Hıristiyan Teolojisinin Patolojisi ve Noel Bayramı

Siracettin Aslan

Roma Kilisesi, 4. asırdan bugüne, M.S. 70’lerde yaşayan Aziz Pavlus’un mektuplarını, Matta (M.S. 52-68), Markos (M.S. 60), Luka (M.S. 60) ile Yuhanna (M.S. 100) İncillerini Hıristiyan teolojisinin temel kaynakları olarak kabul etmektedir.
Roma Kilisesi, 4. asırdan bugüne, M.S. 70’lerde yaşayan Aziz Pavlus’un mektuplarını, Matta (M.S. 52-68), Markos (M.S. 60), Luka (M.S. 60) ile Yuhanna (M.S. 100) İncillerini Hıristiyan teolojisinin temel kaynakları olarak kabul etmektedir. Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde, bu İncillerin dışında Nasranîlerin, Mısırlıların, Yahudilerin İncilleri de bulunmaktaydı. Hıristiyan teolojisini şekillendiren bu kaynaklar, kendi içinde birçok çelişkili ifadeleri barındırmaktadır. Örneğin Hz. İsa, Yahudi bir başrahibin nezaretinde sorguya çekilirken kendisine kutsanmış ruh olup olmadığı sorulduğunda Markos’ta evet, Matta ’da hayır ve Luka’da yanıtsız bırakılmıştır. Bu çelişki ifadelerle birlikte Hıristiyanlık kavramsallaştırması, zaman ve mekân bağlamında beşer aklından türeyen ve vahyi arka planı olmayan bir kavramdır. Bu bakımdan Hz. İsa’nın dini mesajlarını içeren (!) Hristiyanlık kavramsallaştırılması, Hz. İsa zamanında kullanılmayıp Hıristiyanlığın mimarisyeni olarak da kabul edilen Aziz Pavlus tarafından ortaya atılmıştır. Aynı zamanda Aziz Pavlus, Hz. İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğunu ilk söyleyen ve aynı zamanda Hz. İsa’yı hiç görmeyen bir teologdur.

Başta Aziz Pavlus tarafından temelleri atılan Hıristiyan itikadı, daha sonra Galata, İznik ve Kadıköy Konsilleri tarafından üç kez gözden geçirilip Hıristiyan itikadına ilavelerde bulunulmuştur. Bu bağlamda Hıristiyan teolojisinde, ilk dönemlerde “kanuni hüküm/şeriat” ilkeleri olmadığından, bu eksikliğin giderilmesi için Roma’nın pozitif hukukuyla ıslah edilmeye çalışılmıştır. Aynı şekilde Hıristiyanlık, vahiye dayalı bir dünya görüşü olmadığından dolayıdır ki, Yunan ve Roma felsefelerinden de fikirler ithal etmek zorunda kalınmıştır. Bu minvalde tesis edilen Hıristiyan teolojisi, dünyagörüşü, metafiziği, kozmolojisi, felsefesi, bilimi ve sanatı, ithal fikirler ekseninde eklektik bir bilgi yapısı üzerine kurulmuştur. Bu eklektik yapı içerisinde, Antik Yunan’ın epistemolojik ve felsefi miraslarının yanı sıra ahlak, eğitim ve estetiğinin esasları; Yahudi toplumunun dini düşüncesinin bir takım unsurlarını; Latin, Germen, Kelt ve Nordik kavimlerinin de ulusal ruhu ve kültürel gelenekleri yer almıştır. Erken dönem Hıristiyan teologların dinsel normatiflerin geçişkenliğiyle ilgili olan bu tutumları, dinsel algıdaki epistemolojik asimilasyon ve cehaletti beraberinde getirmekle birlikte sonra ki dönemlerde metafizik düşünceden arındırılmış seküler okumaların yapılmasına zemin hazırlamıştır. Bu bakımdan Hıristiyanlık, semavi dinler arasına dâhil edilememekle birlikte bir kültür dini olarak ifade etmek lazım gelir.

Eklektik epistemik bir yapı içerisinde geliştirilen Hıristiyan teolojisi, tarihsel süreç içerisinde meydana gelen değişim ve dönüşümlere paralel olarak köktenci bir anlayışla kendi sabitelerini değiştirme yoluna gidilmiştir. Aydınlanma sonrasında meydana gelen bilimsel gelişmelerden düşünsel destek alan Fransız düşünür, sosyolog, pozitivist akımın kurucusu Auguste Comte, bilimin yükselişini ve dinin çöküşü ilgili olarak modern bilimin gelişimindeki seküler mantık doğrultusunda toplumların primitiflikten modernliğe doğru evrimleştiği ve geliştiği tezini ileri sürmekteydi. Bu teze göre metafiziğin teolojiden, teolojinin de bilimsel alana doğru ilerlemeci bir tarih anlayışı yer almaktaydı. Bilimsel gelişmelerin paralelinde geliştirilen bu teze, Hıristiyan teologlardan antitez ileri sürülmediği gibi, Fransız cizviti ve fosil-bilimcisi Pierre Teilhard de Chardin, Alman düşünür Dietrich Bonhoefer ve Amerikalı Paul Tillich gibi teologlar, Comte’un tezini benimseme yoluna gitmişlerdir.

Bu bağlamda Hıristiyanlığın modern çağın paradigmalarına göre değişim ve dönüşümünü öngören Protestanlar başta olmak üzere birçok teolog ve teorisyen, neo-modernist düşünce akımlarıyla ittifak kurma yolunu seçmişlerdir. Bu çerçevede birçok Hıristiyan –Katolik ve Protestanlar dâhil- teolog ve kuramcı, modern bilimsel ilerleme ve gelişmelere paralel olarak mantıksal akıl yürütmelerle modern bilimin insanı tanımladığı ve hayata verdiği mana çerçevesinde bir prototipi verebilir düşüncesiyle İncillerin tekrardan yorumlanması, kilisenin konumu ve işlevi konusunda değişikliklerin yapılması gerektiğini hararetle savunmuşlardır. Bu yaklaşım, zamanla neredeyse genel bir Hıristiyan teologlarınca kabul görülmüştür. Öyle ki, zamanla geleneğin savunucusu olanlar, eleştirilir ve irtidatla suçlanır konuma düşmüşlerdir. Artık, geçerli olan kilise söylemi, Hıristiyanlığın sekülerleştirilmiş şekli olmuştur. Bu anlayışa göre modern bilimsel gelişmelerin dayandığı seküler düşüncelerin, İncil ile çelişen her hangi bir tarafı yoktur. Aksine bu gelişmelerin bizatihi kaynağı, İncil’dir. Böylece Hıristiyan teologlarının, gelenek ve değer konusunda değişemeyen bir sabiteleri kalmamış ve her değişim ve dönüşüme göre yeni bir düşünsel pozisyon almışlardır, almaktalar. Örneğin Aydınlanma öncesinde Hıristiyan düşüncesinde akıl, teolojinin gölgesinde işlevselliğini devam ettirirken; Aydınlanma ile birlikte teolojik kapsamın tahlili aklın eline verilmiştir. Hıristiyanlık düşüncesindeki bu değişim ve dönüşüm birlikte Hıristiyan teolojisi/dogması dehellenize edilerek sekülerleştirilmiştir.

Günümüzde birçok Hıristiyan teolog ve aydın, artık modern seküler düşünceyi öylesine benimsemişlerdir ki insanlık düşünce tarihini evrimci nazariyenin bir parçası; Marksizm’in tarihsel materyalist mefkûresine bağlı olarak toplumsal ve siyasal değişmenin kaçınılmazlığını vurgulayıp buna mukabil olarak değişim olduğunu savunmaktadırlar. Bunlara göre insan ve tarih nasıl bir gelişme gösteriyorsa, dini argümanlar ve buna dayalı olarak din inancının da değişmesi ve gelişmesi gerekir. Bu düşünme biçimi, bir bakıma insan aklının ve dilinin metafizik ve dini unsurların kontrolünden arındırılıp serbest bırakılmasını savunan ve aynı zamanda göksel olana karşı isyan içinde olan Hümanizmanın temel tezi olan “insanın ilahlaştırılması ve Tanrı’nın da insanlaştırılması” sloganın bir karşılığıdır. Bu çerçevede Hıristiyanlık teolojisi, kendisini aşkın hakikatin seviyesine çıkaracağı yerde hakikati kendi parametrelerine indirgemeye çalışmıştır. Bu konuyla ilgili olarak E. L. Mascall, Hıristiyanlık teolojisinin meydana gelen değişim ve dönüşümlere yenik düşürüldüğü konusunda: “dünyayı Hıristiyanlığa ihtida ettirecekleri yerde Hıristiyanlığı dünyaya ihtida ettirdik” diyerek kaygılarını paylaşmaktadır. Hıristiyan teologların değişen zaman ve mekâna bağlı olarak meydana gelen bu tutumları, dinsel epistemolojiye ilişkin epistemik cehaletin bir yansıması olarak görülmelidir. Öyle epistemik bir cehalettir ki günümüzde Hıristiyan toplumu, Tanrı’ya o kadar yabancılaşmışlar ki Tanrı kavramı yerine başka bir kavram bulma arayışı içerisine girmişlerdir.

Noel Bayramı

Hıristiyan teolojisinin tarihsel dönemeçlerde uğradığı kırılmaların ve diğer pagan toplumlardan tevarüs ettikleri inanışlara canlı bir örnek de, Noel bayramı etkinliğidir. “Mesih’in Ayini” (Christ’a Mass) ve “Tanrının Doğum Günü” anlamlarını ihtiva eden Noel bayramında, umumun malumu üzere Hz. İsa’nın doğumu günü kutlanılmaktadır. Bu kutlama, Hıristiyan toplumunda M.S. 4. yy’a kadar söz konusu olmayıp daha sonralarında tedricen ortaya çıkmış ve 1721 yılında Papa XIII Innocent tarafından bütün Hıristiyanların kutladığı bir şölen haline gelmiştir. Batı kiliseleri, Noel bayramını 25 Aralık’ta; Doğu kiliseleri ise 6 Ocak’ta kutlarlar. Her iki kilisenin belirledikleri tarihlerin arkasında, pagan kültürlerinin etkisi vardır. Örneğin Batı kilisesinin 25 Aralık tarihini belirlemesinin nedeni, bu tarihin Mısır, Pers, Fenike, Yunan, Germen ve Roma gibi birçok uygarlıkta güneş tanrısının doğum günü olarak kabul edilmesinden kaynaklanır. Dahası her iki kutlama türü de, birçok araştırmacıya göre “yenilmez güneşin doğum günü” şeklinde kutlanan pagan kültürlerinin –özellikle de Perslerden etkilenen Roma paganizminin- etkisi sonucunda var olmuştur.

Hıristiyanlar, Noel bayramı öncesinde, toplumu manevi yönden hazırlamak için birkaç gün-yaklaşık bir hafta- hazırlıklarda bulunurlar. Bu hazırlıklar arasında oruç tutma ve kefaret gibi ibadetler yer alır. Evlilik gibi merasimler iptal edilir ve manevi hazırlık mahiyetinde bol bol dua ve tövbe edilir. Ancak günümüzde bu hazırlık aşamaları, önceki aşamalardan çok farklı olup kapitalist-emperyalist iktisadi düzenin çarpık beklentilerini karşılamaktan öteye geçmemektedir.

Beklenen gün geldiğinde, bazı sembolik figürlerle Noel bayramı kutlanılır. Bu figürler arasında çam ağaçları ve üzerine iliştirilen diğer nesnelerin yanı sıra Noel Baba vardır. Burada çam ağacı, cennet ağacını temsil etmekle birlikte ebedi hayatı sembolize ettiğinden dolayı Noel bayramlarında önemli bir figürdür. Çam ağaçları üzerinde bulunan mumlar ve çörekler, Hz. İsa’yı sembolize ederler. Ayrıca mumlar, kötü ruhları ve cadıları kovmak için de yakılır. Aynı şekilde cam ağacına asılan güneş, ay ve yıldız figürlerin kutsallığına inanılır. Noel kutlamalarında bu denli önemli bir sembolizm olarak ele alınan çam ağacı figürü, Yunan ve Roma pagan kültüründe de bereket sembolü olarak tapılmaktaydı. Yapılan araştırmalara göre çam ağacına asılan ay, güneş ve yıldız sembollerinin tarihsel arka planında Fars kültürü olup daha sonra Roma kültürü vardır. Aynı şekilde güneş figürü, Babil tanrılarının sembolleri olarak kullanılmaktaydı ve Roma üzerinden Hıristiyanlığa geçmiştir. Noel Baba figürü ise 17 yy. da ilk defa Almanya’da ortaya çıkmış ve M.S. 300-400 yılları arasında Antalya da yaşamış olan Aziz Nichola’yı temsil etmektedir. Aziz Nichola, Artemis kültü ile savaşmış ve mabetlerini yıktığından dolayı Hıristiyan toplumunca önemli bir din adamı olarak kabul edilmektedir.

Doğu ve Batı kiliselerinin ekseriyeti tarafından Julian takvimine göre 1 Ocak’ta kutlanan Noel bayramı, kültürel sosyal dokularla iç içe girmiş dini motif arka planda kalmıştır. Öyle ki bugün Noel bayramını kutlayanların ekseriyeti, bunun Hz. İsa’nın doğumuna ilişkin olduğunu bilmedikleri gibi kutlamalar, manevi düşünmeden uzak eğlence ve şölen havasında seküler amaçlara hizmet etmektedir. Ülkemize Noel bayramı, yılbaşı tatili adı altında 1935 tarihinde İsmet İnönü’nün meclise verdiği kanun teklifiyle resmi bir bayram olarak kullanıla gelmektedir. Bugün ülkemiz de dâhil dünyadaki Noel kutlamaları, erken dönem Roma, Fars ve Antik Yunan’da kutlanılan putperest festivallerin mahiyetinden neredeyse hiçbir fark yoktur. Şayet bir fark var ise de, sadece modernleştirilmiş versiyonundan başka bir şey olmazsa gerek.

Kaynakça: Nuran Güneş, “Dinlerde Mucizevi Doğumlar ve Hristiyanlık’ta Noel”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi, SBE, Felsefe ve Din Bilimleri ABD, İstanbul: 2011; Bülent Şenay, “Noel”, DİA, c. 33, İstanbul: 2007; Nakib el-Attas, İslâm, Sekülerizm ve Geleceğin Felsefesi, çev. Mahmut Erol Kılıç, (İstanbul: İnsan Yayınları, 1995); Mehmet Katar, “Hıristiyan Bayramları Üzerine Bir Araştırma”, Dini Araştırmalar Dergisi, c. 3, s. 9, (Ocak-Nisan 2001), 7-27; Hidayet Işık, “Dini Köken Açısından Noel ve Yılbaşı”, adlı makalesi.

Siracettin Aslan / İnzar Dergisi - Ocak 2014 (112. Sayı)
 


 
14-01-2014 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.