Hak Yolda Adil Bir Şehit: İskilipli Atıf Efendi - 3

İbrahim Dağılma
İskilipli Atıf Efendi’nin yargılandığı demde mahkemeye dair diğer bazı hatıralar da şöyledir: O sıralar adi bir suçtan Ankara İstiklal mahkemesine verilen bir zat bir mahkeme arasında şahit olduğu manzarayı şöyle anlatıyor:
İskilipli Atıf Efendi’nin yargılandığı demde mahkemeye dair diğer bazı hatıralar da şöyledir:

 O sıralar adi bir suçtan Ankara İstiklal mahkemesine verilen bir zat bir mahkeme arasında şahit olduğu manzarayı şöyle anlatıyor:  “Atıf hocayı getirdiler. Kılıç Ali, Kel Ali ve Necip Ali ayağa kalktılar. Ellerinde şapkaları da var. Atıf Hocaya: “Hocam, bunu giymekte bir beis yoktur deyiver” dediler. Fakat Atıf hoca: “Hayır” dedi.

Bolulu Nizamettin Saraç anlatıyor:

“Zannedersem 1926 veya 27 seneleriydi. O sıralarda vazifem icabı Ankara’da bulunuyordum. Genç olmama rağmen İstiklal mahkemelerini takip için verilen vesikalardan birini elde etmiştim. Bununla imkân buldukça duruşmaları takip ediyordum. Bir tesadüf eseri olarak Atıf Hocanın muhakemesinde de bulundum. Muhakemeyi reis sıfatıyla Kel Ali adıyla maruf Ali Çetinkaya yürütüyordu. Büyük bir hışımla Hoca’ya dönerek: “Sen şapka aleyhinde bulunmuşsun!” dedi. Hoca sakin ve vakur bir tavırla: “Evet efendim. Şapka kanunu çıkmadan iki sene önce, şapkanın bir Müslüman kisvesi olmadığına dair bir risale yazmıştım.”dedi. Kel Ali: “Şimdi ne yapıyorsun?” diye sordu. Hoca: “Kanunlara itaat ediyorum.” cevabını verdi. Bunun üzerine Kel Ali hiddetle bağırarak: “Sen bilmiyor musun ki şapka da bezdir, fes de bezdir” deyince hoca sükûnetle: “Evet biliyorum, ancak hey’et-i hâkimin arkasındaki bayrak da bezdir, lütfen o bezi kaldırınız da yerine bir İngiliz bayrağı asınız.” karşılığını verdi. Kel Ali hiddetlenmişti. “Ne diyorsun ?”diye bağırdı. Hoca:“Şapka bir alamettir, adet ile alamet arasındaki farkı düşünerek o risaleyi yazmıştım.” dedi.

İddianame hazırlanıp tamamlanınca arkadaşları için çeşitli cezalar ve İskilipli Atıf Hoca’ya da 10 ile 15 yıl arası kürek cezasına çarptırılması istenir. O an için idam cezası istenen tek kişi Babaeski Müftüsü Ali Rıza Efendi’dir. Mahkeme reisi Kel Ali, müdafaaların dinlenmesi için duruşmayı ertesi güne erteler.

Aslında duruşmanın ertelenmesi dostlar alışverişte görsün türünde kurgulanmış bir senaryonun uygulanması içindi, yoksa adil bir yargılamayı çağrıştıran bir durum değildi. İstiklal Mahkemeleri’nin “ Sanıkların idamına, tanıkların bilahare dinlenmesine…” vahşiliği orta yerde dururken İskilipli Hoca için böyle bir yargılamayı düşünmek gülünç bir durumdur. Kurt sofrasına mazlum kanını emmek için çöreklenenler masum avlarını ilahlarına(!) kurban etmeye laiklik adına and içmişti. Yargılama sadece bir usuldü. Asıl ise, İslami muhalefete nefes aldırmamaktı. Bunun için her şey meşruydu.

Mahkemeyi takip eden yazar Şevket Süreyya Aydemir zulme şahitliğini şöyle yazar:

“Hükümlüler arasında sarıklı bir müderris göze çarpıyordu. Cübbesi ve kıyafeti temizdi. Suçu, o sıralar yayınlanan şapka kanununa muhalefetti. Fakat bu suç, bir takım ithamlarla da karışınca mahkemeden en ağır hükmü yemişti. Artık son saatlerini yaşıyordu. Hocanın yüzü sakindi. Yalnız dudakları kımıldıyor ve galiba bir dua okuyordu. Fakat eskiden kalpaklı ve şimdi hasır şapkalı zat, bu hükümle de kanmamış gibiydi. Bağırıyor, çağırıyordu. Acaba Hoca’yı bir tekmeyle merdivenlerden aşağıya yuvarlayacak mı diye bekledim. Fakat olmadı. Müderris, bu sözler üzerine, kendisine değilmiş gibi yürüdü. Muhafızların arasında merdivenlerden indi. Önümüzden geçerken gene dudakları kımıldıyordu.”


Atıf Efendi, hücresindeydi. İddiaların asılsız olduğu ve suçsuzluğu gün gibi ortadaydı. Duruşmanın müdafaaların dinlenmesi için ertelenmesi onda serbest bırakılacağı kanaatini güçlendirdi. Bu sebeple eline bir kâğıt kalem alıp savunmasını yazmaya başlar. Günün yorgunluğuyla uyuyakalır:

 “Az ötede bir nurun odasını ışıttığını gördü. Hayranlıkla baktığı noktada Allah Resulü Muhammed aleyhisselam’ı gördü. Vaziyetini edeple düzeltti. Allah Resulü, ona hitaben: ‘ Ey Atıf, yanımıza gelmek dururken ne diye müdafaa karalamakla meşgulsün?’ buyurdu.”

Sonrasını Ahıskalı Ali Haydar Efendi’den manen dinleyelim:

 “O gece rüyamda Efendimiz Hz. MUHAMMED’i (sav) gördüm. Benden dua etmeyi ve salâvat-ı şerifler okumamı istedi. Ben de söyleneni yaptım. Uyandığımda baktım ki İskilipli Atıf Hoca(ks), öylece oturmaktadır. Kendisine rüyamı anlattım ve ‘Sen neden hiç bir şey yapmadan öylece duruyorsun!’ dedim. İskilipli Atıf Hoca da dedi ki: ‘ Ben de Efendimizi (sav) rüyamda gördüm bana bir şeyler söylemesini istedim. O da: ‘Mübarek biz sana kavuşmak için acele ederken sen neden bizlere kavuşmak istemezsin!” Buyurdu İskilipli Atıf Hoca(k.s) mahcuptur. Şehadet sabahına ibadet, zikir ve duayla hazırlanır.

Bu rüya hakkında ekser kaynaklarda bilgi yoktur. Hoca’nın son anlarını kendi anılarından bildiğimiz Tahir’ül Mevlevi de böyle bir rüyadan bahsetmemiştir.

Necip Fazıl’ın “Son Devrin Din Mazlumları”nda ise bu rüyadan bahsedilir ve “ Kelebekler Sonsuza Uçar” filminde de yönetmen bu eserden esinlenerek rüya sahnesini canlandırır. Diğer kaynaklarda böyle bir bahsin olmaması rüyanın mümkünlüğüne halel getirmez. Hoca’nın böylesi bir rüyayı görmüş olması muhtemeldir. Çünkü o zalimlere karşı Hak yolun savunmasını yaparken mazlum bir konumdaydı. Şehid edileceği gün gibi ortada olan İskilipli Atıf Hoca’yı öteler ötesinden Allah Resulü Hazret-i Muhammed(sav) beklerken böyle bir rüya ihtimali bizce uygundur. Ne büyük bir lütuftu, bu rüya onun için. O suçsuzluğu için savunma hazırlamakla meşgulken Allah Resulü ona şehadet muştusu veriyordu.

4 Şubat 1926… Mahkeme… İskilipli Atıf Efendi, savunma yapmayı reddeder. Heyet, önceki günkü tavrının aksine nefret dolu bir tavır içindedir. Karar verilir: İDAM yani ŞEHADET

İskilipli Atıf Efendi’nin son sözleri Hüseyni bir kıyamın varisine yakışacak güzelliktedir:

“ Zalim ve katillerle elbette mahşer günü hesaplaşacağız!"


İskilipli Atıf Hoca’nın başına gelen bunca ibtila karşısında ailesi her ne kadar sabretse de son tutuklama aileyi duygusal noktada ciddi manada etkiler. Hoca’nın idam edilmesinin akabinde eşi Zahide Hanımla kızı Melahat, İstanbul’dan ayrılıp İskilip’e giderler. Köyde az bir müddet kalırlar. Burada kaldıkları müddet zarfında Zahide Hanım köydeki kadınlara Kur’an-ı Kerim dersi verir. Bir süre sonra köydeki şartlara uyum sağlayamadıklarından tekrar İstanbul’a dönerler. İstanbul’da ne kadar kaldıkları net değildir. Fakat 1960’lara doğru tekrar köye dönerler. Zahide Hanım bu gelişlerinde kızı Melahat’a: “Kızım, ben bir daha İstanbul’a dönemeyeceğim. Kendin için ise kararını kendin ver.” der. “Kelebekler Sonsuza Uçar” adlı filmde de görüldüğü gibi, Melahat Hanım da İskilip’te kalmış. 1989-90’larda 75–80 yaşlarında olan Melahat Hanım, babasının bir gece karanlık ruhlu adamlar tarafından evinden götürülmesi ile akli dengesinde hep gelgitler yaşamış. Kendisine bu hali sorulunca: “Bu halim doğuştan değil. Polislerin babamı gözlerimin önünde evden alıp götürmeleri bende büyük bir korku meydana getirdi. Onu bir daha hiç görememem ise, beni yalnızlığa mahkûm etti. Bu hal yaşadıklarımın eseridir.” Demiştir.

Araştırmacı-yazar Hüseyin Yılmaz Bey, bütün ısrarlarına rağmen görüşememiş bu dertli hanımla. “Babam ölmedi, yaşıyor, gidin kendisi ile görüşün!” diyormuş Melahat Hanım... İnşallah şimdi, dünyada tadamadıkları rahatı yaşıyorlardır Atıf Hoca ve ailesi... Rabbimiz, onlara rahmet eylesin!

İskilipli Atıf Hoca’nın mezarı da birkaç yıl öncesine kadar meçhuldü. Müslüman âlimlerin canlısından korktuğu kadar ölüsünden bile korkmak zalimler için bir zül olarak yeterdir. Onların Şeyh Sait, Üstad Said-i Nursi ve İskilipli Atıf Hoca’nın mezarını bile gizlemeleri, mezar ziyaretleri sebebiyle bu kıymetli şahsiyetlerin hayatlarını anlamaya götürecek bir sürecin sonuç korkusudur.

Bu çalışmayı yaparken İskilipli olan bir asker arkadaşımla görüştüm. Mezarın birkaç yıl önce bulunduğunu ve Hoca’nın naaşının getirilip İskilip’e defnedildiğini ve mezarın şu an bilindiğini belirtti.


ESERLERİNDEN BAZI SEÇKİLER

— “Osmanlı devletinin kuruluş sıralarında fevkalade durumlarda sancak beyleri ve Ocak ağaları gibi milletin ileri gelenlerin görüşleri sorulur ve ona göre hareket olunurdu. Sonraları, meşveret adı ile meclislerde işlerin müzâkeresi yapılmaya başlandı. Fakat çoğunlukla hükümetin satvetine mağlup olup, şeriatın tarifi şekliyle söz hürriyeti ve azarlayanın azarlamasından sakınmamak esaslarına dayanmadığından, hakkıyla fayda sağlanamadığı gibi, sultanların istibdatlarını ve onların keyfi muamelelerini de kaldıramamıştır.”

— “Zulüm üç kısımdır:

1-Allah Tealaya karşı icra olunur: Küfür(İnkâr), Şirk, Nifak, İsyan gibi…

2-Halka karşı icra edilir: Halkın canlarına, ırzlarına, mallarına ve sair haklarına tecavüz gibi…

3-Kendi şahsına karşı yapılır: “bir şahsın, nefsi arzularına kapılarak dünya ve ahirette nefsi için zararlı hal ve hareketlerde bulunması gibi…

— “Tesettür-ü Şer’i gibi dini hükümler, esasen süfli medeniyeti ve terakkiyat-ı sefihaneyi yıkmak ve men etmek üzere vaz olunduğundan onunla içtimaı gayr-i kabil ise de, medeniyet-i fazıla ve hakiki terakkilere hiçbir suretle mani teşkil etmez. Çünkü medeniyet-i fazıla ulum, maarif, sanayi, ticaret ile hâsıl olmuş olur. Hâlbuki tesettür-ü şer’i buna mani değildir.”

— “Atıf efendi Osmanlı medreselerinin gerileme sebeplerini bir yazısında şöyle sıralıyor:

1- Osmanlılar zamanında, ilim tahsili hususunda Seyyid(Cürcani) ve Sadeddin(Taftezani) mesleği, yani allamelik davasında bulunmak için her ilmi, her fenni öğrenmek ve bilmek usulü takip olunup, daha faydalı, daha semereli olan mütekaddimin ve eslaf mesleği yani ilmi şubelerinde birinde ihtisas kesbetmek usulünün terk olunması…

2- İlmin kaynakları mesabesinde bulunan eslafın eserlerini terk ve ihmal ederek müteahhirin ulemanın kısa ve muğlâk kitaplarının medreseler programında kabulü ile maksatlarını anlamak için şer, haşiye, haşiyet’ül haşiye tedris olunarak talim ve terbiyede suubet(güçlük) gösterilmesi,

3-Ulum-u âliye(alet ilimleri denilen dilbilgisi dersleri) ve ibarelerin lafızlarının tahlilleri ile lüzumundan fazla vakit harcanıp, dini ilimler ve faydalı hakikatlere pek az iştigal olunması ve ilimlerin göğüslerde değil, satırlarda muhafazasına çalışılması,

4-İlmiye mensupları maişetçe darlığa düçâr olup, ilmi şerefleri ile gayr-i mütenasip ve mezelleti mucip bir çeşit maişete sevk olunmaları ve bu vesile ile de talebelerin zekilerinin memuriyet ve makam arkasından koşarak ilmi araştırmalarla meşgul olmaktan mahrum olmaları,

5- İbn-i Kemal, Ebu Suud merhumlar ile bazı emsallerinden sonra riyaset ve idare-i ilmiyeyi ihraz ile ilmiyenin mukaderatını tedvir edenlerin ehliyetsiz ve ilmiye mesleğine ruh verecek kabiliyetten mahrum olmalarıdır.”

— “Ashab-ı Kiram hazretleri de rızkını talep konusunda son derece gayret gösterip de kendi el emeklerini yemeye ehemmiyet verirlerdi. Bu cümleden olarak Aşere-i Mübeşşereden Zübeyir bin Avvam hazretleri vefatında bin at, bin cariye geriye bırakmakla beraber, terk ettiği malların kıymeti büyük bir yekûn teşkil etmekteydi. Hz. Talha’nın Irak’ta mevcut olan emlak akarından her gün bin altın, başka yerdeki mülklerden de pek çok irat hâsıl olmaktaydı. Abdurrahman bin Afv hazretleri de bin at, bin deve, on bin koyuna sahip olduğu halde vefatlarında terekesinin dörtte biri 84.000 altına ulaşmıştı. Hz. Osman da servet sahibi idi. Hatta vefatlarında bir milyon dirhem ve bir milyonu mütecaviz dinar terk ettiği rivayet edilmektedir. Artık bu kadar izahtan anlaşılıyor ki, zahid asla malı olmayan kimse değil, belki bütün dünya malı kendisinin olsa bile, mal ile kalbi meşgul olmayan kimsedir. İşte bunun için İmam-ı Ali(kv) hazretleri buyurmuşlardır ki; “Bir kimse yeryüzünde bulunan bütün şeyleri alıp onlarla Allah’ın rızasını murad ederse, Cenab-ı Haktan yüz çevirmiş sayılmaz.”

İbrahim Dağılma / İnzar Dergisi – Mayıs 2016 (140. Sayı)
 
16-05-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.