu Teala`dan korkmayan ve ilimlerini dünyalık için kullanan bir takım ilahiyatçı-aydın kılıklı soytarının sözüne mi güveneceksin…

Bugün dünya, yarın ahiret. Ölüm var, hesap var, el insaf ya hû!!!

Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Kasım 2015 (134. Sayı)
 
16-11-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.