Hikmet Kâseleri

Abdulhakim Sonkaya

Genelde ölüm ve vefat aynı manada kullanılır. Fakat aslında aynı değildir. Çünkü ölüm-mevt insanın arkasından vefat ise önünden insana gelir. Kur’an-ı Kerim’de mevt-ölüm hep insanı arkadan takip eder. “Nerde olursanız ölüm size yetişir”(Nisa:78) “De ki o kaçıp durduğunuz ölüm muhakkak ki sizi bulacaktır.”
MEVT VE VEFAT

Genelde ölüm ve vefat aynı manada kullanılır. Fakat aslında aynı değildir. Çünkü ölüm-mevt insanın arkasından vefat ise önünden insana gelir. Kur’an-ı Kerim’de mevt-ölüm hep insanı arkadan takip eder. “Nerde olursanız ölüm size yetişir”(Nisa:78) “De ki o kaçıp durduğunuz ölüm muhakkak ki sizi bulacaktır.” (Cuma:8) buyrulur. Bunun gibi tüm ayetlerde ölüm yani mevt insanı takip eder. Buna karşılık vefat insana önden yaklaşır. Çünkü vefat, “ifa” ile alakalıdır. Bu halde ölüm, insana gelerek hakkı ifa edip etmeyeceğini sorar. Buna göre Emr-i Hak vaki olduğunda bu vefat olmuş olur. Çünkü burada insan ölümden kaçmamış aksine kendisi vadesi gelmiş olan Hakkı ifa etmiştir.

İnsan eğer gafil olmamış, ölümün hesabını yapmışsa o zaman ifaya hazırdır demektir. Binaenaleyh bu kişi vefat etmiştir. Buna karşılık eğer insan gaflet içinde yaşamış ve ölüme hazır olmamışsa o zaman ölüm onu alır.

ÖLÜMÜN TATLARI

“Her nefis ölümü tatmaktadır” buyrulur. Ayette, “her nefis ölümü tadacaktır” değil “her nefis ölümü tatmaktadır” buyruluyor. Çünkü insan her an ölüp dirilmektedir. Her nefes alışı hayat, her nefes verişi aslında bir ölümdür. Bu nedenle insan her an ölümü tadıp durmaktadır. Ayrıca insan sevdiklerinden biri öldüğünde ölümü tatmış olmaktadır.

Ölümün tadı denince herkesin aklına olumsuz bir tat gelir. Ölümün tadı herkesin ağzına ve damak zevkine göredir. Fakat insanların çoğu damak zevklerini bilmiyor. Bu nedenle ölümün tadını acı zannediyor. Oysa acı olan kendi ağzıdır. Bu tadı anlayamamış olmasıdır.

 ACAYİP VE UCUB

  Acayip, bir şeyi sıra dışı görüp ona hayret etmektir. Acayip; insanın mevcut kapasite ve standardına göre anlayamadığı ve alışık olmadığı şeydir. Aynı kökten gelen “ucub” da insanın kendini beğenmesidir. Müslümanlar ucub korkusundan acayip şeylerden mahrum durumdadır. Çünkü insan kendisine veya başkasına ait bir esere, bir üretime hayretini ve şaşkınlığını belli ettiğinde bu durum insanlar tarafından bir tür “ucub” yani kendini beğenmişlik olarak telakki edilir. Bu da acayip şeylerin ortaya çıkmasına engel olur. Oysa Kur’an’ın bir ismi “acep-acayip” tir. Çükü Kur’an-ı Kerim insanları hayretler içinde bırakır. Onlar için acayiplikleri ortaya koyar. Cinler, “biz acayip bir Kur’an işittik…”(Cin:1) dediler. Çok ilginç varlıklar olan cinler bile Kur’an’a “acayip” ismini verdiler. Yani Kur’an-ı Kerim onlara dahi çok acayip geldi. Ama Müslümanlar bu acayiplikleri müşahede etmekten ve itiraf etmekten çekiniyor. Bu acayipliği ortaya koymanın ve bunu ifade etmenin bir tür “ucub-kendini beğenme” olacağını zannediyor. Bu da Müslümanların Kur’an-ı Kerim’in acayipliklerine karşı hem mahrum hem de cimri olmalarına sebep oluyor.

TEVAZU

Tevazu, harpte kullanılan mevziden gelir. Gerçekten baktığımızda tevazu, mevzi ’ini bilip buna göre davranmaktır. Müslüman tevazu gösterecek yani mevziini bilecektir. Ne mevziini inkâr edecek ne de bunu olduğundan büyük gösterecektir. Tevazu, mevziinin önemini belirtmekten kaçınmak değil, mevziini terk etmemektir.

Uhud harbinde mevzilerini terk eden mücahitler tevazularını kaybetmiş oldular. Huneyn günü çokluğuyla övünen mücahitler de tevazularını kaybetmiş oldular. Elhasıl tevazu, mevzi kaybetmemek, mevziini korumaktır. Sonuç olarak tevazu, bulunduğu mevziin stratejik, ilmi, sosyal, siyasal ve itikadi değerini bilmektir.

Mevzii olmayan kimsenin tevazu sorunu yoktur. Bulunduğu mevzinin konumunu basit görerek güya tevazuda bulunan kimse de aslında kendi mevziini terk etmiş demektir.

ALLAH YOLUNDA ÖLMEK-ALLAH YOLUNDA ÖLDÜRÜLMEK

Kim Allah yolunda çalışır onun Dini uğrunda mücadele ederse ve bu hal üzere ölürse Allah yolunda ölmüş olur. Kim Allah rızası için çalışır, İslam’ın mukaddesatını savunurken öldürülürse o da Allah yolunda öldürülmüş olur.

Allah yolunda öldürülmek insanın elinde değildir. Ama Allah yolunda ölmek insanın gayret ve ameline bağlıdır.

Nice büyük Âlim ve Zat yaptığı büyük çalışmalarla Allah yolunda öldürülmemiştir ama Allah yolunda ölmüştür. Bu duruma dikkat etmek gerekir.

HABLULLAH

Hablullah, Allah’ın ipi diye ifade ediliyor ama aslında “Allah’ın halatı” manasındadır. Öyle ya insana güven gelsin diye Hak Teâlâ insan için sarkıttığı kurtarma aracına “ip” değil “halat” ismini vermiştir ki insan gönül rahatlığıyla buna tutunsun. Fakat oruçta imsak için “fecirden beyaz ip siyah ipten belli oluncaya kadar yiyin…” buyrulmuştur. Neden burada halat değil de ip zikredilmişti? Çünkü ip hassasiyeti ve inceliği ifade eder. Buna göre kurtarma aracı olarak geçtiğinde ip, halat olarak zikredilir ki insan paniklemesin tereddüt etmeden halatı rahatça görüp güven içinde ona tutunuversin. Buna karşılık hassasiyet ve hikmet gereken yerlerde bu “ip” olarak zikredilmiştir.

HAZRET-İ HUZUR

Huzur, insanın içindeki gönül rahatlığıdır. Bu da hazretle alakalıdır. Hazret, insanın dileği ve hazır olmasını istediği ruh ve manadır. Onun için ashap ve büyük zatlar için “hazreti…” ifadesi kullanılır. Bu ifadeyle bunların ruhlarının insana huzur ve himmet vermesi amaçlanır.

İnsanın huzuru hazırlıklı olmasına ve bir hazretten feyiz almasına bağlıdır. İnsan hazret-i huzura yani huzurun hazır olup gelmesine şiddetle muhtaçtır. Mutluluğun sırlarından birisi de budur.

ASANLA VUR ASANI BIRAK

Allah (cc)bazı ayetlerde “asanla vur”(Bakara:60) bazı ayetlerde de “Asanı bırak”(Araf: 117) buyurmuştur. Örneğin sihirbazlara karşı “asanı bırak” buyururken denize ve taşa “asanı vur” diye buyurmuştur. Demek ki asayı yerine göre kullanmak gerekir. Taş serttir. Deniz buhranlıdır. Asa orada vurulur. Ama sihirbazlara karşı sadece bırakmakla yetinmek gerekir. Zira burada hücceti göstermek yeterlidir. Buna mukabil taşlaşmış hallerde hücceti sultanla göstermek gerekir. 

ALLAH’IN ELİ YUMRUK DEĞİL

Yahudiler, "Allah`ın eli yumruktur" dediler. Söyledikleri söz sebebiyle onların elleri bağlansın ve lanete uğrasınlar! Aksine Allah`ın elleri açıktır, dilediği gibi verir…”(Maide:64). Hak Teâlâ iki elinin açık olduğunu buyurarak hakikatte bize şunu demeye getiriyor, benim iki elimde açıktır. Onlar yumruk değildir. Açılmış olan elden korkmayın. Zira o el rahmetin, bağışın, cömertliğin ve şefkatin elidir. O el sizi okşamak, sizi bağışlamak ve size vermek için sonuna ve de sonsuza kadar açıktır. Ama siz o eli yumruk olarak hayal ediyorsunuz. Haşa o elin tutuk olduğunu söylüyorsunuz. Bu sizin kendiniz hakkında zannınızdır.

DÜZELTME HAREKETİ VE DÜZ ETME HAREKETİ

Tesviye; hem düzeltme ve eşitleme hem de düz etme manasındadır. Allah (cc) “yaratır ve tesviye der”(A’la:2).

Hayatta düz etme değil düzeltme esas olmalıdır. Fakat düzeltme mümkün olmadığında zemin çok bozuk olduğunda burada düz etme bir seçenek olarak her zaman göz önünde bulundurulmalıdır.

Hayatta mutlak manada müsavat yani tesviye hayatı düzeltmez düz eder. Oysa biz biliyoruz ki dünyada dağlar da var düzlükler de. Demek ki düz etmek değil düzeltmek esastır. 

Hayatta mutlak tesviye olduğunda herkes müsavi-eşit olur. Bu da her şeyin dümdüz olduğu anlamına gelir. Bu da düzeltme değil düz etme hareketidir.

YATAY VE DİKEY İSTİKAMET

Sırat-ı müstakim” dosdoğru yol demektir. Yol yatay istikameti ifade eder. Yatay istikamet insanı muradına erdirir. Ama bir de dikey istikamet vardır ki bu da insanı yüceltir.

Yatay istikamet elifin yatay, dikey istikamet ise dikey halidir. Elif yatay olduğunda istikametli bir yol, dikey olduğunda ise miraçtır. Buna göre insan yatay olarak istikamet ederken dikey olarak istikametini bulur.

SAHABE

"Sahâbî, Peygamber (sav)`e iman (edip), iman ettiği hâlde kendisiyle bir araya gelen ve İslâm üzere ölen kişidir."

Sahabeyle ilgili anahtar kelimeler şunlardır,

Sahiplik etmek

Sahiplik sahip çıkmaktır. Sahabe, İslam Dinine sahiplik duygusuyla sahip çıkar. Onu kendine kendini de ona ait görür. Binaenaleyh manen “Sahabe” olur.

Musahabe etmek

Musahabe, eşlik etmek demektir. Buna göre sahabe muhabbet ve hürmetle her hal ve şartta Peygambere eşlik eden kimsedir. Bu konuda hali hazırdaki pratik Peygamber (sav)in varisi âlim ve arif zatlara bu misyonu icra eden zatlara eşlik etmektir. Binaenaleyh manen “Sahabe” olur.

Sohbette bulunma

Sohbet; bir ortamda, özel bir mecliste bulunmaktır. Meclisleri Peygamber meclisine çevirmek gerekir. Böyle bir ortamda bulunan herkes o meclisin feyiz ve bereketinden istifade ederek adeta Peygamberin sohbetinde bulunmuş olur. Binaenaleyh manen “Sahabe” olur.

HİCRET VE MUHACİR

Hicret; maddi veya manevi olarak mahcur görülen bir yeri terk etmektir.

Hicret; bir amaca, bir sebebe binaen insanın bulunduğu yeri bırakıp gitmesidir.

Hicretle ilgili anahtar sözcükler şunlardır,

Hicret etmek suretiyle terk edilen yer mahcurdur yani onda hayat kalmamıştır.

Günün ortasına da hicretle aynı kökten olan “Hacira” denilmiştir. Çünkü gün ortasından sonra güneş batışa doğru inişe geçerek bir nevi hicret etmeye başlar.

Nebatın asıl vatanından başka bir yerde verimli bir şekilde yeşermesine de “hicret” denilmiştir.

İşte bunun gibi insan maddi veya manevi olarak mahcur gördüğü harabe gördüğü yeri terk etmeli Medine’ye ve medeniyet inşa edeceği yere gitmelidir. Hicret ancak Medine dolayısıyla medeniyet için yapılır. Dolayısıyla hicret edilen yer aslında mahcurdur. Bir tür harabedir. Fethedilinceye kadar da bu halde kalmaya devam eder.

Her Müslüman daimi bir hicret halindedir, dolayısıyla muhacirdir. En nihayet dünyanın muhaciridir. Çünkü bir noktadan sonra dünya onun nazarında mahcurdur, virandır.

ENSAR

Zalime karşı muzaffer oluncaya dek mazluma yardım eden kimseye “Nasır” denir ki bunun çoğulu da Ensar’dır. Bu isim özel olarak Medine’ye hicretten sonra her hal ve şartta Peygamberin yanında duran ona kayıtsız şartsız destek olan kimselere verilen isimdir. 

Nusret soyut olarak sadece “yardım ve destek” manasında değil özellikle Nusret ve zafer manasında da kullanılır. Neden? Çünkü bu destek sonuca odaklıdır ve taktiksel değil stratejik bir duruştur. Yani bu, sadece belli merhalelerde verilen bir destek değil sonuna kadar ve kayıtsız şartsız verilen bir destektir.

Bu isim toptan sadece Peygamber(sav)’in ashabına verilmiştir. Örneğin Hz. İsa, “Allah için kim bana Ensar olacak” diye çağrıda bulunduğunda buna sadece Havariler olumlu cevap vermiş İsrail oğulları buna karşı iki tayfaya ayrılmıştır.(Saf:14) Yine Hz. Musa İsrail oğullarına “bu şehre girin, orada sizin isteğiniz şeyler var” dediğinde İsrail oğulları “git sen ve rabbin savaşın. Biz şuracıkta oturup bekleriz” dediler. (Maide:24) İşte fark budur.

Ensar, mazlumun yanındadır. İntikamcı ve kindar değildir. Beklentisi Allah’ın rızasıdır.

Ensar’ın bir anlamı da susamış olan toprağa yağmurun yağıp yardımcı olmasıdır. Çünkü toprak yağmur olmadan kurur. Orada hiçbir şey bitmez. İşte bunun gibi Ensar bir yağmur gibi Medine’de bir medeniyetin yetişmesine vesile olmuştur. Mekke’de zulme maruz kalan mazlumlar kendilerini Ensar’ın yeşil ve serin vatanına ulaştırmışlardır.

Bunun günümüzdeki pratiği Müslümanların mazlumlara yardımcı olmaları, kurumuş topraklara rahmet olarak orada bir medeniyetin yeşermesine vesile olmalarıdır.

Abdulhakim Sonkaya / İnzar Dergisi – Mart 2016 (138. Sayı)
 
17-03-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.