Hikmet Kâseleri - 3

Abdulhakim Sonkaya
Nisap miktarına ulaşan maldan yılda bir kere belli bir miktarın Fakir sınıflara verilmesine zekât denilir. İslam; malı olana zekât verme farizasını, malı olmayıp da manevi zenginliği olana da tezkiye etme vecibesini yüklemiştir.
Zekât ve Tezkiye

Nisap miktarına ulaşan maldan yılda bir kere belli bir miktarın Fakir sınıflara verilmesine zekât denilir. İslam; malı olana zekât verme farizasını, malı olmayıp da manevi zenginliği olana da tezkiye etme vecibesini yüklemiştir. Ayeti kerimede buyrulduğu üzere zekât sınıfı sekizdir(Tevbe:60). Bu, aynı zamanda manevi yönden tezkiye edilmeye muhtaç olan sekiz sınıftır. Yani nasıl ki zekâta muhtaç sekiz sınıf varsa aynı şekilde tezkiye edilmeye de muhtaç sekiz sınıf vardır. Örneğin, maddi açıdan fakir olana zekât verilir. Buna mukabil, maddi durumu olmakla birlikte manen fakir olan kimse tezkiye edilir. İslam, zekât farizasını maddi yönden zengin olanların; tezkiye vecibesini de manevi yönden zengin olanların yerine getirmesini emrediyor.

Eşlerin zekâtı

Kelime manası olarak Zekât çift anlamındadır. Çünkü zekât insanı yalnızlıktan ve gariplikten kurtarır. Bu nedenle zekât mahrumu kimse kendine eş bulamaz bulsa da aşkı yakalayamaz. Bu yönüyle zekât eşler arasında huzur ve mutluluğun da teminatıdır. Çünkü zekâtını veren eş mala meyletmekten kurtularak eşine ve sevdiklerine meyledir.

Neden mala mal denilmiştir?

Mal, meyilden gelir. Hem meyleden hem de meyledilen manasındadır.  Gerçekten insan mala meyletmeyi sever. Fakat insan kendini merkez olarak, halife olarak görürse o mala meyletmez mal ona meyleder.

Zekât ve sadakada mala meyletme kriteri nedir?

Zekâtta mala meyletme kriteri vardır ve bunu ilk defa biz kullanıyoruz. İslam’daki zekât vecibesi insan ile mal arasındaki meyli dengelemeyi amaçlar. Gerçekten insan mala meyledince arınma ve tezkiye vasıfları zarar görür. Bu şekilde zekât insanın meylini düzenler ve de dengeler. Onun mala değil malın kendisine meyletmesini sağlar. Çünkü sadece mal değil dünyadaki her şey insan için yaratılmıştır ve onun emrindedir. İnsanın mala meyli mutlaka terbiye edilmelidir. Eğer insanın elindeki amal nisaba ulaşması bundan zekât çıkarılır. Eğer nisap miktarına ulaşmamışsa bundan sadaka çıkarmak gerekir ki bu meyil dengelensin rağbet Allaha olsun.

Neden asıl ihtiyaç olan mala zekât düşmez?

İnsanın bir şeye bu “malımdır” deyip ona tamamen meyletmesi yakışmaz. Bu, onu değersizleştirir. Bu nedenle zekât asıl ihtiyaç dışındaki mala çıkar. Bu da meyli terbiye etmeyi yöneliktir. Çünkü insanın temel ihtiyacı için çalışması mala bir meyil olarak görülmemiştir.

İnsanın asıl ihtiyaçlarını abartması da mala meyil olarak kabul edilebilir. Örneğin normal bir araba asli bir ihtiyaçtır ve buna zekât düşmez. Fakat çok lüks ve çok pahalı bir araç asıl ihtiyaç olmayabilir. Bu nedenle bu tür mallara zekât düşmez demek zordur. Çünkü burada standart bir sapma vardır. Mala meyletme kriteri gerçekleştiği için zekât düşer diyebiliriz.

Zekât ve bir yıllık ihale

Buna “havl” denir.  İhale ile tahvil aynı köktendir. Allah (cc) kuluna bir şey havale etmiş ve bunu bir yıl boyunca ona teslim etmişse bu bir ihaledir. İnsan da bu ihaleyi yerine getirerek komisyonunu vermelidir. Bu da fakirlerin hakkı olan zekâttır. Buna göre zekât, Allahtan alınan ihalenin kullarına verilen komisyondur diyebiliriz. 

Zekât ve Nisap

Nisap ile nasip aynı köktendir. Nasip pay, nisap ise belirli bir oran demektir. Zekâtın nisaba ulaşması gereken bir sınırı vardır. Ancak nisaba ulaşan malın zekâtı çıkar. Allah (cc), “Onlar ki zekât için çalışırlar”(Müminün:4) buyurur. Demek ki zekât nisaba ulaşınca onda başkasının nasibi vardır.
Zekât olmadan maldaki nasip sahih olmaz

Ayette “herkese ancak hak ettiğinden bir nasip vardır” buyrulur. Zira nisaptan fazlası senin asıl ihtiyacın değil başkasının nasibi olabilir. Bu nedenle Allah (cc) “Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: İhtiyaçtan fazlasını-affı infak edin” (Bakara:219) buyurur. Demek ki insanın ihtiyaçtan fazla olan malı onun meylidir. Zaafıdır. İhtiyacı değildir. Bundan zekât vermedikçe tezkiye olamaz. Eşini bulamaz. Aşkını yakalayamaz.

İnsan kendi nasibiyle yetinmelidir. Kendisine ihale edilmiş olan başkasının nasibine göz dikememelidir. Çünkü bu onu kirletir. Başkasının nasibi onun eşi ve nasibi değildir. İşte nisaba ulaştığı halde zekâtı verilmeyen mal nasipsiz bir maldır.

 Zekâtı verilmedikçe maldaki nasip sahih olmaz. Zira o malda nasipler karışmış adeta nesebi birbirine karışmıştır. Zekâtı verilmedikçe maldaki nasip sahih ve temiz olmaz.

Zekâtın makam olması

Nisap ve mansıp da aynı köktendir. Mansıp da makamdır. Demek ki nisabı geçen maldan zekâtını veren kimse mansıp-makam sahibi olur. İnsanlar zenginleştikçe mansıp ve makam sahibi olacaklarını zanneder. Ama zenginleştiği halde maldan zekât vermeyen kimse başkasının nasibini gasp etmiş olur. Bu nedenle o mal ona ağırlık ve zillettir. Meşakkat ve eziyettir. Bununla güç ve itibar elde edemez. Malıyla makam güç ve itibar elde etmek isteyen kimse malda bulunan nasibi hak ehline versin. O zaman insanların duasına ve sevgisine mazhar olur. 

Zekât fakiri kimse ve fakirlerin zekâtı

Zekât verileceklerin birinci sınıfı fakirlerdir. Fakir; geçim için mala ihtiyaç duyan kimsedir. Fakir kelimesinin bir anlamı da omurga kemiğidir. Yani fakirlik bel büker. Bunun gibi bazı kimseler maneviyat fakiridir. Kalp fakiridir. Maddi fakirlik, insana ağırlık yapar,  belini büker. Oysa manevi fakirlik insanı kirli yapar. Bu nedenle Arapçada kire de “fakr” denilmiştir. Zekât vermediği için zekât fakiri olan kimse hakikatte fakirdir. Çünkü malı ona ağırlık ve kir olmuştur. Ona zenginlik duygusunu, fazlasına sahip olma, verme duygusunu tattırmamıştır. Dolaysıyla böyle biri her türlü fakirdir. Kirlidir.

Zekât miskini kimse ve miskinlerin zekâtı

Zekât verileceklerin ikinci sınıfı miskinlerdir. Miskin; maddi yoksulluktan dolayı hareketten ve takatten kesilerek toprağa sürünen kimsedir(Beled:16). Maddi açıdan miskin kimse, topraktan kurtulmaya çalıştığı halde takatten düştüğü için bundan kurtulamıyor. Zekât vermeyen zengin aslında miskindir. Çünkü bolluk, bereket ve genişlik hissine sahip değildir. Miskin imkânı olmadığı için özgürlüğü kısıtlı olan kimsedir. Zengin olduğu halde insanları meskenetten ve miskinlikten kurtarmayan kimse darlık ve sıkıntı içindedir. Dolaysıyla miskindir.

Zekât vermeyen zengin, ameledir

Zekâtın üçüncü sınıfı amil kimselerdir. Bunlar malın zekât nisabına ulaşması için çalışan işçiler olabileceği gibi zekât toplayan memurlar da olabilir. Allah rızası için, toplumun hayrı ve maslahatı için emek veren, çalışan amillere haklarını vermek lazımdır. Önemli fonksiyon icra edenlere haklarını vermek gerekir. Eğer mal sahibi bunlara haklarını vermezse kendisi amele olmaya mahkûm olur. Kim daha fazla zenginleşmek için kendi amelesinin-işçisinin haklarını ihmal ederse kendisi amele durumuna düşer. Zengin olduğu halde Kendi işinde amele olur.  Asla zenginliğin huzur ve itibarını yaşayamaz. Hep yorgun ve meşgul olur, hayatından hiçbir lezzet alamaz.

Kalbi soğuk kimse

Zekâtın dördüncü sınıfı Müellef-i kulüp yani kalpleri ısındırılacak olanlardır. Müellef-i kulüp mefhumu, sadece gayri Müslimlere taalluk etmez. Sıkıntıdan, stresten, manevi boşluktan dolayı kalbi dağınık, gönlü buruk ve de soğuk kimseler olabilir. Bunların kalplerinin derlenip toplanması, coşkulu ve mutmain bir hale gelmesi için bunlara maddi ve manevi zekâtı vermek gerekir.

Zekât vermeyen kimsenin kalbi soğuktur. Ürkek ve korkaktır. Sadaka vermediği için sadakat duygusunu bilmez. Herkesten kuşkulanır. Paranoyaktır. Kendisi sadak vererek Allaha sadık olmadığı için sadık kimse bulamaz. Hep ihanete uğrama korkusu yaşar. Malı ona sıcaklık değil soğukluk olur. İnsanlar da ona soğuktur. Kalpten değil görüntüden ibaret bir sevgi ve saygı gösterirler. Ama kalplerinde ondan nefret ederler. Çünkü kendisi onların kalplerini hoş etmemiştir. Onlarla ülfet ve muhabbet bağı kurmaya çalışmamıştır. Bu nedenle bir türlü kalbi ısınmaz. Her zaman soğuk ve dağınıktır. 

Zekâta karşı ensesi kalın kimse

Zekâtın beşinci sınıfı boyunduruk altında olan kimsedir. İnsan dünyada ne kadar az şeye meylederse o kadar boyunduruktan kurtulur. İnsan, “zekâta karşı boynum kıldan incedir” dediğinde mala meyilden ve ağırlığından azat olur. Özgürleşir. İnsan zekâtını vererek aslında başkalarınızdan önce kendini azat emiş oluyor. Böylece boynunu kalınlaştırmamış oluyor. Çünkü boyun kalınlaştıkça kölelik prangaları daha çok boynunu sıkar.

İnsanın özgürlüğü boynuyla alakalıdır. Kölelere “boyunduruk” denilmesi bunun bir ispatıdır. Ayrıca boyun, helal ve haram hassasiyetini de ifade eder. “Boynunda kalmak” tabiri, boynun ahlaki yönüne dikkati çeker.

Domuzun boynu yoktur ve bu, her yönden domuzun karakterine uyum sağlamaktadır. Domuzun boynu olmadığından ona nispetle özgürlüğün, onurun anlamı yoktur. Domuzun boyunsuz olması yiyeceği şeylerde ayırım yapmasını anlamsız kılıyor. Domuz, her şeyi yer. Çünkü boynu yoktur. Yediklerinin, ettiklerinin boynunda kalması ihtimali söz konusu değildir.

İşte zekâtını vermeyen zenginin ensesi kalınlaşır. Ensesi kalınlaştıkça güçlendiğini zanneder ama hakikatte bu, onun zilleti ve esaretidir.

Zekât borçlusu kimse âşık olamaz

Zekâtın altınca sınıfı borçlulardır. İnsanlara borçlu olup bunu ödeyemeyen kimseye zekât verilir ki minnetten ve mihnetten kurtulsun. Buna mukabil her insan Allaha borçludur. Burada geçen kelime “garamdır” bu da hem borç hem de aşk manasındadır. Buna göre zekât vermeyen kimse asla gerçek manada âşık olamaz. Çünkü âşık olmak için özgür olmak, özgür olmak için de üzerindeki hakkı ödemiş olmak gerekir. Binaenaleyh zekât borçlusu zengin kimse, her zaman borçludur. Borç da eziyet ve zillettir. Böylesinin de âşık olma, sevgiyi yakalama ihtimali yoktur. Belki hırs ve haz peşindedir. Ama asla saadeti ve aşkı yakalayamaz. Eşini bulamaz. Ona yaklaşanlar da sadakatle yaklaşmaz. Sürekli menfaat ve çıkar amacıyla ona yaklaşırlar. O da her zaman bunun kahrını, eziyetini ve hasretini yaşar.

Yolda susuz kalan zengin

Zekâtın yedinci sınıfı fisebilillah, Allah yolundadır. Sebil, hem su hem yol manasındadır. Demek ki yol ve su birbirinden ayrılmaz ikilidir. Demek ki yola su, suya yol gerekir. Çünkü ikisi birbiri için sebildir. Fisebilillah olmayan kimse karmaşık ve umutsuz hallerdedir. Malından sebil yapmadığı için yolda susuz kalır. Su içecek sebil bulamaz.

Yolda kalan zengin

Zekâtın sekizinci sınıfı yolda kalmış olanlardır. Burada yol sebildir. Ayetteki “İbnüssebil” yolda kalmış olan kimsedir. Ama “ibnüssebil” aynı zamanda “yolun oğlu” demektir. Yol, bazen insanı yutarak kendine mahkûm eder. Menziline ulaşacak imkânı bulamayan,  yolda kalmış olması nedeniyle nesebi adeta yola nispet edilen kimse için “ibnüssebil” tabiri kullanılmaktadır. İslam, bu durumdaki kimselere yardımı farz kılmıştır. Çünkü İslam, Özgürlük ve Mutluluk dinidir. Herkesi gerçek babasına nispet ederek çağırır. Kimsenin yola mahkûm olmasına rıza göstermez.

“İşte kim yolun oğlu olan kimselere yardım etmezse yolda kalır. Damağı kurur. Bir türlü muradına ulaşamaz. Çünkü onun muradı kavuşmak değildir. Çünkü bunun aşkı yoktur. O neye ve niçin yol aldığını bilmez. Yol aldıkça yorulur ve yoruldukça yere yapışır. Ama asla böylesi için yolun sonu yoktur.  Ancak toprağa yapışınca yol biter.

Abdulhakim Sonkaya / İnzar Dergisi – Mayıs 2016 (140. Sayı)
 
09-05-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.