“İçimizdeki Düşman”

Abdulkadir Turan
Beşer, ilahî emirlerle bağını kopararak yeryüzündeki hâkimiyetini perçinledikçe farklı bir tapıcılık türü de kapsam alanını genişletiyor: Nefse tapıcılık.
Beşer, ilahî emirlerle bağını kopararak yeryüzündeki hâkimiyetini perçinledikçe farklı bir tapıcılık türü de kapsam alanını genişletiyor: Nefse tapıcılık.

Nefis, hiçbir zaman bu çağda olduğu kadar yüceltilmemiş, kutsanmamış, müstekbir egemenlerin hizmetine girmemişti.

Geçmişin dünyasında mü’min, şeytanla uğraşırdı; bugün insan şeytanlaştı; mü’min daha çok şeytanın dostları ile uğraşıyor.

Nefis, bu çağda, mü’minin içinde, şeytanın dostlarının bilerek yakınlık kurdukları bir işbirlikçi haline geldi.

Geçmişte, şeytanın dostlarının mü’minin nefsini işbirliğine çağırmaları istisna bir durumdu. Öncülere, kendilerinden istihbarat alınmak istenen kimi savaş esirlerine yapılırdı işbirliği teklifi... Dolayısıyla teklifin karşısındakiler, teklifin çekiciliğine karşı direnecek donanıma sahiptiler. Onların azı aldanır, çoğu direnişiyle tarihe geçerdi.

Bugünün dünyasında bütün mü’minlerin nefsine ayrı ayrı teklif var. Her nefse uygun öneriler var.

Günah, düşmanın elinde siyasi bir araca dönüştü. Günaha teşvik, çağın savaşında şeytanın dostlarının başlı başına bir silahı haline geldi. İnsanın içindeki değerleri öldürme konusunda sınır tanımayan bir savaş... Bütün iyilikleri katletmeye, iyilik katliamı yapmaya adeta yeminli bir düşmanın vicdanına kalmış bir savaş...

Geçmişte sadece belli şahısların nefisleri için “tatmin olma umudu” oluşturulur. Onlara nefsin asla tatmin olmayacağı, asla doymayacağı unutturulur ve onlara her renkten kötülük yaptırılırdı.

Günümüzde, her ferdin nefsine “tatmin olma umudu” veriliyor. Kişiye nefsini tatmin etme umudu verilerek onun “çağdaş dünya”ya ayak uydurması isteniyor. Bu, bolluk içinde bolca günah işletebilme vaadidir. Bu, celladın maaşını artırarak ona daha çok katl yaptırma misali, günahları artırarak nefse daha çok kötülük yaptırma vaadidir. Buna karşı nefisten istenen sahibini egemen müstekbirler önünde zelil etmesi, onun iradesini gevşetmesi, müstekbirlere boyun eğdirmesi, onların işini bozmaması, hayır yetmez, onların kötülükleri için asker olması, yeteneğine göre onların köpeği veya eşeği olmasıdır. Ya köpek ya da eşek… Çağın şeytanlarının nefsi kullanarak insanı sürükledikleri iki hâl. Ya küfür için çalışan bir savaşçı olmak ya da küfrün yükünü taşımak.

Bu, korkunç bir işbirliğidir. Bu, nefsin şeytanlaşarak şeytanın dostlarının hizmetinde düştüğü en derin dehşet çukurudur.

Nefis, asla tatmin olmayacak. Ama tatmin olma vaadiyle coşacak, sarhoşlaşacak ve sahibini köpekleştirme ya da eşekleştirme karşılığında her tür rezalete bulaşacaktır. Bu, rezalet karşılığında, yine rezaletin satın alınmasıdır. Tam anlamıyla hüsrandır, heva uğruna yapılmış akıldan uzak, arzu işi bir ticarettir. 

Bu, çağı tasarlayanların içimizdeki düşmanla geliştirdikleri bir ilişki tarzıdır. 

Nefis, artık sadece günaha meyleden nefis değildir; çağa hükmedenlerin bağrımızda besledikleri işbirlikçi bir haindir.

Nefis, artık sadece günaha meyleden nefis değildir; iç dünyamızda şeytan için çalışan bir karakoldur.

Nefis, artık sadece günaha meyleden nefis değildir; rezaletleri uğruna bizi satan bir köle tüccarıdır.

Ahir zaman yol aldıkça İslam’ın hakikati daha da beyan oluyor. “El aman nefsin elinden!” diye inleyen Ehlullahın inleyişi en çok bugün, bu haince işbirliği karşısında anlaşılıyor. 

Her Şey Nefis İçin!

Nefsimizle işbirliği yapmanın gözle görülür, elle tutulur neticelerini gören şeytanın muasır dostları, çağın sınır tanımaz müstekbirleri her şeyi nefsi elde etmeye göre tasarlıyor. Bu asırda her ne söylenirse söylensin,  her ne üretilirse üretilsin, öncelikle onun nefse uyup uymayacağına, nefsin tatmin olma umudunu artırıp artırmayacağına bakılıyor. Nefsin tatmin olma umudunu artıran her şey “gerekli”, nefsin keyfini bozacak her şey “zararlı” diye kodlanıyor.

“Faydalı oldu mu?” sözü çoktan mezara gömüldü; onun yerine “Hoşunuza gitti mi?” sözü taht kurdu.

Nefis, “can”la özdeşleştiriliyor; nefse tapmakla hayatta olmak bir tutuluyor bu çağda. Nefse tapıcılık insanlığın en yaygın dini haline geliyor. Küçük ve zavallı fertte “Canım neyi isterse onu yaparım” havası oluşturuluyor. Onda bu umut icat ediliyor. Bu icada kapılan insan, nefsi için canını veriyor. Can diye kendisine hizmet ettiğini, kendisini tatmin etme vazifesini icra ettiğini sanıyor. Umudun zirvesine çıktığında onun doruk değil, “çukur” olduğunu görüyor, doruğa çıkma vaadiyle çukurlara atıldığını fark ediyor; “her şey boşmuş” diyerek, “boş”la yalanı kastederek canına kıyıyor, kendini katlediyor. Öylesine uyuştu ki beynimiz, nefsin tasallutu altında öylesine etkisizleşti ki aklımız her gün “köprüden atladı”, “kafasına kurşun sıktı”, “kendini tavana astı” haberleriyle bu gerçeği duyuyor ama fehmetmiyoruz.

Aman Nefsin Keyfi Bozulmasın!

Hakikati görüyoruz. Hakikati anlıyoruz. Ama anlatma hususunda nefsperet davranıyoruz. Muhatabımız, hakikati bizden duyarsa bize bozulur da nefsimizin keyfi kaçar diye endişe ediyoruz, kötülüklerden alıkoymak yerine kötülükleri seyrediyoruz, kötülüklerin dedikodusunu yapıyoruz. Zenginin malı, züğürdün çenesi misali, iyiliklerimizi artırmak yerine kötülüklerden bahisle vakit öldürüyoruz. Bunun için, her gün Asr veciz süresini okuduğumuz halde asrı anlayamıyoruz, asrı yakalayamıyoruz, asra hükmedemiyoruz, asrın peşinden sürükleniyoruz.

Bir cesaret bulup da anlatsak, nefsimizi bastırıp da hakikati söylesek muhatabımız “Ağzımızın tadını kaçırıverdin”, “Yaşam sevincimizi öldürdün”, “Hayat varken kalkıp ölümden söz ettin” diye tepki gösteriverir de sus pus olur, lisanı hâlimizle “Aman ha nefsin keyfi bozulmasın” korosuna katılıverir, işte o an biz de nefsperestler ordusuna dâhil olur, nefsine hizmet edenlerin sınıfına katılıverir, müstekbir egemenlerin, şeytanın dostlarının varlığını sürdürme emeline katkı veririz.

Bu çağda nefsin keyfini bozan, eski çağlarda putları kıran İbrahim gibi ateşe atılır, Firavunlara “Yeter!” diyen Musa gibi sürülür, İsa gibi çarmıha gerilmeye kalkışılır. Bunu biliriz, bunun için “Aman nefsin keyfi bozulmasın” der, içimizdeki doyumsuz işbirlikçi haini tatmin etmek için zelil olmayı, köle olmayı, kula kul olmayı seçeriz.

Ey “El eman nefsin elinden!” diyen çağlar öncesinin Ehlullahı, bizde “El eman” diyecek hâl dahi yok...

Nefsin Hâli ve Nefisle Mücadelenin Gerekliliği

Nefsin galebe çalma sürecinin başlaması, temel ihtiyaçların karşılanmasından sonra gelir. İnsan aç iken sadece doymayı düşünür; açlık hâlinde nefis en zayıf hâldedir. Bunun için zor süreçlerde Müslümanlar nefisle mücadeleden söz etmemişlerdir.

Mücadele bir ihtiyaca binaen olursa toplumsal zemine oturur ve kabul görür. Müslümanlar aç durumdayken, sıkıntı içindeyken nefisle mücadele hususu gündeme gelse bile pek ilgi görmemiştir.

Geçen yüzyılın başında nefisle mücadeleyi küçümseyen görüşlerin Vehabilik çerçevesinde ilgi görmesinin nedeni de Müslümanların o dönemde güç durumda olmalarıdır. Müslümanlar, vahiyle bağlarının zayıf olduğu, bu yüzden hayata yaşadıklarıyla baktıkları o dönemde nefisle mücadele etmenin neredeyse bidat olduğuna inanmışlardır. Oysa bugün özellikle Vehabiliğin etkili olduğu alanlarda zahiri bütün şer’i tedbirler alınmasına rağmen kasvetli bir nefis problemi vardır. Yerel basın ve dünya basını her gün oralarda prenslerin nefislerinin elinden çektikleri ile o uğurda müptela oldukları rezaletlerle çalkalanıyor.

Oralarda yıllarca “Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz” hadis-i şerifiyle alay edenler, hiçbir zaman fiili cihada da başlamadılar. Zira bu nefis çağında, nefsi ile baş edemeyenlerin cihad etmesi de mümkün değildir. Şimdi bizzat oralarda yeniden nefisle mücadele ile ilgili hadis-i şerifler gündeme geliyor. İmam Kuşeyrî ve İmam-ı Gazali gibi isimlerin eserleri ilgi görmeye başlıyor.

Nefisle mücadele bir gereklilik ama en çok bolluğun olduğu dönemlerde bir gerekliliktir. Aç bir beden, sadece açlığını gidermeyi düşünür; aç bir bedenin nefsi ise ondan daha fazlasını ister. Beden, fizikidir; kapasitesi sınırlıdır, doyunca yeter demek durumundadır; nefis ise manevidir; nefis için kapasite yoktur, doyum yoktur. Aldıkça daha fazlasını ister ve isteği karşılandıkça sahibini daha çok zelil eder.

Bugün nefsin isteklerine karşılık bulma zemini açıktır. Nefis, bu zemini genişletmek için uğraşır. Şeytanın dostları bunun farkındadır. Bütün imkânları ile bu zemini büyütmek için uğraşıyorlar. O zemini reklam ediyorlar. Kralından, prensinden dağ başında koyunlarını otlatan çobana kadar, iletişim imkânları üzerinden “tatmin olma” sevdası oluşturuyorlar. Kralın sarayındaki prens gibi, dağ başında koyunlarını otlatan çoban da nefsini tatmin etme sevdasına kapılabiliyor, arzularının peşinde koşarken rezaletle yüz yüze kalabiliyor. 

Böyle bir çağda nefisle mücadeleyi ihmal etmek, bizzat vahyi ihmal etmek olur.

Nefisle Mücadelede Oyuna Gelmek

Bununla birlikte çağın şeytanlarının Müslümanları kendi nefisleri ile mücadelede tepinme durumunda bırakma oyunu vardır: Şeytanın dostları, nefsi azdıran yolları genişletecek; mü’minler o yolları kapatmakla uğraşmaktan şeytanın dostları ile uğraşmaya zaman bulamayacak. Hile budur. 

Bu şeytanî hileye karşı yol, Allah’ın Resulü’nün (salat ve selam üzerine olsun) üzerinde olduğu yoldur. Zühd, Allah’ın Resulü’nü şeytanın dostları ile mücadele etmekten
alıkoymazdı. Onun eshabı (Allah cümlesinden razı olsun) da bu sünnet üzerinde idiler.

İbn-i Kesir’in El Kamil Fi’t Tarih adlı eserinde aktardığına göre, Yermük Savaşı’nda yaşlı bir Bizanslı, Herakliyus`a sahabenin zaferini sağlayan etkenleri şöyle aktarıyor: 

“Çünkü onlar gece namaz kılıyor, gündüz oruç tutuyor, ahde vefa gösteriyor, iyiliği emrediyor, kötülükten men ediyor, kendi aralarında insafla hareket ediyorlar.”

İbn-i Kesir, İslam’ın ikinci Bedri olarak

bilinen o büyük zaferin kahramanları ile ilgili bilgileri aktarmaya devam ediyor:

“Velid b. Müslim, Yahya b. Yakıya el-Gassanî’nin, kendi kavminden olan iki kişiden söz ederken onların şöyle dediklerini riva¬yet ediyor: ‘Müslümanlar, Ürdün taraflarına indiklerinde kendi ara¬mızda dedik ki: Şam artık kuşatma altına alınmıştır. Orası elden gitmeden oraya gidelim de biraz alışveriş yapalım.

Biz bu amaçla Şam`a gittiğimizde oranın komutanı haber gönderip bizi yanına çağırttı. Biz de yanına gittik. Bize şöyle sordu:

- Siz Araplardan mısınız?

- Evet.

- Hristiyan mısınız?

- Evet.

- İkinizden biri gitsin de şu kavim (Müslümanlar) hakkında araş¬tırma yapsın. Onların ne düşündüklerini anlasın. Biriniz bu araştırma¬yı yapmaya giderken diğeriniz de onun eşyasının başında beklesin.

Bize söyleneni yaptık. Araştırma yapan arkadaşımız dönüp geldikten sonra Şam`ın kumandanına şöyle dedi:

- Nezaketli, atlara binen, gece abid, gündüz mücahid ve süvari olan adamların yanından geldim. Onlar oku atar, hedefine isabet ettirir, mızrağı maharetle fırlatırlar. Meclislerinde oturduğunda arkadaşına bir şeyler söylediğin zaman onlar seslerini Kur`ân ve zikirle yükselttik¬lerinden dolayı, arkadaşın, söylediğin sözü işitemez.

Arkadaşımın böyle demesi üzerine Şam`ın komutanı, meclisinde bulunan adamlarına dönüp şöyle dedi:

- Bu adam, kendilerine karşı koyamayacağımız kimselerin yanından gel¬miştir.”

Yol, işte budur. İmam-ı Gazali Hazretlerinin Müslümanların korkunç bir varlık içinde uyuştukları bir dönemde ihya etmek istediği reçete de budur. Onun ihya gayretiyle İslam toplumu kendisini neredeyse 700 yıl küfrün hücumlarından kurtaracak yolu buldu.

İçinde bulunduğumuz fetret döneminden kurtulmak için de reçete budur: Ne nefse teslim olmak ne de nefisle mücadele adı altında nefsi kışkırtan küfürle, nefsi azdıran şeytanın dostları ile mücadeleyi terk etmek...

Abdulkadir Turan / İnzar Dergisi – Mayıs 2016 (140. Sayı)
 
08-05-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.