Hayât ve Memât Arasındaki Fâsılâ…

Yusuf Akyüz
Dünyâ hayatı, her ne kadar fâni ve geçici, zevâli yakın ve hazları anlık olsa da, irâdenin geçerli olduğu ve kurtuluş hamlesini yapabileceğimiz yegâne müddet-i zaman olması hasebiyle ehemmiyeti hâizdir…
"Şüphesiz ki âhiret yurdu asıl hayattır. Keşke bilselerdi." (Ankebût, 64)
 
"Gerçek hayat ancak âhiret hayatıdır!" (Buhârî, Rikâk, 1)
 
"Muhakkak ki sen de ölecek olan bir kimsesin, onlar da ölecek olan kimselerdir!" (Zümer, 30)
 
"Selam size, ey bu kabirlerde yatanlar! Allâhû Teâlâ sizi de bizi de mağfiret eylesin. Siz bizden önce gittiniz, biz de peşinizden geleceğiz." (Tirmizî, Cenâiz, 59) 
 
"Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası ‘ebedi hayatı` için çalışandır. Âciz kişi de nefsinin hevâî arzularına tâbi olan ve ‘buna rağmen` Allâhû Teâlâ`dan bir şeyler umandır."(Tirmizî, Kıyamet, 25; İ. Mâce, Zühd, 31)
 
Bu mübârek hadîs-i şerîfde, herkese hitâb eden ve her akıl sahibinin kolayca anlayıp hisse alabileceği cihân dolusu söze bedel vaâz-û nasihat vardır… Ebedi seâdeti kazanmanın yolu ve cennete giden yolun en bâriz işâret levhâsıdır… Cennetin adresini, oraya nasıl gidileceğini soran herkese verilecek en güzel ve net cevâbdır… Nitekim günlük halk lisânında, "akıllı ol, aklını başına al, aklını iyi kullan!" gibi sözler sıkça kullanılarak aklın ehemmiyetine dikkat çekilir… Mülk Sûresi`nde, dünyâ hayatında iken aklını doğru istikamette kullanmadıkları için cennetin adresini zâyi edip cehennemi boylayanların acı itirafları ve dayanılmaz pişmanlıkları en yalın manada anlatılır: 
                               
"Ve eğer dinlemiş ve akletmiş olsaydık şimdi bu korkunç ateşe girenlerin arasında olmazdık! Derler." (Mülk Sûresi, 10)
 
Dünyâ hayatı, her ne kadar fâni ve geçici, zevâli yakın ve hazları anlık olsa da, irâdenin geçerli olduğu ve kurtuluş hamlesini yapabileceğimiz yegâne müddet-i zaman olması hasebiyle ehemmiyeti hâizdir… Ne yaparsak ancak bu dünyada yapabiliriz… Her ân uhrevî kazancımızı artırmak için çalışabiliriz… Kazanmak ve kurtulmak için, yaşadığımız her ân`ı nâdîde bir fırsat olarak görüp azamî nisbette değerlendirmeye ve âhirete tahvil etmeye gayret etmek lazım… Değerlendiremediğimiz her ân, boşa giden ve zâyi edilen kendi ömür sermâyemizdir… Ölüm meleği bir gün aniden gelmeden önce, hayrımızı ve kazancımızı artırmak için sa`ye sarılmak gerekir… Hayat ve memât arasında geçen fâsıla bir nefes mesâbesindedir…
 
 "‘Âkıbetinden` korkan kimse, geceleyin yola çıkar. Gece yol alan kimse de varacağı yere ulaşır. İyi bilin ki Allahû Teâlâ`nın metâı pahalıdır; iyi bilin ki Allah`ın metâı, ‘hakiki ve dâimi nimeti olan` cennettir." (Tirmizî, Kıyâmet, 18)
 
Başka bir hadîs-i şerîfde ise:
 
"Dünyâ, Ahiretin ekin tarlasıdır." buyurulmuştur.
 
Madem ki dünyâ fâni, ölüm ânî, âhiret ise bâkî ve ebedidir; o hâlde hedef ve gâye nedir, ne yapmak gerekir? Dünya hayatının hikmeti, imtihan gâyesine zemin olması cihetiyle ele alındığında kolayca anlaşılır; hedef ve gâyesi de netlik kazanır… Herkes dünyâ tarlasına ne ekmişse, âhirette onun netice ve semeresini bulacak; herkes niyetine göre amellerinin karşılığını alacaktır… Şu nefesleri sayılı fâni hayatın her ân`ı haddizatında insana verilmiş bir kazanma ve kurtulma fırsatıdır… Zira aldığımız her nefesin, son nefes, içinde yaşadığımız her ân`ın da son ân`ımız olma ihtimali vardır… Akıbet her yerde herkese yakındır… Hadis-i şerifde:
 
"Dünyâda tıbkı bir garip ve geçip giden bir yolcu gibi ol! Kendini kabir ehlinden say! Akşama vardığında sabahı bekleme; sabaha çıktığında da akşamı bekleme! Hastalıkdan önce sıhhatli iken, ölmeden önce de sağlığında iken ibâdet ve sâlih amellerle hazırlık yap!" buyuruluyor. (Buhârî, Rikak, 3)
 
Mâdem ki şu fâni dünyâ hayatının yegâne gâyesi imtihândır ve yaşadığımız her ân, içinde bulunduğumuz her zaman ve mekân da imtihânın ayrılmaz bir parçasıdır; o halde müvâcih olduğumuz büyük küçük her sebeb ve hâdisede imtihân suâlini arayıp cevâbını bulmaya çalışmak lâzımdır… An be ân, her ân ve her nefesde imtihân olunduğumuza göre, kazanma ve kurtulma fırsatı da şu anda ve bu dünyâdadır… Bu dünyâda iken aklını ve iradesini doğru istikâmette kullanıp da kurtuluş hamlesini yapamayan gâfil insân, acaba iradesi elinden alınıp kabrin zifiri karanlıklarına bırakıldığı zamân ne yapacak; dünyâda kurtuluş adımını atamayan gâfil insan kabirde nasıl kurtulacak?.. Aslında biz şu anda ve bu dünyâda da bir kabirdeyiz; etten ve kemikten bir kabrin içindeyiz ama farkında ve şuûrunda değiliz! Hakikatten yana perdelenmiş olduğumuz için, bakıyoruz ama göremiyoruz!..
    
Akıntıysa kapılmış kör kütük misâli, gündüz ayakda ve gece yatakda fâni bir rüyaya aldanmış sürüklenip gidiyoruz…
 
Cisim ve madde âlemine açılan beş duyu penceresinden âleme bakarak kendimizi teselli edip avutarak kabirde olduğumuzu unutuyoruz… Gövde dediğimiz seyyar bir kabrin içinde, anlık hazlarla tıbkı narkoz yemiş hastalar gibi uyuşmuş vaziyette güyâ yaşıyoruz… Sanki uyanmak için, toprak kabre girmeyi ve üzerimize toprak atılmasını bekliyoruz. Madde duvarlarıyla örülmüş; bir takım şekil, suret, görüntü ve dekorlarla süslenip örtülmüş garip bir hayâl âleminde, nerede ve ne hâlde olduğumuzu unutarak uyumaya devam ediyoruz…  Gaflet gözümüzü bürümüş vaziyette, bakar kör misâli, ruhumuzu çepeçevre sarmış olan kabir duvarlarını bir türlü göremiyoruz… Ekseriyetle hayâllerle yatıp hayâllerle kalkıyoruz ve tûl-i emel denilen serâpların peşinde sürüklenip gidiyoruz… Aslında hayat sandığımız bir ölüm dehlizinde sûretâ yaşıyoruz… "Ana rahminden pazara bir kefen aldık döndük mezara…" demiş Yunus Emre. 
 
Ey gâfil nefsim! Daha ne kadar şu gaflet deresinde boş hayâllerin peşinde yuvarlanıp duracaksın?! Uyanmak ve kendine gelmek için illâ topraktan bir kabre girmeyi beklemene hiç gerek yok! Şu hâlinle sen zaten ölüsün, bildiğin ölü işte! Nefes alıp veriyor olman bu gerçeği değiştirmez! Etten kemikten ibaret seyyar bir kabre gömülü vaziyette teneffüs edip yaşadığını zanneden canlı-kanlı bir ölüsün işte! Hayat sandığın ve kırkayak gibi sarıldığın şey, üç beş günlük muvakkat bir nefesden ibaret, bir ân sonrası mechûl, görüntü ve dekor, zıllî bir gövde, anlık hayâl gibi, kaybolup giden fâni bir suret!.. 
 
Bu günün dirisi, yarının ölüsü olduğuna göre, bir gecelik rüyâdan ibaret şu fâni sûrete nasıl aldanıyorsun?!
 
Biraz dur ve düşün ey nefsim, şöyle etrafına farklı bir gözle bak! Müzelerde mumyalanmış cesedler vardır; çürüyüp bozulmasın diye ara sıra ilaçlayıp cilalayıp parlattıkları gibi, sen de işte her gün etten gövde kabrini parlatarak hayatını yaşadığını zannediyorsun!.. Toprağa konulacağın saate kadar bu gövde kabrine sımsıkı sarılmış vaziyette, bu seyyar kabrin içinde gaflet ve cehâletle günlerini tüketmeye devam ediyorsun… Gövdeni etten bir tabut farzedecek olursak, şimdi sen elbiselerle kefenlenmiş bu seyyar tabutun içinde âkıbet menziline doğru adım adım yol alıyorsun… Aslında ân be ân ölüyorsun ama gözlerin perdeli olduğu için, hakikat-ı hâli göremiyorsun… 
 
"Gözünü açıyorsun, doğdu diyorlar,
Gözünü kapıyorsun, öldü diyorlar,
Bir göz kırpışa, ömür diyorlar!" (Mesnevi`den)
 
Ey âkıbetten habersiz gâfil nefsim! Gerçeği ne zamân görüp idrâk edeceksin?.. Bizi doğunca kundak denilen bir kefen bezine sarıp beşik denilen hususi bir tabutla dünyâ denilen şu mezarlığa gömdüler ya; işte biz tâ o zamandan beri kabirdeyiz, ölüyüz yani!.. Sabah akşam yiyip içip yatıp kalkarak, bir takım fuzûlî meşgâlelerle oyalanarak adına dünyâ denilen şu ışıldaklı kabristanda geçen zamanı hayat zannederiz… Aslında biz öldüğünü bilmeyen ve yediği narkozun te`siriyle gerçeği göremeyen gâfil ölüleriz… Elbet bir gün ansızın kafayı mezar taşına vurunca uykudan uyanıp kendimize gelince gerçeği görüp idrak edeceğiz ama ne fayda! İş işten geçtikten sonra işi anlamanın ne faydası olacak! Önemli olan, vaktinde görüp anlamak… Su akarken destiyi doldurmak… 
    
Geç kalınmış bir figânın elbet kimseye faydası olmayacak…
 
Ağlamak lazım yine de, uyanmak ve anlamak için ağlamak…
 
Ağlamayan aramaz; aramayan da bulamaz; çilesiz olmaz…
 
İnsan yatağında mevtâ gibi yatarken, rüyâsında gezip dolaşıyor. Sabah olunca gördüğü rüyâların çoğunu unutuyor… Devamı olmayan her şey nisyâna mahkûmdur… Acı tatlı ne olursa olsun geçip gidince bilahare unutulur… İşte gelip geçici şu fâni dünyâ hayatı da bir bakıma rüyâya benzer… Anlık yaşanan lezzetler ve elemler bir ân sonra kaybolup giderler…
   
Çünkü dâimi ve hakîki değil, fâni ve mecâzidirler… Ne kadar cazib görünse de, dünyâ zevkleri, asli değil, mecâzidirler… Hayat ve memât iç içe, sevinç ve keder anlık olarak değişirler…
    
Kur`ân-ı azimuşşân`da ekseriyetle olmuş ve olacak bir arada zikredilir ve her iki manayı da mündemicdir… Zira zaman ve mekân mülâhâzası izafî olmakla birlikde, algılama seviyelerine göre de değişebilmektedir… Halbuki Cenab-ı Hak nezdinde olmuş ve olacak her ikisi de birdir; bir yıl da bin yıl da, azı da çoğu da aynı şeydir… Zaman ve mekân kaydında yaşayan insanın akıl ve idraki bu sırra ermez! Ayet-i kerimede "Muhakkak ki sen ölüsün ve şüphesiz ki onlar da ölüdürler!" (Zümer, 30) Sen de onlar da şüphesiz ecel-i muayyen bir müddet, sen de öleceksin, onlar da ölecekler… Ecel birdir değişmez, gelince ertelenmez… "Kim Allâhû Teâlâ`ya kavuşmayı umuyorsa, şüphesiz ki Allâhû Teâlâ`nın tayin ettiği vakit mutlaka gelecekdir. Çünkü O Semi` (hakkıyla işiten) ve Alîm (herşeyi bilen)dir." (29/5) "yeryüzünde yürüyen bir ölü görmek isteyen Ebu bekr` (r.a.)e baksın!" buyurmuş Resûl-i Zişan Efendimiz (s.a.v.); "Kendinizi kabir ehlinden sayın!" ve "lezzetleri alt üst eden ölümü çokça hatırlayın!" buyurmuş. Bu bilgiyi şuûra dönüştüren ashâb-ı kirâm (r.a.)ın hâli ve hayatı cümlemiz için nimûne-i imtisâl`dir. 
     
Onları fâni dünyadan soğutan ve son nefese kadar cihaddan cihada koşturan; “geceleri âbid-gündüzleri mücâhid” yapan nübüvvet kandilinden aldıkları bu ışık, bu şuûr ve manadır… 
    
 İnsan bir ân için hakikat nazarıyla etrafına bakabilse, bütün dünyâyı kocaman bir kabristan, ortalıkda muvakkaten gezip dolaşan insanları da aslında kefen benzeri elbiseler giymiş ölüler olarak görürdü!.. Bir müddet zamana kadar yiyen, içen ve yürüyen ölüler; caddelerde gezen canlı cenâzeler… Halbuki toprağın altındaki ölüler bunlardan daha diriler… Asıl cenazeler toprağın üstünde dolaşan şuûrsuz gövdeler; toprağın altına girince gerçeği görüp idrâk edecekler… Ne gariptir ki gerçek diriliş (ebedî ve hakîkî hayata geçiş) bize ölüm suretinde görünmekde,  fâni dünyâ gözümüzde büyümekdedir… Gafletten uyanmanın ve aldanıştan kurtulmanın yolu, ölümü hatırlamak ve hiç unutmamak için çareler aramak… Hatta mümkün olsa bir ân bile ölümü göz önünden ayırmadan, “kendini kabir ehlinden sayarak” yaşamak…
   
Şimdiden kendisini ölmüş, kabrine gömülmüş, etrafındakileri de muvakkaten yürüyen canlı cenazeler olarak görmek ve nefsin tamahını dünyadan kesip ebedî seâdeti kazanmak için zühd ve takvâ yoluna girmek gerek… yani ölmeden önce ölmenin şuûr ve idrâkiyle uyanıp kendine gelmek hakîkati vaktinde görmek için, ölümü ve âkıbeti yeniden ve daha derinden düşünmek ve hissetmek gerek…
     
Hulâsâ-i mülâhâza: Kalıcı ve devamlı olmayan hayat, bir manada memat sayılır… Hayatın ednâ mertebesi (yani en düşük seviyesi)  olan şu fâni ve geçici dünyâ hayatı, ebedî ve sermedî olan sonsuz âhiret hayatına nisbetle ölüm mesâbesindedir… Sadece imtihan gâyesiyle (imtihanın tahakkuk etmesi cihetiyle) verilmiş ecel-i muayyen bir mühlet, imtihan müddetidir… Ana rahmi kabrinden toprak kabrine intikal edinceye kadar geçen muvakkat bir imtihan müddetinin adı, işte bu dünyâ hayatı! "Az bir metâ ve yakın bir zevâl!" Ayet-i kerimede buyurulduğu üzere: "Şüphesiz ki âhiret daha hayırlı ve asıl kalıcı olandır." (A`lâ Sûresi, 17) "O hâlde yarışanlar, işte bunun için (ebedi seâdeti kazanmak için) yarışsınlar!" (Mutaffîfîn Sûresi, 26)
 
Yusuf Akyüz | İnzar Dergisi | Mayıs 2017 | 152. Sayı
 
26-05-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.