Hayatını Namaz ve Cihada Adamış Bir Önder Kafkas Kartalı İmam Şamil -3-

İbrahim Dağılma
Sınırlı imkânlarla Ruslarla mücadele eden ve onları her seferinde perişan eden İmam Şamil kesin netice almak amacıyla Osmanlı Halifesi Sultan Abdülmecid`ten yardım talebinde bulunur. O yıllarda Osmanlı, İngiltere ve Fransa ile ittifak ederek Rusya`ya sefer yapma hazırlığı içerisindeydi. Şamil`e göre, Rusya`ya öldürücü darbe Kırım`dan değil, Kafkasya`dan vurulabilirdi.
İmam Şamil, Müslümanların düşmanla mücadele azim ve imanlarının sarsılmasını istemiyordu. Halkın Ruslarla anlaşmaya meyletmesi demek, esareti kabul edip, İslam`ın emirlerini yapamamak, yasaklarından kaçınamamak, en önemlisi inanç bağının zayıflaması demekti. İşin daha da korkutan yönü, düşmanla anlaşma isteğinde aracı olan anasının olmasıydı.

O halde bütün bu savaş neydi? Eğer, Allah yolunda izzetli yaşam adına anadan, yardan, serden geçilmiyorsa bu zahmet niye, bu çile ve eziyet ne?

Düşmanla anlaşmanın cezası ölüm, anlaşmak için aracı olmanın cezası ise yüz sopadır. Yirmi beş senelik mücadele esnasında Şeyh Şamil, İslam`ın hükümlerinden asla taviz vermemiştir. Şeyh Şâmil, günlerce mescitte Allah`a yalvardı, nefis muhasebesi yaptı. Ve karar için kendisini kapıda bekleyen halkın karşısına çıktı. Onlara üzgün ama kararlı bir ses tonuyla; “Muhterem anam cezasını çekecektir!” dedi.

Emir, emirdi. İtaat gerektiriyordu. Naipler, kararı bildirmek üzere Şeyh Şamil`in anasının yanına vardılar. Şeyh Şâmil`in anası sanık mevkiindeydi. Dilinden dökülene bin bir pişman, hatasının üzüntüsü ile rengi solmuş bir halde olan ana, adâlet divanının önüne geldi. Sonra kararlı, tok bir şekilde dedi ki:

“Oğlum! Allah Teâlâ`nın emrinden kıl ucu kadar ayrılırsan, emzirdiğim sütü helâl etmem! Verilecek cezayı şimdiden kabul ediyor, adâletten zerre kadar şaşmamanı istiyorum.”

Herkes pür dikkat, İmam`ın vereceği kararı bekliyordu. Ana ise; “Ya Rabbi! Oğlum, merhamet duygusu sebebiyle doğru yoldan ayrılmasın!” diye duâ ediyordu. Şeyh Şâmil naipleriyle istişare ederek neticeyi bildirdi:

“Yüz sopaa!..”

Ne sarsıcı bir manzara! Tıpkı hırsızlık yapan bir kadına cezasının hafifletilmesi için Allah Resulü`ne aracı olarak gelen Usame bin Zeyd gibi…

Hz. Aişe (r.anhâ)`dan rivayet edilmiştir: “Mahzûm kabilesine mensup, hırsızlık yapan bir kadının durumu Kureyş`i üzmüştü. Bunun üzerine onun hakkında Resulullah (s.a.v) ile kim konuşur` dediler. (Bazıları, buna, Resulullah (s.a.v)`in çok sevdiği Usâme b. Zeyd`den başka kim cesaret edebilir? dediler. Bunun üzerine Usâme, Resulullah (s.a.v) ile (o kadının affedilmesi meselesini) konuştu. Resulullah (s.a.v), (ona): ‘Allah`ın cezalarından bir cezaya şefaat mi ediyorsun?` buyurdu. Daha sonra Resulullah (s.a.v) kalkıp halka hitaben:

‘Şüphesiz sizden öncekiler, içlerinde itibarlı birisi hırsızlık yaptığı zaman bırakıverdi ki eri ve zayıf birisi hırsızlık yaptığında ise kendisine ceza uyguladıkları için helak oldular. Allah`a yemin ederim ki, eğer Muhammed`in kızı Fatıma (bile) hırsızlık yapsa (onun da) elini keserim` buyurdu.” (Buhârî, Menakıb 42)

Şeyh Şamil`in annesi, gönlünde zerre kadar bir zayıflık ve itiraz barındırmadan metanetle alana yürüdü. Kadın tabiatıyla zayıf, ilerleyen yaşıyla güçsüz bu ana, acaba bu cezaya dayanabilecek mi veya İmam Şamil, anası da olsa adaletin kestiği parmak acımaz misali anasına ceza uygulanırken ne yapacaktı? Herkes bunu düşünürken, Şeyh Şamil, anasının yanına varıp usulca varıp diz çöktü ve annesinin ellerine sarılıp hürmetle öptü, onunla helalleşti ve Dargolular`a dönerek şöyle dedi:

“Anamın bu meselede, merhametinin çokluğu sebebiyle başkalarına şefaat etmesinden başka hiçbir hatası yoktur. Bu yaptığı hatanın cezasını da manevi olarak şu âna kadar çektiği ıstıraplarla ödemiştir. Maddî cezayı da onun her şeyine vâris olan oğlu çekecektir.”

Herkes şaşkındı. Şeyh Şâmil, bu şaşkınlık içinde cezayı uygulayacak kişilerin yanına vardı ve sırtını açıverdi. Kararlı bir şekilde:

“Emri yerine getirmekte bir an bile tereddüt edip elleri titreyenlere yazıklar olsun! Bütün gücünüzle vurmanızı emrediyorum!” dedi ve sırtını döndü.

Hakkın kestiği kılıç acıtmaz gerçeğine yürekten inanmış bir topluluk duruyor, tarihin dünden günümüze yansıyan karesinde. Ceza uygulanan bir lider, öncü, komutan; cezayı uygulayan bir emir eri. Ne bir kibir, ne bir riya, ne bir tahakküm… Adaletin ağı o kadar sağlam örülür ki Allah`ın emirlerine gönül veren topluluklarda. Sorumluluk bir ayrıcalık ve üstünlük sayılmaz; omuzlara -ne kadar çok olsa da- yüklenen bir mesuliyet addedilir. Hakkın kılıcı, yöneten yönetilen, hâkim mahkûm, zengin fakir, havas avvam, baba evlat… Herkesi bir doğrultma ve hizaya getirme vasıtasıdır.

Sırtına inen sopalarla İmâm Şamil`in vücudunda derin izler meydana geliyor ve kan fışkırıyordu. Şeyh Şâmil ise vazifelilerin önünde dimdik duruyor, bir ah dahi işitilmiyordu. Lider, imam konumundaki bir insanın nefsine bu ağır gelse de iman ve teslimiyet karşısında nefis inliyor, ruh ise Allah`ın emrine itaatle yükselip velâyet makamına ulaşıyordu. Bazı nâibler, sopanın kendilerine vurulmasını istemişlerse de, Şeyh Şâmil`in kararlı bakışlarından korkup geri çekilmişlerdi. Nihâyet yüz sopa vuruldu. Şeyh Şâmil vücudundan sızan kanlara bakarak, Allah`u Teâlâ`nın, kendisine verdiği metanet ve sabır için şükür secdesine kapandı. Sonra ayağa kalkıp ellerini açtı ve Rus zulmünden Müslümanların muhafazası için dua etti. Müslüman halk ise bir taraftan ağlayıp gözyaşı döküyor, bir taraftan da böyle adaletli mübarek bir zatı başlarına imam yaptığı için Allah`a şükrediyordu. Bu manzara halka, Ruslarla anlaşma yapmanın ne büyük bir tehlike olduğunu iyice kavratmıştı.

Şeyh Şâmil, anasının cezalanmasına sebep olanların kim olduğunu sordu. Herkes; “Kim?” diye birbirine bakarken, iki elçi huzura geldi. Halk, onların üzerine yürümek istiyor, fakat edebe aykırı bir hareketten de çekiniyorlardı. İmam onlara:

“Köylerinize dönünüz. Sizi gönderenlere gördüklerinizi anlatınız. Dinimizi yıkmak isteyen İslâm düşmanlarına verilecek cevabımız budur.” Dedi

***

Osmanlı Devletinden yardım isteniyor

Sınırlı imkânlarla Ruslarla mücadele eden ve onları her seferinde perişan eden İmam Şamil kesin netice almak amacıyla Osmanlı Halifesi Sultan Abdülmecid`ten yardım talebinde bulunur. O yıllarda Osmanlı, İngiltere ve Fransa ile ittifak ederek Rusya`ya sefer yapma hazırlığı içerisindeydi. Şamil`e göre, Rusya`ya öldürücü darbe Kırım`dan değil, Kafkasya`dan vurulabilirdi.

Kafkasya çok zengin bir ülkeydi ve Rusya ile Osmanlı Devleti arasında aşılmaz bir set olabilirdi.

Kafkasya`da çeyrek asırdır İmam Şamil`in liderliğinde verilen mücadelede, sayısı gittikçe artarak iki yüz bine ulaşan muazzam Rus ordusu bozguna uğratılmıştır. Osmanlı ordusunun yardım ve desteğiyle Ruslara öldürücü darbe vurulabilecekti.

Sultan Abdülmecid, İmam Şamil`in kumandanını büyük bir alaka ile karşılamış ve derhal İmam Şamil`e yardım gönderilmesini emretmiştir. Bu maksatla büyük bir donanma Kafkasya`yı kurtarmak üzere ağzına kadar silah ve cephane dolu olarak yola çıkarılmıştır. Ne var ki, zengin belde Kafkasya`ya Osmanlı nüfuzunun girmesini istemeyen müttefik ülkeler, Kafkasya`ya giden yardım gemilerini çevirerek, malzemeleri Sivastopol`e yığmışlardır.

Şeyh Şâmil, Kafkasya`ya musallat olan Rus ordularına sık sık baskınlar yaptı, akınlar düzenledi. Onları memleketlerinden çıkarmak için geceli gündüzlü çalıştı. Fırsat buldukça, Çar Birinci Nikola`yı can evinden vuruyor, hiç beklemediği yerlere saldırıyordu. Hiçbir devletten yardım görmeden, tam yirmi beş sene Ruslarla mücadele ederek vatanını savundu.

Çar II. Aleksandr, bir avuç insanın koskoca bir imparatorluğu çaresizlik içerisinde bırakmasını gururuna yediremiyordu. Meseleyi halletmek için büyük askerî birlikler hazırlatmıştı. Bu birliklerin sayısı bütün Dağıstan nüfusundan fazlaydı. İmam Şamil bir avuç kahramanla, gözü dönmüş Rus sürülerine karşı kahramanca karşı duruyordu. Ne var ki, düşman kırmakla tükenmiyordu. Yüzlerce topu vardı. Büyük cephaneleri vardı ve silahlar devamlı ölüm kusuyordu. Uzun ve kanlı çarpışmalardan sonra, Şeyh Şâmil, Gunip Dağına çekildi. Bu dağda beş yüz kadar fedaisi ile bir buçuk ay süreyle koskoca ordu ile savaştı. Ellerinde atacak barutları, yiyecek bir şey kalmadı. Etrafındaki yiğit askerlerinin dört yüz kadarı da şehit olmuştu. Yiyecek yerine karınlarına taş bağlayarak düşmanla mücadeleye devam ediyorlardı. Başkomutan Baryatinski, Şeyh Şâmil`i canlı ele geçirmek istiyordu. Bu sebeple Şeyh Şâmil`e beyaz bayraklı elçiler göndererek teslim olmasını teklif etti. Şeyh Şâmil`in çocukları ve askerleri bu ümitsiz mücadelede İmam Şâmil`in de şehit olacağını, sonunda Kafkas Müslümanlarının başsız kalacağını düşündüler. Şimdi bir anlaşma ile teslim olurlarsa, ilerde, Allah`u Teâlâ`nın yaratacağı yeni imkânlara göre hareket edebileceklerini Şeyh Şâmil`e bildirdiler. Şeyh Şâmil, Allah yolunda canını seve seve vermeye hazırdı ki, hayatı ve mücadelesi bunun örnekleriyle doludur. Fakat durum öyle bir aşamadaydı ki Müslümanlara yardım etmek zahiren sağ kalmakla mümkündü. Mute Savaşında üç büyük komutanın şehid olmasının ardından Halid b. Velid`in sayıca çok çok olan düşman karşısında manevra yaparak döne döne çarpışması bir avuç Müslümanı selametle düşman ablukasından alma amaçlıydı. Şeyh Şamil`in bu son tavrı da bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Dost ülkelerden hiçbir yardım göremeyen İmam Şamil`in, nihayet elindeki bütün kuvvet kaynakları tükenir ve 1859`un 6 Eylül`ünde Gunip`te Prens Baryatinsky komutasındaki 70.000 kişilik Rus ordusuna, yanında birkaç yüz kişi kalıncaya kadar direndikten sonra teslim olur.

Durumu gören Şamil, kadın ve çocuklara ve yerli ahaliye dokunulmamak kaydıyla teslim olmuştur. Bu sebeple gelen Rus elçileriyle anlaşma yapıldı. Bu anlaşmaya göre;

“Kafkas halkının dinlerine karışılmayacak, onlardan asker alınmayacak, vergi toplanmayacak, Kafkasyalılar iç işlerinde serbest bir devlet olup, idarecilerini kendileri seçecekler. Şeyh Şâmil, aile efradı ve mevcut kırk kadar askeri ile silâhları dahi ellerinden alınmadan Osmanlı`ya gidebilecekti.”

1859 senesinde yapılan bu anlaşmadan sonra silâhlar sustu. Başta Başkomutan Baryatinski, diğer generaller ve bütün Rus askerleri, yirmi beş senedir bir avuç fedaisi ile koskoca Rus ordularını perişan eden, akla havsalaya sığmayan destanların sâhibi kahraman Şeyh Şâmil`i bir an önce yakından görmek istiyordu. Şeyh Şâmil, kendisine hayranlıkla bakan Rus askerlerinin aralarından geçerek, Başkomutan Baryatinski`nin çadırına gitti. Baryatinski, anlaşma şartlarının geçersiz olduğuna, kendisinin ve aile efradının Çar İkinci Aleksandr`ın esîri olup, misafir muamelesi yapılacağını bildirdi. Artık iş işten geçmişti. Sözünden dönen bu alçak Ruslara karşı yapılacak bir şey yoktu.

Kafkas Kartalı 6 Eylül 1859`da esir alınmıştır. Kırk kişilik maiyetiyle birlikte Başşehir Petersburg`a götürülür. Rus Çarı II. Aleksandr tarafından sarayın kapısında hayrete düşülecek derecede nazik karşılanır. Çar, babası 1.Nikola`ya ve ihtişamlı ordularına tam otuz beş yıl Kafkasya`yı zindan eden, zamanının bu en büyük kahramanını karşısında görür görmez, yüzünden ve sakalından hayranlıkla öpmekten kendini alıkoyamaz. Çar, Şeyh Şamil`e bir konak ve hizmetçiler verir.

İmam Şamil bir ay kadar sarayda misafir edildikten sonra, saygın tutsak olarak esaret yıllarını geçireceği Kaluga`ya gönderilir. Ancak Şamil ve ailesine esaret çok ağır gelir. İki yıl içinde Şamil`in simsiyah saçları beyazlar. Büyük kızı Nafisat ile gelini Muhammed Gazi`nin hanımı Kerimet üzüntüden vereme yakalanarak ölürler. Şeyh Şâmil, Kaluga`da kaldığı on sene zarfında kendini kitaplara verdi. Ancak bu şekilde teselli bulabiliyordu. Artık oldukça yaşlanmış, esaret hayatı onu iyice çökertmişti.

Şeyh Şamil, bir defasında, kendisini ziyarete gelen Rus Çar`ına İstanbul`a ve oradan da Hacca gitmek istediğini bildirir. Rus Çar`ı bunu kabul eder. Bir tedbir olarak da oğlu Muhammed Şefi`yi alıkoyar ve Haccı ifa ettikten sonra derhal Rusya`ya dönmesini şart koşar. Bu isteğin kabul edilmesinden sonra İmam Şamil 1870`te İstanbul`a gelir. Büyük bir kalabalık bu şanlı mücahidi büyük bir coşkunlukla karşılar. İstanbul bir bayram günü yaşamaktadır. Aziz misafirleri şehirlerine teşrif etmiştir…

Şamil`i getiren gemi Dolmabahçe sarayı önüne demirlemiştir. Büyük kahramanı bizzat Sultan Abdülaziz karşılamış ve onu büyük bir muhabbetle bağrına basmıştır. Sultan Abdülaziz sevincini şöyle ifade etmektedir:

“Babam sultan Mahmut mezarından çıksa idi ancak bu kadar sevinç ve heyecan duyabilirdim!”

Sultan Abdülaziz Han aziz misafirine nasıl ikram edeceğini, onu nasıl ağırlayacağını bilemez âdeta. Günlerce baş başa sohbet ederler.

(Önümüzdeki sayı devam edecektir.)

İbrahim Dağılma / İnzar Dergisi – Nisan 2017 (151. Sayı)
 


 
20-04-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.