İctihad Ehliyet Gerektirir…

Yusuf Akyüz

İctihad, dini delilleri (edille-i şer’iyye’yi) ilim ve ihtisas ışığında okumak, anlamak, yorumlamak ve yaşamak için çalışmak; anlamak ve anlatmak çabasıdır…
 “Kullarından ancak alimler Allahu Teâlâ’nın azamet-u şanından ve azabından korkarlar. Şüphesiz ki Allah Aziz ve Gafurdur.” (Fatır Suresi, 28)

“İlim ve hikmetin başı, Allah (cc) korkusudur!” “Takva kalbdedir.”

“Allahu Teâlâ sizin suretlerinize ve cismi bedeninize bakmaz; fakat kalblerinize ve amellerinize bakar.” (Hadis-i şeriflerden seçmeler.)

İçtihad, sadece ilim ve ihtisas işi değil, takva, ilmi hüviyet, lütfu ilahi ve inayete mazhariyettir…

İctihad, dini delilleri (edille-i şer’iyye’yi) ilim ve ihtisas ışığında okumak, anlamak, yorumlamak ve yaşamak için çalışmak; anlamak ve anlatmak çabasıdır… Her aklı başında insanın insafen ve bedaheten kabul edeceği gibi bu çalışmanın icabı ve lazımı, daha da güncel ifadeyle, olmazsa olmazı: ilim ve ihtisastır; ehliyet, liyakat ve vukufiyet, yani vakıf olmaktır… Mevzunun ilmine, fennine, mana ve mahiyetine, inceliklerine ve derinliklerine yeterince aşina olmaktır… İlmi seviyesi (ehliyet ve kifayeti) ictihad yapabilecek derecede olmayan nakısların ictihada teşebbüs etmesi, din adına tahribattan öteye gitmez! Kaş yapayım derken göz çıkarmak, misali zararı faydasından çok daha fazla olur! Bir işi yapabilmek için evvela o işin ehli olmak lazımdır. Hem din hem dünya işinde lazım olan: ilim, ihtisas, ehliyet ve liyakattir…

İlim ve ihtisası olmayan basit bir ilaç reçetesini bile okuyup anlayamaz; birkaç satırlık hukuki bir metnin dahi icabını/mana ve muradını kavrayamaz! Birkaç beyitlik bir şiiri okuyup anlayabilmek için dahi kâfi derecede lisan ve edebiyat ihtisası lazımdır…

Bir sözü her okuyan kimse akli mertebesine ve idraki fehmine, ilim ve ihtisas seviyesine göre bir şeyler anlayabilir… Söz aynıdır ama anlaşılan manalar farklıdır: her okuyan kendi seviyesince o sözden bir mana çıkarır… Bazen bir kelime bin manayı anlatır da, kimisi üçünü, beşini kimisi ellisini, kimisi yarısını ve çok azı tamamını anlar… Akli mertebeler ve idraki seviyeler arasında dağlar kadar farklar vardır… Bazısı çakıl taşı, bazısı ağrı dağı kadardır… İnsanın anlayışı, akli mertebesine göre, ilim ve ihtisası kadardır. Bir delilden her okuyan aynı manayı çıkaramaz… İlim ve ihtisasta en ileri seviyeyi ifade eden ictihad derecesine ulaşmış bir müctehidin isabet imkânı sair insanlara nisbetle çok daha fazladır.

Akl-ı selim hikmet ve bedahet, ilim, ehliyet ve liyakate tabi olmayı gerektirir. Hem din hem dünya işlerinde bu geçerlidir. Burada tabi olunan, beşeri şahsiyet değil, ilmi hüviyet, yani ilim ve ehliyettir…

Mezheb nedir ve mezhebsizlik niçin dalalettir?

Mutlak müctehidin eddille-i şer’iyyeden hüküm çıkarma yoluna (usul ve yöntemine) mezheb denir. Takib edilen yol demektir. Müctehidin ilmine hürmeten onun adına izafe edilir ve ittiba edenler de bu müctehide nisbet edilir. Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli denir… Hanefi, İmam Ebu Hanife (r.a)’nin usul ve ictihadlarına göre amel eden; Şafii de İmam Şafii (r.a)’nin  ictihadlarına göre amel eden kimse demektir. Hem Ehl-i Sünnet ve hem de Şia, ilim ve ihtisası ictihad seviyesinde olmayan herkesin bir müctehidin ictihadıyla amel etmesinin vacib ve gerekli olduğu hususunda müttefiktir. Ayet ve hadis, müctehid için delildir; müctehid olmayanların delili ise, müctehidin kavlidir.

Çünkü ayet ve hadisin hükmi delaletini (ne hüküm ifade ettiğini) ancak müctehid bilebilir: zira o ilim ve ihtisas sahibidir. Sair insanlar bu manada müctehide tabidir; ancak müctehidin kavliyle amel edebilir. Usul böyledir…

Mezhebsizlik dalalettir! Niçin dalalettir? İçtihad yapabilecek ilim ve ihtisası (ehliyet ve liyakatı) olmadığı halde, ayet ve hadisleri kendi kafasına göre yorumlayıp amel eden kimseye mezhebsiz denir. Tıpkı hekim olmadığı halde kendi kafasına göre ilaç yazan ve kullanan kimse gibi, bir mezhebe göre amel etmeyen kimse de kat’i surette dalalettedir… Ekseriyetle, itikadı ve amelleri fasiddir… Ayet ve hadislerin hükmi delaletini bilemeyeceği için kendi zannına göre hüküm verir; haramı ve helali birbirine karıştırabilir… İtikadda da mücessime, müşebbihe ve cebriye gibi batıl inançlara düşebilir… Bütün batıl fırkalar da kendi anlayışlarınca ayet ve hadisleri tevil ederler; fasid itikadlarına bazı ayetleri delil gösterirler; ayetten bunu anlıyoruz, derler…

Mezhebsiz, ehliyetsiz kimsedir; ilmi kifayeti olmadığı için ayet ve hadislerin muradını anlayamaz, yüz mesele olsa, doksanında hata eder ve dalalete düşer… İlmi usul ve kıstaslara vakıf olmadığı için dalalete düştüğü hususları da bilemez! Mezhebsiz, ilim ve hikmetten hiç nasibi olmayan gafil ve cahil kimsedir; ilimden az bir nasibi olsaydı, hiç olmazsa bilmediğini bilir ve bir bilene tabi olarak kurtulabilirdi… Ama mezhebsiz, kendi kıt aklından başka hiç kimseye güvenmez; her şeyi herkesten daha iyi bildiğini zanneder… Kendi aklından başka hiçbir usul ve ölçü kabul etmez; aklına hoş gelen doğru, hoş gelmeyen de yanlıştır… Lafa gelince Kur`an ve sünnete tabi olduğunu söylese de, bu, laftan öteye gitmez. Mezhebsiz, Kur`an ve sünnete değil, kendi aklına ve hevasına tabidir… Kur`an ve sünnete tabi olmak iddiası sadece mezhebsizliğin maskesidir! Kendi cehaletini bile bilmeyen mezhebsiz gafil, kıt aklıyla mı Kur`an’ı bilebilecek?!

Mezhebsiz, en basit bir dünya işinde bile ilim ve ihtisas gerektiğini bildiği halde Kur`an ve Sünnet’in ilim ve ihtisas olmadan anlaşılacağını söyleyen kara cahildir!..

Mezhepsizlik ve telfikçilik:

Mezhebsizliğin başka bir versiyonu telfikçiliktir: mezhebleri bir birine karıştırıp kolayına geldiği şekilde hoşuna giden hükümlerle amel etmek demektir. Aynı şekilde mezhebsizlik gibi telfikçilik de batıl ve dalalettir. Mezhebsiz, kömürle elmesı, tenekeyle altını aynı kefeye koyan, ilim ve ihtisastan anlamayan, gündüzün ortasında parlayan güneşin altında, gözlerini kapayıp cadde-i kübradan ayrılarak dolambaçlı yollarda yolunu kaybeden; zifiri karanlıkta hendeğe düşercesine dalalet çukuruna düşen beyinsiz adam!.. İçine düştüğü dalalet girdabında debelendikçe daha çok batan bedbaht adam, ümmetin yolunu aydınlatan hidayet imamlarının elini tutup kurtulmak yerine, hâlâ “benim de aklım var, ben kimseye tabi olmam!” hezeyanıyla düştüğü çukurda debelenir durur!

Mezhebsiz, sade bir ilaç reçetesi yazmak için bile yıllarca tıb tahsili ve hekimlik ihtisası gerektiğini kabul eder de ebedi hayatı alakadar eden ictihad ve fetva işinde ilim ve ihtisası redder; “herkes ayet ve hadisden hüküm çıkarabilir” der.

Mezhebsizlik, son asırda vahabi propagandalarının etkisiyle yayılmış, sathi düşünce ve idraksizlik hastalığıdır… Gözü dönmüş vahabi hamasetiyle yıllarca körüklene körüklene büyüyen ve ümmet bünyesine sirayet ederek önemli bir kesimi etkileyen bu arızalı düşünce, dünyanın her tarafında az çok bir tarafdar kitlesi bulabilmiştir… Giderek, şaz görüşleriyle tanınan bazı muhalif zevatın düşünceleri etrafında mezhebi bir hüviyete bürünen bu cereyan, ilk başta kulağa hoş gelen yenilikçilik tabelasıyla, ehliyet ve ilmi liyakatin kıymet ve ehemmiyetini idrak edemeyen heyecanlı gençler arasında taraftar bulabilmektedir… Zaten gençlik heyecan ve cevelan demektir; sathilik ve düşüncesizlik dönemidir. İleriyi göremez, gittiği yolun netice ve akıbetini şuur ve idrak edemez… Kulağına hoş gelen birkaç sloganın peşinden (nedir, ne değildir hiç düşünmeden) gençlik sarhoşluğuyla kolayca sürüklenip gider! Bütün cereyanlar yayılıp zemin bulabilmek için gençleri kullanır…

Mevcuda isyan, yenilik, devrimcilik, farklı olmak, heyecan, gözü karalık ve şuursuz bir atılganlık, her yeni cereyana kolayca kapılmak gençliğin belli başlı vasıflarıdır. Duygularından yakalanan genç insan (ilmi altyapısı ve elinden tutan bir hocası da yoksa…) doğru-yanlış demeden, önüne çıkan her akıma kolayca kapılır, avlanır ve kullanılır! Biraz yaşlanıp da düşünmeye başladığında bazı hakikatleri az çok idrak eder ama artık alıştığı ve bağlandığı için vazgeçemez… Hatalı yolda olduğunu bile bile alıştığı gibi gider… Girdiği hatalı yoldan tevazuyla geri dönmek çok az kimseye nasib olan müstesna bir haslettir… Alışmak bağlanmayı getirir; insan yolun başında iyi düşünmeli, girdiği yolun netice ve akıbetini görebilen ehliyetli ilim sahibleriyle istişare etmeden karar vermemelidir.

Mezhebsizliğin, daha sinsi ve kurnaz versiyonu sayılan “telfikçilik”, daha ziyade yerli ve yabancı bazı ilahiyatçı zevatın başını çektiği modernist ve reformist çevrelerin kullandığı bir yöntemdir ve en az mezhebsizlik kadar tehlikeli bir hastalıktır… Bu dalaleti savunan (kalbi kör olmuş, hidayet ışığından mahrum) sözde aydınlar, az çok mekteb tahsil görmüş oldukları için, ilim ve ihtisas olmadan ictihad yapılamayacağını, yapılsa bile kimsenin buna inanmayacağını gayet iyi bilirler ve bu yüzden mezheblerin işlerine gelen ictihadlarını toplayıp telfik ederek meşum emellerine hizmet ederler… Kendilerine “mezhebler üstü” dedikleri ne idüğü belirsiz bir konum biçerler… Telfikçilik, mezhebsizliğin ilmi (bilimsel) hüviyete bürünmüş şeklidir; oldukça sinsi ve tehlikelidir… Hiçbir mezhebi kabul etmediği halde, emelleri için bütün mezhebleri kullanmaktan çekinmezler…

Telfikçilik, sureta Hak’dan görünen, içine batıl muradların gizlendiği sinsi bir dalalet yoludur. Ekseriyetle mezheblerin ruhsatlarını ve kolay taraflarını toplayıp birleştirmek suretiyle, başı kuyruğu belli olmayan hilkat garibesi gibi ucube bir mezheb icad ederek dalalete düşerler… Zaruret halinde, kendi mezhebinde olmayan bir konuda, başka bir hak mezhebin ictihadıyla amel etmek caizdir; ama zaruret yokken işine geldiği şekilde diğer mezheblerin kolay taraflarını toplayıp amel etmek telfikçiliktir ve bu şekilde yapılan ameller batıl ve geçersizdir! Telfikçilik, dini çağa uydurmak ve kolay yaşamak solganıyla (dini tecdid ve ihya değil) tahrip ve imha hareketidir. Maksad dini yaşamak değil, dini hayattan tedricen uzaklaştırmaktır; dini mihrabdan yıkma işinin adıdır…

İpin kopmasıyla tesbihin dağılması misali; bir noktadan başlayan dalalet sapıta sapıta son noktada dinden imandan tamamen kapmakla sonuçlanmaktadır… Muharref Hıristiyanlığın son kalıntılarını da ortadan kaldırarak, soyut bir ahlak ve adalet sloganıyla söküler kapitalist dünyaya monte edilen Protestanlık hareketinin ibretli sonu, gören gözlere aşikardır… İslam üzerine oynanan oyunların maksadı da aynıdır; güçleri yetse, İslam’ı hayattan uzaklaştırmak. Ama Cenab-ı Hakk’ın vaadiyle kıyamete kadar İslam ilk günkü tazeliğiyle ayakta kalacak, kıyamete kadar bir topluluk hak ve hidayet üzere bulanacaktır.

Mezhebsizlik cereyanıyla başlayan dalalet hareketi, telfikçiliğe, sonra mealcilik garabetiyle tarihselcilik fecaatine dönüşerek, gelinen son noktada Kur`an ve sünnet tamamen devre dışı bırakılarak, (portestan din anlayışı gibi) hayata müdahil olmayan, şeriatsiz ve muamelatsız, her türlü akli ve asri yoruma açık, soyut adalet, ahlak, eşitlik, iyilik ve vicdan gibi birkaç kavram etrafında dönen ve sadece adı İslam olan bir din anlayışı hedeflenmektedir.

Son zamanlarda medya kanallarıyla cemiyete pompalanan modernist ve reformist söylemlerin hemen hepsi de ifadeleri farklı olsa bile aynı maksadı gütmektedir. Ama Cenab-ı Hak mutlak galibdir: dinini her zaman galib kılmaya kadirdir. O, insanları imtihan etmektedir…

Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Aralık 2015 (135. Sayı)
 
15-12-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.