Hikmet Kâseleri - 5

Abdulhakim Sonkaya
İnsanın tatil yapmaya ihtiyacı vardır. Ama unutmamak gerekir ki tatil ile “etkisiz, işe yaramayan, durağan” manalarındaki “atalet” aynı köktendir. İnsan tatili atıl olmak ya da atalete alışmak için değil güç ve ruh toplamak için yapmalıdır.
Tatil ve atalet
   
İnsanın tatil yapmaya ihtiyacı vardır. Ama unutmamak gerekir ki tatil ile “etkisiz, işe yaramayan, durağan” manalarındaki “atalet” aynı köktendir. İnsan tatili atıl olmak ya da atalete alışmak için değil güç ve ruh toplamak için yapmalıdır.

Değerler atıl bırakıldığında

Değerler atıl bırakılarak tatil olmaz. Değerler atıl bırakıldığında kıyamet kopar. O zaman ne tatil olur ne de istirahat. “değerler atıl bırakıldığında” (Tekvir: 4) buyrulur. Ayette geçen “işar” asıl olarak “kıymetli şey ve onuncu ayına girmiş” gebe demektir. Buna göre tatil kadını atıl bırakmak toplumdaki doğurganlığı üretimi zayıflatmamalıdır. Yoksa toplum, fert, hayat atıl hale gelir.

 Atıl kadınlar

Kendilerini ihmal eden, evlenme ve çocuk doğurma arzuları olmayan kadınlara da “atıl kadınlar” denilir. Peygamber (sav) kadınların namazda süslerini çıkarmalarını nehyetmiştir. Bu da İslam’ın kadının atıl olmasına asla razı olmadığını ortaya koyuyor.

Atıl kuyu

“…Nice tatil olmuş kuyular vardır” (Hac:45). Ayette geçen atıl bırakılmış kuyulardan bahsediliyor. İnsanlar kuyu misalidir. Bazıları su tutar. İçlerine akan suyu zayi etmez. Bazları da suyu zayi eder. Akan su yerde kaybolur. İşte bu tür kuyular atıl kalır. İçlerine çer öp atılır. İnsan kendini asla tatil etmemeli, atıl bırakmamalıdır. Tatile gittiği vakit dahi hayatın lezzetlerini, İlahi ayetleri müşahede ederek haz ve lezzet alır. İçini güzelliklerle doldurur.

Tatil ve istirahat

Tatil bir istirahattir. İnsana bir rahatlama sağlamalıdır tatil. İnsanın istirahate ihtiyacı vardır. Bu da ancak yeni bir ruhla mümkündür. Zira istirahat de rahatlamak da ruhtan gelir. Bunlar ruhtan türemiştir.

İnsan, ruhunu dikkate almadan tatil yaptığında rahatlayamaz. İstirahat etmiş olamaz. Tefekkürün, sevginin, akraba bağlarının olmadığı bir ortamda ve sırf bedeni hazlarla istirahat olmaz. Bu şekilde yeni bir ruh kazanılamaz. Yeni bir ruh olmadan da rahatlama olmaz. Bu nedenle Hak Teâlâ Kadir gecesinde Melekleri ve ruhu indirir” (Kadir:4) bu şekilde insanlar istirahat eder. Dinlenir ve derlenir. Melekler onlara meleke olur. Ruh onlara can olur. Bu şekilde kalpler müsterih, gönüller rahat olur.

Tatil günü

“Bir de onlara, o deniz kıyısındaki şehrin başına gelenleri sor. O sırada onlar sebt günü yasağına riayet etmiyorlardı. Sebt günü balıklar akın akın geliyorlardı, yasak olmadığı gün gelmiyorlardı…” (Araf:163) Kur’an-ı Kerimde tatil gününe “sebt” ismi verilmiştir. Sebt de hareketin kesilmesidir. Bu nedenle geceye de “sebt” denilmiştir. Çünkü geceleyin hareket kesilir. İnsan da istirahat eder.

Sebt günü balıklar akın akın geliyorlardı, diğer günlerdeyse gelmiyorlardı. Demek ki tatilde tevekkül ve kendini hareketten kesme durumu da olmalı. İnsan gözünün önünde geçen balıklara tenezzül etmemeli, Tevekkülünü ve istirahatini bozmamalıdır. İşte bu şekilde insan gerçek manada bir tatil yapmış olur.

Sebt günü insanın kendisi için hareketi durdurduğu herhangi bir gündür. İnsan dilediği bir günü sebt günü olarak seçebilir. O günün manasına uygun olarak hareketini durdurarak dinlenir. Eksenini kurar. Sakince dinleyerek dinlenir. Dinlenerek dinler. Suyun zamanın akışını seyrederek kendi farkına varır.

Tevekkül ve tatil

İnsan her zaman uzağa gitme imkânına sahip olamayabilir. Ama yine de kendine bir sebt hali oluşturarak istirahat edebilir. Mesela itikâf bir sebt hâlidir. Kendini hareketten, önünde geçen balıklardan, akan nehirden soyutlayarak huzura erer. Bazı insanlar vardır ki mekânsal olarak uzak ve sakin bir yere tatile gidiyor ama aklı yine balıklarda kalıyor. Demek ki tatilin en büyük sırrı tevekküldür. Tevekkül eden, balıkları dert etmeyen kimse her an müsterihtir. Rahattır. Adeta hayat onun açısından her zaman tatildir. Buna karşılık zihnini balıklardan ayırmayan, balıkları aklında taşımaya devam eden kimse nereye giderse gitsin yine de istirahat edemez. Müsterih olamaz.

İnsanlar, dünyevi hayatı müsterih bir gönülle güzel bir ruhla yaşamadıkları için yorulurlar ve adeta kendilerini atıl bırakarak tatil yaparlar. Ama iş bildikleri gibi değildir. İstirahat ruhtan ve gönülden gelir. Hayatı müsterih yaşayan kimsenin tüm hayatı rahattır.

Misafir ve tatil

Konuk anlamında kullanılan misafir aslında “sefer yapan yolcu” anlamındadır. İbadetlerde, oruçta, namazda misafire kolaylıklar tanınmıştır.

Misafir, namazı taksir ile kısaltarak kılar(Nisa:101). Taksir de kusurdan gelir. Demek ki misafirlikte, seferde bir kusur vardır.

İnsan halifedir. Halife de sefir değil asıldır. Halife seferi değil mukim olmalıdır. Seferi kimse halef olamaz. Vekil olamaz. Sefer, yorucudur(Kehf:26). Bu nedenle insan dünyada misafir olmamalıdır. Mukim olmalıdır. Çünkü misafir inşa edemez, kurumlaşamaz. Yapılaşamaz. Onun için misafir atıldır. Bu nedenle ideal olan misafirlik değildir. Kendi ikametgâhında olmaktır.

İnsan, seyir halinde mi olmalı yoksa seyahat mi etmelidir?

Seyahat eden kimse dünyaya vatan nazarıyla bakar. Dolayısıyla O, seferi (yolcu) sayılmaz. Bu nedenle “Seyahat” hem yolculuk hem de oruç manasına gelmektedir. Oysa yolculuk halinde oruç tutulmayabilir, yani yolculuk ve oruç birbiriyle uyuşan durumlar değildir. Allah (cc) bilir ya Kur’an-ı Kerimde “seyahat” kelimesi ile aynı kökten gelen “saihat” oruç tutan kadınlar, “saihun” oruç tutan erkekler (Tevbe:112)  kelimeleri bu hikmete binaen kullanılmıştır. Bu çok latif bir manadır. Adeta Kur’an-ı Kerim, seyahat yapan kimseleri seferi (yolcu)  olarak görmemektedir. Çünkü bunlar dünyayı geçici bir hayat alanı olarak değil, sabit bir ikamet alanı olarak kabul etmektedir. Yine bu hikmete binaen Allah (cc),  müşrikler için: “Bundan böyle yeryüzünde dört ay boyunca seyahat edin” (Tevbe:2) buyurur. Ayette, “seyredin” yerine “seyahat edin” geçmektedir. Çünkü müşrikler dünyayı vatan kabul ediyor. Onlara nispetle her yer vatandır. Bu sebeple onların yolculuğu “Seyir” değil, “Seyahat” olarak vasıflandırılmıştır.

İnsan siyretini bulmak için seyir halinde olmalıdır

Allah (cc): “Musa’ya asanı bırak.” buyurdu. O’nu bırakınca yılan oluverdi. Bunun üzerine Allah (cc): “Onu tut ve korkma. Biz onu, önceki siyretine-görünümüne döndüreceğiz” (Taha:19-21)buyurdu. Musa (as), Tur Dağına seyir ile geldiği için yeniden doğdu (Siret).  Yeni bir siret-görünüm kazandı. Ondan sonra tekrar seyir-hareket kazandı. Eğer,  Musa (as) “Seyyar” yerine “Seyyah” olsaydı yılana dönüşmüş olan asayı tekrar eline almaya cesaret edemezdi. Alsa bile o asa elinde tekrar ilk siretine-görünümüne dönmezdi. Fakat Musa (as) bir seyyar meziyetiyle gider, her şeyi ibret nazarıyla seyreder. Bu nedenle yılan dahi olsa eline aldığı her şey asli siretine geri döner. Yılandan daha soğuk ve ürkütücü Firavun’a geri gider.

Siyret ile seyir aynı köktendir. Bu nedenle Allah(cc): “Yeryüzünde niye gezmiyor, seyretmiyorlar ki akıllanmalarına sebep olacak kalpleri, işitmelerini sağlayacak kulakları olsun. Unutulmamalıdır, gözler kör olmaz; ama sinelerdeki kalpler körelir” (Hacc:46) buyurur. Ayette basiretle, ibretle yapılan yolculuk “Seyr” olarak isimlendirilmiştir. O halde mü’min, daima seyir halindedir. Hayatında durağanlığa ve atalete yer yoktur. Onun seyri kendi siretiyle (doğumuyla) başlar. Peygamberinin siyretiyle (doğumuyla) mana ve kıymet kazanır. Yine Nebinin siyeriyle (sünnet) sonsuza uzanır.

Abdulhakim Sonkaya / İnzar Dergisi – Temmuz 2016 (142. Sayı)
 
09-07-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.