Hikmet Kâseleri - 6

Abdulhakim Sonkaya
Hilal, ayın ilk görünen halidir. Hilaller haccın vakitleridir(Bakara:189). Tehlil, hilal ile aynı kökten olan bir kelimedir ve kelime-i tevhidi (lailaheillallah) söyleme manasına gelir. Bu nedenle Müslümanlar hilali haça mukabil bir İslam şiarı/işareti olarak kullanmaktadır.
HACCIN VAKTİ HİLALLER

Hilal, ayın ilk görünen halidir. Hilaller haccın vakitleridir(Bakara:189). Tehlil, hilal ile aynı kökten olan bir kelimedir ve kelime-i tevhidi (lailaheillallah) söyleme manasına gelir. Bu nedenle Müslümanlar hilali haça mukabil bir İslam şiarı/işareti olarak kullanmaktadır.

Bünyesinde zıt anlamlar ihtiva eden bir kelime olarak hilal, toz ve su, güzellik ve zehir, saflık ve yılan manalarına gelir. Bu da maksatların ve hedeflerin buna göre belirlenmesi gerektiğini ifade eder. Hilal aynı zamanda bir vizyondur. İslam’da ibadetler onun menzillerine göredir. İnsan hilali takip ederek ibadet ederek bedir olmayı hedefler. Bedir ayın dolunay halidir. İbadetler bedre göre değil hilale göre yapılır. Zira hilal başlangıç, bedir ise sonuçtur. Bedir olmak isteyen kimse hilali esas almak zorundadır.

AZAMİ HAC-HACCI EKBER

“…Büyük hac günü Allah ve Resulü tarafından insanlara bir ilandır” (Tevbe:3) buyrulur. Hacc-ı Ekber büyük hac demektir. Hac; büyük hedef, büyük amaç ve büyük ideal manasındadır. Sadece hac aylarında yapılan hacca “Hacc-ı Ekber” adı verilir.

ASGARİ HAC-HACCI ASGAR

Umreye de hacc-ı asgar küçük hac denilmiştir. Umre imar etmek, hac ise büyük hedef sahibi olmaktır. Önce imar edeceksin yani umre edeceksin ki büyük amaç azami hedef için niyet etme hakkı elde edesin.

İnsan önce asgarisini yapacak ki azamisine niyet edebilsin. Bu her şey için böyledir. Önce asgari olandan başlayacak sonra azami olanı murat edeceksin. Mescidi harama ilk defa giden kimse hac ile birlikte umreyi de yapmak zorundadır. Bu nedenle umre de hac gibi farzdır. İşin hikmeti budur. İnsanlar asgarisini yapmadan azami olanı yapmaya kalkışır. Bu da onların hayal kırkılığına uğramalarına yorulmalarına, usanmalarına ve ciddiyetlerini kaybetmelerine sebep olur.

Buna göre asgari niyet ömrünü imar azami amaç ve hedef ise hüccetini tamamlamaktır.

BEYT-İ ATİYK

Kâbe; eski ev, özgür ev anlamına gelen “beyt-i atiyk” (Hacc: 29) ismine de sahiptir. Kâbe hem en eski ev olduğu hem de kendisine yönelenleri azatlığa ulaştırdığı için “beyti atiyk” ismine layık görülmüştür. Zira “Atiyk” hem özgür olan hem de özgür kılan manasındadır. Kâbe’yi tavaf ederek veya ona yönelerek dünyanın gerçek yüzünü müşahede eden kimse “beyti atiyk” tarafından azat edilerek “atiyk” yani özgür olmuştur. Özgürlüğe kavuşmanın yani “atiyk” olmanın nişanı olarak “hedy” kurbanı yerine ulaştığı zaman hacıların saçını tıraş etmesi şarttır. Bu, dünyanın kel (Karia), düz, çöl ve viran olan yüzüne karşı bir atıftır. Hacceden mümin, saçını tıraş ederek dünyanın gerçek yüzünün böyle olduğuna inandığını göstermiş olur. Nasıl ki saç dökülecek ve kel görünecekse, bir gün dünyanın üzerindeki her şey Karia yani kel eden kıyamet ile dökülecek ve dünya kel, kuru ve düz bir hale gelecektir. İşte tıraş edilen saç ona bir atıftır.

Atiyk olarak dünyanın boyunduruğundan kurtulan kimse artık aşkını aramalı ve özgürlüğün aşını doyasıya tatmalıdır.

Özgürlüğünü elde eden kimse için en elzem mesele aşkını arayıp bulmasıdır.

BEYT-İ MAMUR

İnsanın dünyada yaşadığı toplam süreye ömür, kullanışlı, sağlam ve güzel bir şekilde bina yapma işine de imar adı verilir. Buna binaen hayatında bir şeyleri ya da kendisini imar etmiş olması varsayımıyla insanın yaşamına imar ile aynı kökten olan ömür adı verilmiştir. Çünkü ömür-imar, harabın zıddıdır. Gerçekten ömrün harap olması, sadece son bulması değil, aynı zamanda onun esersiz, hayırsız ve boş geçirilmesi demektir. Bunun gibi bir yapının harap olması, yıkılması artık onun hiçbir işe yaramadığı anlamına gelir. “Evlerini kendi elleri ve müminlerin elleriyle harap ediyorlardı. Ey basireti olanlar ibret alın.” (Haşr:2) buyrulur.

Ev mamur ve bayındır olmalıdır ki insan yüce hedeflere doğru hareket etsin. Yükseltilmiş tavandan özgürlüğü müşahede edip acayip talep etsin. Umre beyti imar ve inşa etmek içindir. Hac ise o yüce tavandan sonsuzluğa açılmak içindir.

CEMRE

Şeytanın taşlanması sırasında atılan küçük taşlara “cemre” adı verilir. Kelime manasıyla cemre aynı zamanda “kor ateş” demektir. Şeytan da ateşten yaratılmıştır. Cemrelerle şeytanı taşlayan hacı adayları bu şekilde içlerinde ateş ve su dengesini sağlamış olurlar. Ateş onlara serin ve selam olur.  Orada bulunan makamı İbrahim’e yükselmiş olur.
Cemre ve recim harf olarak bir biriyle bağlantılıdır. Recim hem taşlamak hem de kovulmaktır. İnsan cemrelerle şeytanı recmederek onun cürmünden korunmuş olur. Şeytanı kendi ateşiyle defeder. Cürmüyle onu yakar.

MERVE

“Gerçekten Safa ile Merve Allah`ın alâmetlerindendir”(Bakara:158) buyrulur. Merve müennestir. Merve kıvılcım saçan parlak kaygan taşlar manasındadır. Ayrıca Merve mürüvvetle de alakalıdır. Mürüvvet, mertlik ve erdemlik demektir.

Cemreleri atarak içindeki olumsuz hararetten, kötü enerjiden, nefsin şerrinden kurtulan ve böylece emin ve özgür olan mümin şimdi Merve ile yeniden ateşini tutuşturmalıdır.  Aşk ve şevkle geri dönmelidir. Aşkını ve sadakatini kazanmış olarak dönmelidir. Daha önce ateşinin kaynağı şeytan iken şimdi ateşinin kaynağı kendisidir. Kendi insiyatifiyle dilediği zaman ve dilediği şekilde ateşini tutuşturabilir. Böylece aşkın ve özgürlüğün sırrına ererek büyük bir makam elde eder.

Merve müennestir. Merve ile erkek kadınını daha iyi anlamalı aşkın ve sadakatın kıymetini bilmiş olmalıdır.

SAFA

“Gerçekten Safa ile Merve Allah`ın alâmetlerindendir”(Bakara:158) buyrulur. Sefa düz ve sert kayalık zemin demektir.

Bir daha dünyanın toprağına kanmaması gerektiğini ifade eder. Ayrıca safa bulanıklık manasındaki “kederin” zıddıdır. Hac murada ermektir. Muradına ve meramına ermiş olanın da hayatında kederin bulanıklığın ve bunalmanın olmaması gerekir. İşte safa bu manada muazzam bir şiardır. Hacceden mümin ailesine ve vatanına kederden kurtulmuş parlak bir yıldız olarak geri dönmelidir. Hacı olarak onu kendisine şahit olan herkese bu hücceti üzerinde taşımış ve hakkıyla hakkını vermiş olmalıdır.


HAREM

Harem maddi-manevi her türlü olumsuzluktan izole edilmiş, her türlü tehdit ve tehlikeden emin olan yer demektir. Madem insan hacca niyet etmiş o zaman bu konuda emin olması gerekir. Maksadın olduğu yerde mahrem bir ortamın olması gerekir. Her türlü olumsuzluk ve korkudan emin bir şekilde insanın maksadını ve hedefini rabbine ilan etmesi gerekir.

HİCAZ

Mekke ile Medine iki haram belde olarak “Harameyn” statüsüne sahiptir. Haram bu iki beldeyi içine alan bölgeye ise “Hicaz” adı verilmektedir. Buna göre bu iki mukaddes belde “Haram” ve “hicaz” statüsüyle tam ve mutlak bir koruma altındadır. Hicaz, bariyer ve engel manasındadır. Haram ise insanın can, mal ve ırz güvenliğinin mutlak olduğu yer manasındadır. 

Hicaz, diğer bölgelerden ayrı adeta kendisi ile diğer bölgeler arasında fiziki bir engel olan yer manasındadır. Bu da bu gölgenin diğer yerlerden ayrı bir statüyle idare edilmesi gerektiği mesajını veriyor. Yani Hicaz ismi aynı zamanda taalluk ettiği bölgenin yönetim şeklini ve sınırlarını ortaya koymaktadır. Hicaz, asla değişmeyecek ve diğer bölgelerle karışmayacak sınırlara sahip bir bölgedir. Hicaz, dünyanın tüm bölgelerindeki olumsuz gelişmelerden karantina altına alınmış bir bölgedir. Binaenaleyh onun yönetimi de buna uygun olmalıdır. Hicazın yönetimi öyle olmalıdır ki, Dünyadaki olumsuz siyasi hiçbir gelişmeden etkilenmesin. Kendine ait hiçbir özel hesabı olmasın. Mekke müşriklerinin yapmaya çalıştığı gibi asla Kâbe’yi siyasi emellerine alet etmeye kalkmasın. Hicaz, dünyanın içinde ve fakat asla dünyayla bağlantısı olmayan bir bölge olarak görülmelidir. Bu nedenle yönetim şekli de buna uygun olmalıdır. Aksi takdirde Hicaz, birilerinin siyasi emellerine alet edilmeye kalkışılır. Oraya hizmet ettiğini iddia edenler buranın statüsünü kendi siyasi emelleri için kullanma girişiminde bulunur. Buradan aldıkları güçle Ümmet içinde karışıklıklara sebep olur. Hatta marjinal bir tavır sergilediği halde kendilerini merkez gibi göstermeye çalışır.

KÂBE

Kâbe, altı yönü de birbirine eşit olan küp şeklindeki yapı manasındadır. Gerçekten Kâbe-i Muazzama altı cihetlidir ve küp şeklindedir. Ama buna ilaveten Kabe, yuvarlak daire şeklindeki yapı manasına da gelir. Çünkü “..ayaklarınızı da topuklara kadar yıkayın.” Ayetinde topuklar “ka’beyn” diye geçmektedir. Ayrıca Kabe ile aynı kökten olan “kaiba” çoğulu “kevaip” cennet kadınlarının çok özel sıfatlarındandır ve bu da acayip bir durumdur.

Kâbe, küp şeklindedir ama etrafında daire şeklinde hareket edilmek suretiyle tavaf edilir. Zemin üzerinde dört köşeli olduğu halde Kâbe’nin etrafındaki hareket daireseldir ve kesinlikle tavafta bu köşeler dikkate alınmaz. Ama bu, Kâbe’nin köşeli olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Köşeli olması da Onun aynı zamanda küre manasına geldiği gerçeğini değiştirmez. Kâbe’nin şekli ile etrafındaki hareket(tavaf) aynı değildir. Mesela etrafındaki dairevi harekete paralel olarak Kâbe, küre şeklinde olamaz mıydı? Ya da şekline paralel olarak Kâbe’nin etrafındaki hareket köşeli olsaydı ne olurdu. Bu, manasıyla, şekliyle iç içe geçmiş bir meseledir ve Allah’ın (cc) latifliğinin, hüküm ve hikmetinin acayipliğindendir.

Kâbe, daire içinde farklı yönleri temsil eder. Bu yönlerin doğu-batı, kuzey-güney gibi farklı adları vardır ama hepsi aynı şekildedir ve aynı boyuttadır. Kâbe, daire içinde farklı cihetleri, çeşitli yaklaşımları ifade eder. Bu nedenle yapısı köşeli, etrafındaki hareket daireseldir. Yani daire içinde olduktan sonra herkes kendi cihetinden hakikate nazar edebilir. Eğer Kâbe’nin yapısı küre şeklinde olsaydı herkes aynı bakış açısına mahkûm olurdu. Hakikatin tek ve belirsiz bir yüzü olurdu. Etrafında dönülebilir ama içine girilemezdi. Dolayısıyla insanda Kâbe’nin içine sığınma duygusu oluşmazdı. Oysa beyt(ev) karanlıkta, yorgunlukta, tehlike anında kendisine sığınılan yerdir. Yönelmek aynı zamanda güven ve sığınma duygusunu da ihtiva ettiğinden Kıblenin küre şeklinde değil, Kâbe-Beyt olması gerekir.

Dairesel şekilde değil de köşeli şekilde Kâbe’nin etrafında dönülseydi o zamanda özel durumlar ortaya çıkardı. Oysa dairesel hareket, daire şeklinde oturmak eşitliği, birliği ve bütünlüğü ifade eder. Bu nedenle devlet başkanları bir araya geldiğinde yuvarlak masa etrafında otururlar. Çünkü yuvarlak masada ast üst ilişkisi yoktur. Buna mukabil bir araya gelenler arasında biri kendini üstün görüyorsa toplantı köşeli masa etrafında gerçekleştirilir. Demek ki, Ümmet için hareket halindeyken herkes eşittir. Herkesin hizmeti kıymetlidir. Daire içinde mutlak eşitlik, evin içinde ise liderlik vardır. Eğer Kâbe küre şeklinde olsaydı evin içinde de kimse imam olamazdı. Demek ki, Kâbe daire içinde köşeli; köşeler arasında dairevi bir yapıdır. Yani kardeşlik içinde liderlik, liderlik içinde kardeşlik tesis eder. Bu iç içe geçmiş derin hikmetler ihtiva eden bir meseledir ve bunun acayip daha birçok hikmeti vardır.

TAVAF

Dünyada tavaf etme şeklinde bir ibadeti olan tek ümmet, İslam Ümmetidir. Bilindiği üzere Hacc’da Kâbe tavaf edilir. Ayrıca Kuran-ı Kerim, Müslümanların birbirlerini ziyaret edip birbirilerine hizmet etmelerine de “tavaf” adını verir. (Nur:58)

Tavaf; hayalet, bir şeyin etrafında dönmek ve taşmak gibi manalara gelir. Bu nedenle tufan ve taife de aynı kökten gelir. Çünkü aynı yere sürekli akan su sonunda taşarak tufana dönüşür. Bir hedef doğrultusunda birbirleri etrafında koordineli bir şekilde dönen, bütünleşen bir gruba da “taife” denilmiştir.

Neden tavaf aynı anda hem “ziyaret” hem de “hayalet ve kâbus” manasına gelir. Çünkü insan bir hedef ve amaç doğrultusunda kendisini odakladığında kendini aşabilme noktasına gelir. Bu durumda insanda bir taşma hali oluşur. Bu da maddi olarak gözle görünmez olduğundan ancak “hayalet”  olarak ifade edilmiştir. Müslümanlar birbirlerine yardım etmek ve hizmet etmek istediklerinde bunu halis bir amaç ve niyetle yaptıklarında kendilerini aşmış olurlar. Taşkın hale gelirler. Bu da karşılarında olanlar açısından bir hayalet ve kâbus olarak görünmelerine yol açar. En sonunda da fark edilmeden ve beklenmedik bir şekilde tufan olup her tarafı etkileri altına alırlar.

Tavaf etme ibadeti Müslümanlara hastır. Şu anda dünyada onlardan başka kimsenin böyle bir ibadet şekli yoktur. Dolayısıyla onlardan başka kimsenin taife olma, bendini aşarak tufan oluşturma potansiyeli yoktur. Onlardan başka kimsenin ruhani ve manevi olarak kendini aşma şansı yoktur. Bugün küfrün sürekli Müslümanları bir kâbus ve hayalet olarak görmeleri aslında bu tavafın bir sonucudur. Çünkü tavafla Müslümanlar aynı hedef ve ideal uğrunda döner.

Evet, bugün Ümmeti taifelere böldüler. Üstelik bunlardan bazılarının melun odaklarla kötü ilişkileri de vardır. Fakat bu yine de Ümmetin bir tufana dönüşmesi riskini ortadan kaldırmıyor. Çünkü Ümmet birçok şeyde ihtilafa düşse de tavafta ihtilaf etmiyor. Bu nedenle Müslümanların hayaleti, caydırıcılığı ve potansiyel gücü her zaman varlığını koruyor. Her zaman taşma ve aşma potansiyelini muhafaza ediyor. Nitekim İslam âleminin bir noktasında ortaya çıkan hareketlilik bitmeden başak bir yerde bir hareketlilik başlıyor. Çünkü ortada bir taşma söz konusudur. Bir taşkın olma hali söz konusudur.

Tavaf etme mucizesine sahip olan Müslümanlar ne kadar taife ve fırkalara bölünürse bölünsün sonuçta aynı yöne doğru akıyor. Her taifenin bir akım oluşturma kapasitesi var. Bütün bunlar aynı noktada tavafta birleşerek tufan oluşturuyor.

Müslümanlar tavaf etme mucizesine sahiptir. Tavaf edecekleri özgür bir evleri var. Yani dışarda ve açıkta kalmaları söz konusu değildir. Müslümanlar tayfa tayfa olsalar bile heybetleri kaybolmuyor. Çünkü tavaf etmenin sırrıyla Hak Teâlâ her taifeye bir hayalet misali bir heybet ve etki vermiştir.

Abdulhakim Sonkaya / İnzar Dergisi – Ağustos 2016 (143. Sayı)
 
08-08-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.