Her Salih ve Halis Amelin Mutlaka Bir Hasılatı Vardır

Abdulhakim Sonkaya
Adı mühim değil. Hikmet ehli o Zat, bedeni ihtiyaç için köylülerden aş istedi. Onların ziyafetini tatmak istedi. Burası bir köydü. Fakat gelen misafirleri iyi karşılasalardı medeni olurlardı. Bu, onların medeniyet sınavıydı, onlara tat verme ve onlardan tat alma girişimiydi.
“Musa ve o hikmet ehli Zat-Hızır, bir köye vardılar. Köyün sakinlerinden karınlarını doyurmalarını istediler. Ama köy halkı onları ağırlamayı kabul etmedi. Bunun üzerine o zat, yıkılmak üzere olan bir duvarı sağlamlaştırıp inşa etti. Musa: “isteseydin bunun için bir ücret alabilirdin” dedi. Bunun üzerine o zat, “bu, benimle senin ayrılma vaktidir” dedi.(Kehf:77-78).

Adı mühim değil. Hikmet ehli o Zat, bedeni ihtiyaç için köylülerden aş istedi. Onların ziyafetini tatmak istedi. Burası bir köydü. Fakat gelen misafirleri iyi karşılasalardı medeni olurlardı. Bu, onların medeniyet sınavıydı, onlara tat verme ve onlardan tat alma girişimiydi. Ama onlar cahillik yaptı. Medeni olma şansını iyi kullanamadılar. Bu zat, aş talebi ret edilince ilginç bir şekilde ve bağlantısının anlaşılması imkânsız bir işe girişti. Yıkılmakta olan bir duvarı sağlamlaştırdı.

Duvar örme işi ile ekmeğin ne alakası var? Ey talip bunu anlamak ne zordur. En sonunda Hızır’ın anlattığı hikmete bakıp da sakın olayın sırrının çözüldüğünü düşünme. Hekim zatın anlattığı, sadece sır âlemine açılan küçük bir pencere. Allah’ın(CC) sonsuz acayip işleri vardır. Bu acayip işlerin her biri dikkatle, ibretle düşünen insana büyük lezzetler, tarif edilemez haller, ulaşılamaz makamlar verir.

Yemek, insan bedeninin toprak veçhine hitap eder. Göğüsten aşağı kısmını ilgilendirir. Ekmek isteyen de veren de bunun bir araç olduğunu unutmamalıdır. Hekim Zat, ekmeği hayatta güzel işler yapabilmek için istedi. “yaşamak için ye. Yemek için yaşama” ve “hayatın tadı çıksın” şeklinde ifade edilen ilkelerin tatbikatıdır bu. Köylüler ekmeği vermekten imtina edince O zat ne yapmalıydı? Ekmek derdine mi düşseydi? Asıl hedefini mi unutsaydı? Ya da ekmek derdine düşüp işin tadını mı kaçırsaydı? Kendi derdine düşüp hazinelerin çarçur edilmesine mi göz yumsaydı?

Hikmet ehli O zatın kaldırdığı o duvarın altında bir hazine vardı. Duvar, babaları salih olan şehirdeki iki oğlana aitti(Kehf:82). Salih Adam, bedeninin göğüsten aşağı kısmını tatmin eden ve vasıta mahiyetinde olan ekmeği alamayınca göğüsten yukarısını yani kalbini tatmin edecek bir işe koyuldu. Yani araçtan mahrum kaldı diye asıl amacından vazgeçmedi. Yaşamak için ekmeği istediğini, ekmek için yaşamadığını ortaya koydu. Burada şunu da görmek lazım Ey Talip, mukaddes amaca yoğunlaşan kimsenin ekmek sorunu olmaz. Ya da ekmek bulmakta zorlanan kimse mukaddes işlere yoğunlaşırsa ekmeğinin kefili Allah(c.c) olur. Yeter ki bu amel salih olsun. Halis bir niyetle yapılsın.

Şaşmaz bir vaat ve değişmez bir hakikattir ki, halis bir niyetle ve doğru bir yöntemle yapılan her amelin altında kesin olarak bir hazine saklıdır. Arapçada duvar anlamına gelen iki kelime var. Biri “hait” diğeri ise “cidar” kelimeleridir. Ayette Hekim zatın yaptığı duvar “cidar” olarak geçmektedir. Hait, ihatadan gelir. İhata ise sınır, kuşatma ve bir alanı kapsama manasındadır. Yani hait daha çok kuşattığı şeyle değer kazanır. Eğer kuşattığı şeyin bir önemi yoksa o ihatanın da önemi yoktur. Buna mukabil cidarın derc ile yani içerik ve muhteva ile alakası vardır. Ayrıca cidar, bir yapıya dayanak olan duvardır. Buna mukabil duvar manasındaki “hait” sadece çevreleme, ihata etme işlevi görür. Bu özel manasına ve işlevine binaen Allah bilir ya ayette duvar, özellikle cidar ismiyle zikredilmektedir. Buradan şuna varmak mümkündür. Düşecek olanı kaldırmaya, bozulacak olanı yapmaya yönelik her amel bir hazine üzerinde yükselmektedir. Halis ve salih her amelin muhakkak surette bir hasılatı vardır. Köyde, cahiller tarafından ağırlanmayan O Aziz Zat ne yapmalıydı? Ekmekten mahrum kaldı, kimse Ona değer vermedi diye ne yapmalıydı? Rahmet duygusu mu yoksa gazap duygusu mu kabarmalıydı? Zalime karşı kendini aciz gören kimse tutup zayıfı mı ezsin? Burada çok acayip bir hikmet vardır. Dostum, zayıf kaldığını, çaresiz kaldığını hissettiğinde halis bir şekilde ve elinden geldiğince bir zayıfa yardım et. O zaman zayıflık hissinden kurtulur, tekrar rahmet duygusu içini kaplar. Unutmamak gerekir ki, yardım edebilen kimse ne olursa olsun güçlüdür. Bu nedenle ayette, “yetimleri hor görme”(Duha:9) buyrulur. Demek ki Peygamber(s.a.v) ancak yetimlere yardım edince, onların gönüllerini ferahlatınca yetimlik hissinden ve bunun verdiği burukluktan kurtulmuştur. Buna göre huzur, tatmin ve mutluluk kendini o zayıflık hissinden kurtaracak bir şeyler yapmaktır. Bu da kendini Allah’a(c.c) muhtaç görmek, insanlara yardım edebilecek konumda görmektir.

Dikkat etmek gerekir, “cidar” kelimesinin “derece” kelimesiyle aynı kök harflere sahip olması boşuna değildir. Salih ve halis amel o cidar(duvar) gibidir. Bunun altında bir hazine vardır. Onun içine bir hazine derc edilmiştir. Ayrıca cidar misali, o amel kendisine derece olur. Onu yükseltir. Nihayet her salih amelin bir hasılatı, bir ürünü vardır. Sürüldüğü, emek verildiği takdirde ürün vermesi beklenen tarlaya “salih tar” denilir. Tıpkı bu tarla gibi salih amel; ürünü zayi olmayan, ürün vermesi beklenen ameldir.

Her Müslüman, bulunduğu toplumun tadını almaya ve ona tat vermeye çalışmalıdır. Yıkık dökük duvarlar altında da olsa her toplumda muhakkak bir hazine vardır. Müslüman kimse, içinde bulunduğu toplumun müktesebatını korur. İslam’ın hayır ve bereketi girdiği yerden bir daha çıkmaz. Yıkık dökük duvarlar altında dahi olsa bir hazine olarak kendini korumaya devam eder.

"Duvar ise, o şehirde iki yetim oğlana ait idi. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Onun için Rabbin istedi ki o iki çocuk erginlik-eşüd çağlarına ersinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar…”(Kehf:82). Biz ya hazineleri koruyan hekimler ya da şehirde emaneti almayı bekleyen yetimler olmalıyız. Biz hekim isek muhafaza ederiz. Emaneti ehli için koruruz. Salih ebeveynlerin nesli isek muhakkak emanetimizi alırız. Bunun için eşüd çağına gelmeyi beklemeliyiz. Eşüd çağı da şeddeli hale gelmektir. Bir göründüğü halde iki kere okunmaktır. Ayrıca şehirli olmak gerekir. Merkezi ve medeni olmak gerekir. Bütün bunlar bir araya gelirse muhakkak hazinelerimiz korunur ve gün gelir bize teslim edilir.

Abdulhakim Sonkaya / İnzar Dergisi – Mayıs 2015 (128. Sayı)
 


 
15-05-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.