Hücrede Bir Gün

Sadullah Aydın
Ne kadar çok seviliyordu Hamza çevresinde. Cami cemaati, dizleri dibinde Kur’an okuyan minik öğrenciler ne kadar da çok seviyorlardı onu. Her gittiği yerde sevgiden bir çember oluşuyordu etrafında. Güzel ahlâkı ve tatlı diliyle hemen insanlarla kaynaşıyordu. Hiçbir fırsatı kaçırmıyordu iman hakikatlerini, siyeri ve tefsiri etrafındakilere anlatmak için…
Ne kadar çok seviliyordu Hamza çevresinde. Cami cemaati, dizleri dibinde Kur’an okuyan minik öğrenciler ne kadar da çok seviyorlardı onu. Her gittiği yerde sevgiden bir çember oluşuyordu etrafında. Güzel ahlâkı ve tatlı diliyle hemen insanlarla kaynaşıyordu. Hiçbir fırsatı kaçırmıyordu iman hakikatlerini, siyeri ve tefsiri etrafındakilere anlatmak için…

Gülümsedi Hamza tüm bunları hatırlayınca. Ağrılar içinde kıvranan vücuduna, bütün yüzünü kaplayan pıhtılaşmış kana, yara berelere aldırmadan mutlu mutlu gülümsedi. O günleri ne kadar da çok özlemişti. Bir an önce tekrar insanların arasına karışmak, onlara Allah’ı, peygamberi, ahireti anlatmak için can atıyordu. Sanki aradan bir asır geçmişti. Hâlbuki sadece bir aydır buradaydı. Ama nasıl bir ay?

Hücresinin demir kapısı korkunç bir gıcırtıyla açılınca ayağa fırladı Hamza. Karşısında yine Manyak Silo vardı. Sivil bir polisti bu adam. İsmini bilmiyordu. Etrafındakiler ondan bahsederken Manyak Silo lakabını kullanıyorlardı. Onun cellâdı. İşkence uzmanı Silo… Çelimsiz, kısa boylu, yüzü çillerle dolu, karanlık bakışlı bir insan müsveddesi.

Boğuk kahkahaları küçük taş hücrede yankılanan Manyak Silo:

— Ne o burayı otel mi sandın Hamzacığım? Diye höykürdü. Seni rahat bırakacağımızı mı sandın? Biz gece de çalışırız aslanım. Devletimize bağlıyız. Maaşımızı hak ederiz.

Hamza tiksinerek baktı karşısındaki adama:

— Daha ne istiyorsun? Dedi. Söyleyeceğim her şeyi söyledim. Bir aydır bana işkence yapıyorsunuz. Bildiğim bir şey olsaydı size söylemez miydim? Ben örgüt üyesi falan değilim. İslam’a daveti görev bilen bir Müslüman’ım sadece…

Cellât tiz bir kahkaha daha kopardı. Kadınımsı bir sesle hırladı.

— Ben siz Hizbullahçıları tanımaz mıyım? Yedi canlısınız siz yedi canlı! Oğlum ne biçim insansınız be? PKK’lıları birkaç tokatla konuşturuyorum, iş size gelince… Bak şu haline hele. İnsanlıktan çıkmışsın…

Gerçekten Hamza’nın hali içler acısıydı. Bir deri bir kemik kalmıştı. Otuz gündür sadece kuru bir parça ekmek ve bayat, küflü birkaç zeytin tanesiyle hayata tutunmaya çalışıyordu. Çoğu sefer işkencenin etkisiyle karnına giren sancılar ve mide bulantılarından ötürü onları da yiyemiyordu. Çok dokunaklı bir hali vardı Hamza’nın. Yarı çıplak, yer yer soyulmuş, morarmış, kan pıhtılarıyla dolu vücudu buz gibi taş hücrede titremeden edemiyordu.

Tüm insani ve ahlâki duygularını tatile göndermiş Manyak Silo, Hamza’nın mazlumiyetinden zevk aldığını belli eden bir sırıtışla kurbanının omuzlarından yakaladı. Yanındaki iki gardiyanın da yardımıyla Hamza’yı ite kaka sorgu odasına yönlendirdi.

— Seninle daha konuşacağımız çok şey var aslanım! diye hırladı. Düş önüme haydi.

İşkence seanslarının tekrar başlayacağını hisseden Hamza gayri ihtiyari titredi. Allah’a sığındı. Allah’tan dayanma gücü isteyerek aklına gelen tüm dua ve zikirleri yavaşça tekrarlamaya başladı. Zayıf düşmüş bedeninin işkenceyi kaldıramayacak duruma geldiğini biliyordu. Dayanağı Allah’tı; güçsüz bedeni değil…

Sorgu odası denilen yer iğrenç, tiksindirici, ortasında çıplak bir masa, tahta bir sandalye bulunan boş bir yerdi. Tavanında asılı duran isli ampul, masanın üzerinde duran işkence aletlerine, elektrik kablolarına ürkütücü bir görüntü veriyordu. Masanın hemen yanı başında kirli suyla dolu bir bidon duruyordu. Sorgu odasının çıplak, loş, soğuk duvarları kan lekeleriyle doluydu. Kim bilir kaç günahsız bu duvarların arasında, cellâtların ellerinde yaralanmış veya öldürülmüştü.

Manyak Silo, Hamza’yı tahta sandalyeye elleri bağlı bir şekilde oturtup karşısında ayakta durdu.  İğrenç sesine yumuşak bir ton vererek:

— Evet Hamza’cım! Diye konuşmaya başladı. Bize önemsiz birkaç bilgi verdikten sonra sen kendi yoluna biz kendi yolumuza… Artık birbirimizden bıktık. Sana işkence yapmaktan zevk aldığımı mı sanıyorsun be? Ben insan değil miyim? Vallahi seni sevmeye bile başladım! Sadece birkaç isim oğlum, bir de örgüt üyeliğini kabul etmen. Hepsi o kadar. Haydi, söyle, örgütte sorumlun kimdi?

Belki yüzlerce defa kendisine sorulan bu soruya Hamza cevap vermedi. Ağzı ve dudakları Allah’ın zikriyle meşgulken, bakışlarıysa Manyak Silo’nun üzerindeydi. Hamza karşısındaki “ Manyak Silo” lakaplı polisi çok iyi tanımıştı. Gerçekten de lakabını hak ediyordu. Onu tatmin etmek mümkün değildi. Ne kadar masum olursan ol, onun gözünde büyük bir suçluydun. Suçlu olmayanın oraya düşmesi mümkün değildi ona göre. Suçlu ise insan değildi. Her türlü işkenceyi hak ediyordu. O yüzden Manyak Silo vicdanen çok rahat olduğunu sanıyordu.

Hamza’dan cevap alamayan Manyak Silo adeta kudurdu. Uluyarak Hamza’nın etrafında dört döndü.

— Vay! Vay! Diye tısladı.

Sonra aniden Hamza’ya saldırdı. Kudurmuş bir köpek gibi Hamza’nın kulağını ısırdı. Elleri sandalyeye bağlı Hamza neye uğradığını şaşırdı. Can havliyle bağırdı. Tekbir getirdi.

Manyak Silo kendini kaybetmişti. “ Demek sorularıma cevap vermiyorsun ha!” diye bağırıyor, Hamza’ya rastgele yumruk atıyordu. Sonra onu kaldırdı. Diğer polislerin yardımıyla başından tutup su dolu bidona daldırdı. Nefesi tükeninceye kadar başını suyun içinde bıraktı Hamza’nın… Defalarca tekrarladı bunu. Hamza yarı ölü gibiydi. Kendini ayakta tutamıyordu. Ağzından “ Allah” sözü çıkıyordu sadece.

Manyak Silo, burnundan soluyarak:

— Demek bana cevap vermeye tenezzül etmiyorsun ha! Dedi.

— Ben örgüt üyesi değilim! Diye konuştu Hamza ölgün bir sesle. Kaç defa söyledim size. İnanın bana…

— Şimdi sana göstereceğim ne olup olmadığını!

Manyak Silo’nun gözü masanın üstündeki elektrik kablolarına değdi. Kabloları kaldırdı. Uçlarını birleştirerek Hamza’nın çıplak göğsüne yapıştırdı. Elektrik akımına kapılan Hamza ciğerlerinin parçalanacağını sandı. Korkunç bir basınç göğsünü sıkıştırdı. Nefes alamadı. Bir haykırış koparıp öne doğru, masanın üstüne düştü.

Manyak Silo, Hamza’nın bayıldığını görünce pis bir küfür savurarak:

— Daha yeni başlamıştık be süt çocuğu! Diye homurdandı. Neyse bunun yarını da var nasıl olsa.

Baygın Hamza’nın kollarından sürükleyip onu çıplak hücresine götürüp attılar. Hamza’nın bir aydır her gün yaşadığı seanslardan biri daha bitmişti. Yarının ne olacağı ise meçhuldü. Daha kaç gün bu cellâtların elinde kalacağını Allah’tan başka kimse bilemezdi. Tek dayanağı, tek sığınağı olan Allah’tan başka…

Sadullah Aydın / İnzar Dergisi – Mart 2016 (138. Sayı)
 
20-03-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.