Hikmet Kaseleri - 24

Abdulhakim Sonkaya
“Rabbin seninle vedalaşmadı ve sana darılmadı” (Duha:3) Ayette geçen “maa qale” kızartma ve kavurma anlamındaki “qali” ile bağlantılıdır. Yani Rabbin seni kızartmadı. Yağda kavurmadı. Ayrılığın ateşinde seni kavurmadı. Senin kendi yağınla kavrulmana razı olmadı. Bilakis Hak Teâlâ sana kavurmayan kızartmayan o nuru verdi. Hani “kendi yağıyla kavrulmak” diye bir söz vardır. İşte Allah (cc) buna razı değildir. Kullarının kendi yağlarıyla kavrulmalarına kızarmalarına razı olmamış onlara vahiy nurunu göndermiştir.
VEDA, TERKETME DUYGUSU VERİYOR

Peygamber(sav), hicretin dokuzuncu yılında yaptığı hacc sırasında 124 bin Müslümana hitap etmiştir. Peygamberimizin yaptığı bu hacca Vedâ haccı, bu hacc sırasında verdiği hutbelerin tamamına da veda hutbesi denilmiştir.

Veda, terk etmeyi ve ayrılığı ifade ediyor. Bu nedenle “veda hutbesi” şeklindeki isimlendirme doğru bir isimlendirme değildir. Çünkü veda terk etme ve edilme duygusunu veriyor ki bu da iç karartıcı bir duygudur.

ŞAHİT TERKETMEZ VE VEDALAŞMAZ

Peygamber (sav) bizim üzerimizde şahittir. Onun şahitliğinin mahiyeti nasıldır bunu söylemek zordur ancak hakikat şudur ki o şahittir. “…Ve işte böyle, sizi ortada yürüyen bir ümmet kıldık ki, siz bütün insanlar üzerine adalet örneği ve hakkın şahitleri olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun…” (Bakara:143) ayeti bunu beyan ediyor. Çünkü şahidin tanıklık edebilmesi için veda etmemiş olması gerekir.

RABBİN SENİNLE VEDALAŞMADI

“Rabbin seninle vedalaşmadı ve sana darılmadı” (Duha:3) buyrulur. Çünkü vedalaşma terk ve ayrılığı ifade ediyor. Terk edilmeyen terk etmez. Terk etmeyen de terk edilmez.

RABBİN, KENDİ YAĞINDA KAVRULMANA RAZI OLMADI

“Rabbin seninle vedalaşmadı ve sana darılmadı” (Duha:3) Ayette geçen “maa qale” kızartma ve kavurma anlamındaki “qali” ile bağlantılıdır. Yani Rabbin seni kızartmadı. Yağda kavurmadı. Ayrılığın ateşinde seni kavurmadı. Senin kendi yağınla kavrulmana razı olmadı. Bilakis Hak Teâlâ sana kavurmayan kızartmayan o nuru verdi. Hani “kendi yağıyla kavrulmak” diye bir söz vardır. İşte Allah (cc) buna razı değildir. Kullarının kendi yağlarıyla kavrulmalarına kızarmalarına razı olmamış onlara vahiy nurunu göndermiştir. O vahiy ki onun nuru kızartmadan kavurmadan insana ışık oluyor. Nur oluyor. Ama bazıları vahiyle beslenmeyip kendi yağlarıyla kavrulmak istiyorsa bilsinler ki onlar o yağda kızaracak, suları ve yağları yok olup gidecek sonra kavrula kavrula kuruyacaklardır. Allah (cc) bize ısıtan ama yakmayan aşkı verdi. İşte böyle Kur`an-ı Kerim peygambere karşı vedayı reddetmiştir.

NAZAR BONCUĞU

Şerleri defetmek düşüncesiyle çocuğa takılan beyaz renkli deniz kabuğuna da “veda” denilmiştir. Peygamber (sav) bu niyetle bunu takanları lanetlemiştir.(Müsned) Çünkü bu usve-i hasene olmaya aykırı bir durumdur. Yani bu bir kabuktur. İçinde öz yoktur. Ne ilaç olmaya ne de moral olmaya elverişlidir.

YIPRANMASIN DİYE GÜZEL ELBİSEYİ ÇİRKİN ELBİSEYLE GİZLEMEK

Güzel elbise yıpranmasın diye üzerine giyilen normal elbiseye de veda denilmiştir. Bu hem fakirliğin hem de cimriliğin alametidir. Oysa Müslümanın esvabı güzel amellerinin sevabıyla her zaman yeni ve güzeldir. Bu manada onun veda tarzı elbiseye ihtiyacı yoktur.

SÜREKLİ AYNI MODELDE ELBİSE DİKMEK

Tekstilde model alınan ve elbise dikiminde sürekli esas alınan modele de veda denilmiştir. Oysa İslam`da yeni ve güzel modellerin sonu yoktur. Bir modelle kendini sınırlandırmak doğru değildir. Peygamber (sav) sabit, sınırlı tek çeşit bir model değildir. Bilakis o her zamana ve mekâna göre yakışan en güzel en son en yeni modeldir. “seni veda yapmadı”(Duha:3) manasındaki ayet bunu ifade ediyor. Çünkü Peygamber (sav) her zaman özdür. Yenidir. Tek ve sabit bir model değildir.

VEDA DEĞİL VADE

Mezarlığa da veda denilmiştir. Çünkü zahirde ayrılığı ve terk edilmişliği ifade ediyor. İşte böyle veda çok olumsuz ve iç karartıcı manalara sahiptir. Peygamber (sav) açısından uygun düşmeyen ve yakışmayan bir ifadedir. Bu nedenle veda haccı veya hutbesi denilmemelidir. Belki vaade haccı olmalıdır. Zira o bir vaattir. Bir vadedir. Ama veda değildir.

HEKİM VE TABİBİN VEDALAŞMASI ÖLÜMÜN DEMEK

“Muhakkak ki size Resullulah`ta pek güzel bir örnek vardır.”(Ahzab:21) buyrulur. Ayette geçen “usve-i hasene” güzel ilaç, üzüntüleri yok eden güzel teselli ve moral demektir.

Buna göre sırf Onun sünnetiyle değil Onun ruhaniyetiyle manevi şahsiyetiyle de Peygamber (sav) insanların hastalıklarını tedavi eden bir tabiptir. Bir hekimdir. Burada örneklik sadece bir hayat öyküsüyle sınırlı değildir. Bu aynı zamanda ilaç veren bir eldir. Hekim ve tabip her zaman hazır olmalıdır. Çünkü hekimin, tabibin vedalaşması ölümün alametidir. Artık o kimse ölmüş demektir.

USVE`DEKİ DİŞİLİĞİN SIRRI

“Muhakkak ki size Resulullah`ta pek güzel bir örnek vardır.”(Ahzab:21) buyrulur. Ayette geçen “usve” dişi bir sıfattır. Sıfatlar dişi formunda olduğunda etkili olmayı son haddinde olmayı ifade ediyor. bu aynı zamanda peygamberin sav alemlere rahmet olmasının da bir sırrı ve sonucudur. Bu, onda latif ve halim bir vasıftır. Bunun gibi kadınlar da usve olmaya erkeklerden daha çok ehil ve de sorumludur. Çünkü evde moral teselli sevgi rahmet daha çok onların vasfıdır. İşte bu sıfatlar peygamberin sav veda etmediğinin somut delilleri olur.

HÜCRELERİN DIŞINDA PEYGAMBERE SESLENMEK

“Sana hücrelerin-odaların arkasından bağıranların çokları, aklı ermez kimselerdir.” (Hucurat:4) Bu ayet, odalar-hücreler manasındaki Hucurat suresindedir. Hücre, oda demektir. Fakat aynı zamanda insan vücudunun en küçük yapı taşına da hücre denilmiştir.

Burada birileri Peygamberi kendi hücreleri dışında görerek çağırdıkları için akılsızlıkla vasıflandırılmışlardır. Elhak bu, böyledir. Çünkü Peygamber (sav), insanın hücreleri dışında, başka hücrelerde değil ki çağrılsın. Bilakis o, insanın yapı taşı olan hücrelerinin ta içindedir. Bu nedenle Allah (cc) “ümmilerin içinde onlardan bir resul diriltmiştir” (Al-i İmran: 164) buyurur. Çünkü ayette geçen “Baase” fiili hem gönderme hem de diriltmeyle alakalıdır. Bu nedenle kıyamet gününde insanın yeniden diriltilmesi konusuyla alakalı olarak “dirilme günü” anlamına gelen “yevmul baas” adı verilmiştir. İşte Peygamberin baas edilmesi onun aynı zamanda insanın hücrelerinde diriltilmesidir.

PEYGAMBER İÇTEN GELİR

İşte Peygamber`in(sav) hücrelerin dışında seslenilmesi onun “baase” olarak insanın içinde, hücrelerinde diriltilmesine aykırıdır. Peygamber`in (sav) salatı, ruh ve sevgisi insanın dışında hücrelerde olamaz. Bilakis o, insanın hücrelerindedir. Onun orada diriltilmesi ile insan mebus olur. Baase`den türemiş bir kelime olan Mebus, diriltilen ve gönderilen demektir. Mebus olan kimse kavminin temsilcisi ve can damarıdır. Bu nedenle Peygamberi kendi hücrelerinde görmeyen, onu kendi dışındaki hücrelerde telakki eden kimse mahcur kalır. Yetkisiz ve ehliyetsizdir. Asla mebus olmaz. Milletvekili olamaz.

Peygamber (sav) hakikatte insanın hücreleri içindedir. “biliniz ki, içinizde Allah`ın elçisi vardır…”(Hucurat:7) Kim Onu dışarıda görerek kendini Ona muhtaç görmezse kalbi taşlaşır, canlılığı taşa dönüşür. Akli melekelerini, güzel duygularını kaybeder.

Peygamber (sav) hakikatte insanın içindedir. Kim Ona kulak verirse her hücresi ilmin ve hikmetin öğrenildiği suffeye dönüşür. Kendisi de Ashab-ı suffe olur. Aksi takdirde cahil cühela olur.

PEYGAMBERİN SEVGİSİ HÜCRELERE CANDIR

Peygamberin (sav) sevgisi ve hürmeti insan hücrelerine sirayet ettiğinde onun hücreleri canlanır. O da bunun sonucu olarak güç ve kuvvet kazanır. Bulunduğu yerde dirilir ve diriltir.

Peygamber (sav) diriliştir bu nedenle her kim ki Onu kendi hücrelerinde diriltirse kıymetli, şerefli, özgür ve erdemli bir dirilmeye mazhar olur.

Peygamber`in (sav) muhabbet ve hürmetinden kendisini müstağni gören kimse mebus olamaz, ancak abesle iştigal eder.

Birileri Peygamberi kendi hücreleri dışına çıkararak Onu dışarıda, hariçte görebilir. Haşa Onu toplumun hücrelerinden ihraç etmeyi düşünebilir. Kendini Ondan soyutlamış olduğu cehaletine kapılabilir. Fakat bu durumda Onun sesinin, reyinin, oyunun hiçbir kıymeti yoktur. Mebus(milletvekili) olduğunu zanneder ama aslında abes olur. Boş ve kıymetsiz bir kişidir o.

Abdulhakim Sonkaya | İnzar Dergisi | Şubat 2018 | 161. Sayı


 
17-02-2018 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.