Hayatını Namaz ve Cihada Adamış Bir Önder: Kafkas Kartalı İmam Şamil - 1

İbrahim Dağılma
Şeyh Şamil, hayatını İslam ve toplum uğruna adayan ve Kafkas halklarının özgürlük ve bağımsızlık yolunda edep, ahlak, cesaret ve ferasetle ilerleyen örnek bir lider ve imamdı.
Kafkasya tarihi, İslam’ın mücadele ve cihad tarihinin önemli bir parçasıdır.

Cihad günlüğünün her bir sayfası kahramanlık ve şehadetle göz kamaştıran bu tarih; öncüleri, adanmışlığı, kararlılığı ve cihadı alnının çatına vurmuş yiğitlerle doludur.

Bir taraftan katliam, sürgün, acı ve gözyaşıyla dolu bir trajedi iken; bir taraftan da imanın, direnişin, fedakârlığın, cesaretin ve dağların tarihidir.

Bir avuç mü’minin elde kor ateş misali Rus imparatorluğunu sarsan ve zelzeleler yaşatan tarihidir. Kafkas toprakları, tarihin sayfalarına haklı olarak şunu yazdılar:

“Özgürlük mücadelesinde İslam bahadırları için sınırları çizilebilecek bir toprak yoktur. Yeryüzünün her karış toprağı İslam’ın adaletiyle hükmedilmeye layıktır. Dil, ırk, renk farklılığı bu özgürlük mücadelesini kalplerden söküp atamayacağı gibi kardeşlik şuuruyla özgürlük marşları her ağızda Allah’a kulluk sevinciyle terennüm edilecektir.

Yeryüzünün her karış toprağı Âdem aleyhi selamdan bu yana dağlar kadar güçlü yiğitleri bağrına basmış; onların buzulları eritecek, suları tutuşturacak imanına şahit olmuştur. Şehit kanları, çöllerin dahi susuzluğunu giderecek miktarda yeryüzünün dört bir yanını rahmet yağmurları gibi sulamıştır.”


19. ve 20. yüzyıl; ümmet için bir uyanış, bilinç ve cihadı kuşanma asrı olmuşsa kuşkusuz bunda 400 yıllık Kafkas cihadının bereketi, tesiri vardır.

Şeyh Şamil, İmam Hamzat, Cevher Dudayev, Şamil Basayev ve daha nice öncüler ümmetin pasifliğine bir enerji, ürkekliğine bir cesaret, nemelazımcılığına ümmet olmadılar mı? 

Kafkas tarihi, Çeçenya’sı, Osetya’sı, Abhazya’sı ile bir direniş destanıdır. Bu destanı gönüllere, dillere ve eylemlere taşımamak bir gaflettir.

Kafkasya’da Rus gâvuruna karşı cihad tutkusu ve şeriat ahkâmına bağlı bir otorite oluşturma mücadelesi İmam Mansur’la başladı, Şeyh Şamille filizlenip dal budak saldı ve Çeçenya’nın yiğit Cevher’iyle meyvelerini devşirdi.

Bu yazı da bu destanın, cihadın ‘Kafkas Kartalı’ namlı önderi Şeyh Şamil’i anlatma çabasıyla kaleme alınmıştır.

Şeyh Şamil, hayatını İslam ve toplum uğruna adayan ve Kafkas halklarının özgürlük ve bağımsızlık yolunda edep, ahlak, cesaret ve ferasetle ilerleyen örnek bir lider ve imamdı. 

Yirmi beş yıl aralıksız cihad meydanlarında koca Rus ordularını yenilgiden yenilgiye uğratmış, zalim ve gaddar Moskof canavarına unutamayacakları darbeler vurmuştu. İslam ve insanlık düşmanı zalim otoriteye karşı verdiği destansı mücadelelerle İmam Şamil, ümmetin gönlünde ve özgürlük hayallerinde taht kurmuş öncü bir imamdı.

İmam Şamil, 1797’de Dağıstan’ın Buylank kasabası Gimri köyünde dünyaya gelmiştir. Babası, Osmanlı ordusunda gönüllü bir subay olan Denghan Muhammed; annesi, Gülçiçek Hatun’dur. Babası, ona Ali ismini verdi. Küçük yaşta ağır bir hastalığa yakalanan Ali’ye, âdetlerine uyarak, Şâmil ismini de verdiler ve o isimle çağırmaya başladılar.

Küçük yaşından itibaren sıkı bir eğitim görmüş, medrese tahsiliyle ilmi sahada büyük ilerleme kaydetmiş ve zamanın âlimleri arasına girmiştir. Şâmil, daha erken bir yaşta arkadaşlarıyla Bağdât’a gidip, Mevlânâ Hâlid hazretlerinden tefsîr, hadîs, fıkıh, edebiyât, târih ve fen ilimleri ve tasavvuf ilmini öğrendi.  İmam Şamil’in zâhirî ilimleri Saîd Herekânî’den, kalb ilimlerini de Cemâleddîn Kumûkî hazretlerinden aldığı kimi kaynaklarda geçmektedir. Tedrisat döneminde sık sık hocası Mevlana Halid’ten teveccüh gördü ve tebrikler aldı.

İlmin ağırlığını ve ümmeti içinde bulunduğu yıkım, acizlik ve fesattan kurtaracak iki zümreden birinin âlimler olduğu biliyordu İmam Şamil. İcazesini bir âlim ve Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin irşada vazifeli bir halifesi olarak aldı. İmam Şamil, dağların ve göklerin bile yüklenmeye cesaret edemediği ilahi emaneti bir âlim sorumluluğuyla alınca Kafkasya’nın yolunu tuttu; çünkü orada gönlü Allah’a kavuşmak arzusuyla yanan âşıklar ve Rus işgalinden kurtulmaya muntazır yürekler onu bekliyordu.

İmam Şamil, sağlam bir ilim tahsilinin yanı sıra İslam için gözünü kırpmadan canını ortaya koyan Kafkasya’nın yiğit savaşçılarından silah kullanmayı, ata binmeyi öğrendi. O, gençliğin baharında ilimde derinleşen bir âlim; bileği bükülmez bir yiğit olmuştu.

Şeyh Şâmil, ilim tahsilini bitirip Kafkasya’ya dönünce on yedi yıl önce Şeyh Mansur’un imamlığında başlayan özgürlük ve direniş mücadelesinde yerini aldı. Şeyh Mansur’un vefatından sonra, Gazi Muhammed, Kafkaslıların yeni imamı oldu. Müslüman bir öncü vasıflarına sahip olan Gazi Muhammed, aynı zamanda tasavvufun derinliklerinde derinleşmiş gönül sâhibi bir veliydi. Gazi Muhammed, Şeyh Şâmil’in çocukluk arkadaşıydı.

Gimri Muharebesi ve Şamil’in yaralanması

Gazi Muhammed, Ruslarla yapılan Gimri Savaşı öncesi Şeyh Şamil’i yanına çağırır ve ona ferasetin ufuklarından devşirdiği hikmet diliyle şu vasiyeti yapar:

“Kardeşim Şâmil! Bu savaşta şehîd olsam gerektir. Benden sonra Hamzat imam olacak. Onun kısa süren imamlığından sonra sen başa geçecek ve senelerce Kafkasya’ya hükmedeceksin. Namın cihanı tutacak. Çar ordularını perişan edeceksin. Bu savaştan sonra Gimri’den gitsen bile yine Gimri’yi kurtarıp, mezarımı düşman çizmeleri altında bırakmazsın inşallah!”

Bu vasiyetten bir müddet sonra Gimri Savaşı vuku bulur. 17 Ekim 1832’de Ruslar Şamil’in büyüyüp yetiştiği Gimri kasabasını basar. Düşman çok kalabalıktır, lojistik olarak üstündür ve topu tüfeği vardır. Gimri’liler ise bir avuçtu, az sayıda basit sayılabilecek silahları vardı; ama en kalabalık ve güçlü orduların bile aciz kalacağı özelliklere sahipti bu bir avuç Müslüman. Allah yolunda şehidliği en yüce makam bilen bu mü’min insanlar nazarında düşmanın maddî üstünlüğünün hiç bir kıymeti yoktu; çünkü başlarında Gazi Muhammed ve bileği bükülmez yiğit Şamil vardı. İki komutan da diğer kardeşleri gibi en ön saflarda savaşıyor ve ellerinde şimşek misali çakan kılıçlarla düşmana ölüm yağdırıyorlardı. Gimrililer de aynı aşk ve cesaretle Moskof kâfirine kılıç sallıyordu.

Günler insanların lehine ve aleyhine kazanımlar veya kayıplar getirir. Bazen zafer, bazen yenilgi… Mü’min, günlerin getirdiğinde imtihanın gereklerinden hareketle sabır veya şükür kuşanırken kazanımlarını gücüne ve kuvvetine bağlayan İslam düşmanları ise azgınlık veya kibir kuşanırlar.

Gimrili Müslümanlar, düşman ateşi ve kılıçları önünde devamlı şehit veriyor, sayıları gittikçe azalıyordu. Savaşta çarpışmanın şiddetlendiği bir an, Gazi Muhammed şehîd düşer. Muhammed Gazi’nin şehadetine çok üzülen Şeyh Şâmil, büyük bir öfkeyle düşmana saldırır ve birçok düşmanı öldürür. Bu arada kendisi de ağır yaralanır. Şeyh Şâmil’in yaralandığını gören Gimri Câmii müezzini Mehmed Ali, onu takip eder, savaş alanı dışındaki bir mağaraya saklar. Şeyh Şâmil pek çok yerinden yaralanmış, kaburga kemiklerinden bazıları ve köprücük kemiği de kırılmış bir vaziyetteydi.

Müezzin, Dağıstan’ın meşhur cerrahı, aynı zamanda Şeyh Şâmil’in kayınpederi olan Abdülaziz Efendiye durumu bildirdi. Abdülaziz, şifalı otlarla yaptığı ilâçlarla Şeyh Şâmil’i tedavi eder. Birkaç gün mağarada, daha sonra Unsokul köyünde tedavi edilen Şeyh Şâmil, yirmi beş gün baygın bir halde yatar.
Kendine geldiğinde annesini başucunda görür.

O an doğal beklenti şudur ki; ‘Anne, ne oldu bana? Ben neredeyim? Her tarafım niye ağrı içinde? Savaş ne oldu?’ gibi soruları sorsun. Rabbin huzurunda huşu sahibi, minberde tok sesli, halkın içinde örnek ve merhametli, cenk meydanında dirayetli olan öncü Müslümanlara yakışan bir soru ancak onun dilinden güçlükle dökülür:

“Anacığım! Namazımın vakti geçti mi?”

Allah’ım ne büyük bir iman ne büyük bir bilinç ve ne büyük bir aşk!

İhlası, doğruluğu, sadakati ve cihadı alnının çatına yazmış örnek insanlara hangi musibet, hangi zorluk, hangi sevinç, hangi genişlik namazı unutturabilir?

Namaz, bu kâinatta insanın varoluşunun anlamı değil mi?

Allah ile kulu arasında namazdan daha güçlü bir bağ var mıdır?

İmanla küfür arasındaki ince çizgi namazdan başkası olabilir mi?

Allah Resulü’nün ‘Gözümün nuru’ ve vakti yaklaşınca ‘Ey Bilal bizi …….la ferahlat!’ dediği yoksa namazdan başkası mıydı?


Yüce Allah’ın kelamında bir amir edasıyla aşırılık ve kötülükten alıkoyan ve kendisinden gafil olanlara dünyada sadece bir yorgunluk, ahirette ise veyl çukurlarını veren namazdır…

Şeyh Şamil’in Yüce Allah’a karşı duyduğu bu mesuliyet hissi onu pişirecek ve kendisini yakından tanıyan Kafkasyalılar bu örnek insanı bir müddet sonra başlarına imam yapacaklar.

Gimri Savaşı’nda Gâzi Muhammed şehid olunca yerine, Hamzat Bey imamlığa seçildi. Yaklaşık üç yıl, Kafkaslı Müslümanlara önderlik yapan Hamzat Bey, 1835’te Hunzah Câmiinde bir Cumâ günü şehîd edildi. Onun şehadetinden sonra Dağıstan ve Çeçenistan ileri gelenlerince imamlık yâni liderlik vazifesi Şeyh Şâmil’e teklif edildi. Şeyh Şâmil, tevazu göstererek daha ehliyetli birinin seçilmesini istedi. O seçilecek imamın emrinde bir nefer olarak dini, halkı ve Kafkasya’nın özgürlüğü için mücadele etme arzusundaydı. Öyle ki, kendisi başka adaylar önerdi. Fakat iman ve hak mücadelesinin zafere ulaşması için İmam Şamil’in başa geçmesi uygun görülüyordu. Gohlok’ta toplanan âlimler ve milletin ileri gelen temsilcileri, her türlü yetkiye hâiz olarak, Şeyh Şâmil’e imamlığı kabul ettirdiler.

İslam’da liderlik, Müslümanca yaşamanın ve bir arada olmanın önemli kriterlerinden biridir. Bunun içindir ki; Kur’ân ve sünnet, her Müslüman’a sorumluluğunu hatırlatır ve potansiyel olarak onu kendi etki alanında sorumluluğunu bilmeye ve uygulamaya yönlendirir. Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:

“Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden sorumludur. İmam (Devlet başkanı) çobandır ve sürüsünden sorumludur. Erkek ailesinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Kadın, kocasının evinde çobandır, o da sürüsünden sorumludur. Hizmetçi, efendisinin malından sorumludur ve sürüsünden sorumludur.”

Devlet, cemaat yöneticisi veya lideri olmak, sorumluluk açısından daha donanımlı, birikimli, ahlaklı, takvalı olmayı gerektirir. Ehliyetli olan, layık olan lider olur. Müminlere dua örneği sunan bir ayette liderlik bilinci şöyle dile getirilir:

"Rabbimiz, bize göz aydınlığı eşler ve çocuklar lütfeyle ve bizi muttakilere önder yap!"

Peygamberimiz, ‘Üç kişi olduğunuzda içinizden birini imam seçin!’ buyurarak yönetim ve yöneticinin önemine vurgu yapmıştır.

İmam olan Şeyh Şamil de bu sorumluluk bilinciyle düzenli bir ordu ve idari teşkilat kurmak üzere kolları sıvar, kısa zamanda nasıl iyi bir teşkilatçı ve yetkin bir imam olduğunu göstermiştir.

İmam Şamil, Rusları dize getirmenin ancak düzenli bir orduyla mümkün olacağını, teşkilâtlanılırsa çar ordularıyla baş edebilecek durumda olacaklarını, zaman ve zemin itibariyle dışardan hiçbir yardımın gelemeyeceğini, bu sebeple işin başa düştüğünü her gittiği yerde anlatıyordu. Tesirli hitabetiyle halkı cezbediyor, Müslüman olarak yaşamak aşkıyla yanan bu insanların kalplerine birer kıvılcım saçıyordu. Bu uğurda şehit olmanın mükâfatının Cennet olduğunu bildiriyor; dinin emirlerine uymanın, yasaklarından kaçınmanın ancak hürriyet ile mümkün olabileceğini herkesin kalbine nakşediyordu. Şeyh Şâmil, kısa zamanda kısmen de olsa nizamlı bir ordu ve mülkî teşkilâtı kurmaya muvaffak oldu. Tecrübeli ve değerli yardımcıları, vekilleri, ordunun ve mülkî idarenin başına getirdi. Bu naiplerin en meşhurları şunlardı:

“Şuayb Molla, Taşof Hacı, Duba, Hâcı Sadu, Ahverdili Muhammed, Kabet Muhammed, Hitinav Mûsâ, Nûr Muhammed, Muhammed Emîn, Hâcı Murâd.”


Şeyh Şâmil’in seçtiği bu naipler, memleketin olduğu kadar, askerî birliklerin de sevk ve idaresinde yetkindiler. Vazifesini layıkıyla yerine getirenlere taltif etme amaçlı altın ve gümüşten nişanlar veriyor ve bu nişanlara da sorumluluk duygusunu canlı tutan hatırlatıcı cümleler yazdırıyordu:

“Sonunu düşünen hiçbir zaman cesur olamaz.”,
“Kuvvet ve yardım ancak Allah’u Teâlâ’dandır.”,
“Cesur ve yüksek ruhlu olana…”


İmam Şamil’in liderliğinde Kuzey Kafkasyalılar Çarın ordularına kan kusturmaya başlarlar. Kafkas dağları adeta Rus ordularına mezar olmaktaydı. Ahulgol ve Surhay kuşatmasında İmam Şamil’in kumandası altında yapılan mükemmel müdafaa düşmana çok ağır kayıp verdirmiştir.

Çar Birinci Nikola, yıllardır Kafkasya’da yapılan savaşlarda başarılı olamadığını ve Şeyh Şâmil’in düzenli ordu kurarak hücumlarını sıklaştırdığını görünce, bu memleketi bir de hile ve kurnazlıkla elde etmek istedi. Şâyet hileyle Şeyh Şâmil’i elde edebilirse, bu işin çabucak biteceğine inanıyordu. Kafkasya’daki Müslümanları bir bayrak altında toplama sevdasından vazgeçerse, kendisine en büyük makamların, rütbelerin verileceğini, başına krallık tacı giydirileceğini, Çarlık hazinelerinin ayakları altına serileceğini bildiren göz kamaştırıcı şeytani bir teklif hazırlatıp, en güvendiği generallerinden Viyanalı Kluk Von Klugenav’a verdi ve Şâmil’i sarayına dâvet etti. General, Şeyh Şamil’in huzuruna çıkmak için aracılar koydu. Güçlükle Şeyh Şâmil ile görüşmeye muvaffak oldu. 1837 senesinde Çar’ın gönderdiği elçiyi, maiyetiyle beraber, Sulak Nehri civarında kabul etti. İmam Şamil, generale yere serdiği Kafkas yaygısında yer gösterdiği zaman, bir bacağı bir Müslüman güllesiyle sakat kalan topal General, Şeyh Şâmil’i büyük bir tazimle selâmladı ve istemeyerek bu yamalı yaygıya oturdu. Çar’ın sonsuz vaad ve pek parlak teklifleriyle dolu mektubunu okuyan General susar susmaz İmam Şamil, hızla ayağa kalkar ve  “Namazım geçiyor.” diye heybetle geri çekilir. Namazını kıldıktan sonra gelen Şeyh Şâmil, şaşkınlık ve öfkeden sapsarı kesilen Generale kesin cevabını şöyle bildirdi:

“General, senin yerinde eğer şu anda Çarın kendisi karşımda olsaydı ve bu sefil teklifleri bana bizzat yapmak cesaretinde bulunsaydı, ona ilk ve son cevabımı, şu kırbacım verirdi.

Söyle ona! Başında bulunduğum bu kahramanlar topluluğunun kalplerinde kökleşen bu eşsiz zafer imanı kökünden kazınmadıkça ve en genç muhariplerimden en ihtiyar naiplerime kadar tek kurşunları ve tek kolları kalıncaya kadar bu mübarek vatanı son dağına, son köyüne ve en son kaya parçasına kadar karış karış müdafaa etmekten beni hiç bir kuvvet alıkoymayacaktır.

Bu uğurda bütün evlât ve iyalimi kılıçtan geçirseniz, son zürriyetimi kurutsanız, en son müridimi yok etseniz tek başıma ve son nefesime kadar yine dövüşeceğim. Son cevabım budur General!.. Ben Nikola’yı tanımıyorum!…”


Şamil’in bu cevabı Nikola’ya ulaştırıldığında, Çar, Kafkasya’nın bu yiğit kartalını hile ile ele geçireceğine dair ümidimi kaybetmemiş, Kafkas orduları başkumandanı General Feze vasıtasıyla ve onun ağzından Şamil’e teklifini tekrarlamıştır.

İmam Şamil’in General Feze’ye cevabı ise şöyle olmuştur:

“Ben, Kafkasya’nın hürriyeti için silaha sarılan muhariplerin en hakiri Şamil, Allah’ın himayesini Çarların efendiliğine feda etmemeğe ahdeden, özü, sözü doğru bir Müslümanım.

Çar Birinci Nikola’yı tanımadığımı, onun iradesinin bu sarp dağlarda sökmeyeceğini General Klug’a anlayabileceği bir dilden tekrar tekrar söylemiştim. Sanki bu sözler taşa söylenmiş gibi, Çar ile görüşmek üzere beni hâlâ Tiflis’e davet edip duruyorsunuz. Bu davete asla icabet etmeyeceğimi şu mektubumla son defa olarak size bildiriyorum. Bu yüzden fâni vücudumun parça parça kıyılacağını ve sırtımı verdiğim şu vatan topraklarında taş üstünde taş bırakılmayacağını bilsem bu kat’î kararımı asla değiştirmeyeceğim. Cevabım işte bundan ibarettir. Nikola’ya ve kölelerine böylece malum ola!”


Şamil’in 28 Eylül 1837 tarihini taşıyan bu mektubundan sonra müthiş muharebeler başlar…

(Önümüzdeki sayı devam edecek)

İbrahim Dağılma / İnzar Dergisi – Şubat 2017 (149. Sayı)
 
15-02-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.