Hak Yolda Adil Bir Şehit: İskilipli Atıf Efendi - 2

İbrahim Dağılma
Bugünkü nesle garip bir uygulama olarak görülse de başörtüsü yasağı düşünüldüğünde zalim zihniyetin hala her an helvadan putlarını hesabına gelince yiyebildiğini normal hale getirecektir.
1925 yılının son demleri… Henüz Şeyh Sait kıyamı bahane edilerek idam edilen onlarca âlim, katledilen binlerce masum, yakılan/viraneye çevrilen yerleşim yerlerinin acısı tazeyken, Takrir-i Sükûn kanunuyla Anadolu bir açık hava hapishanesine dönüşmüşken, gezici İstiklal Mahkemeleri gün aşırı insanları suçsuz darağaçlarına asarken yeni bir despotluk kanunlaşarak halka dayatılır.

“Şapka Giyilmesine Dair” 671 sayılı kanun 15 Kasım 1925’te kabul edilir.

Bugünkü nesle garip bir uygulama olarak görülse de başörtüsü yasağı düşünüldüğünde zalim zihniyetin hala her an helvadan putlarını hesabına gelince yiyebildiğini normal hale getirecektir. “Şapka giymek istemedin, şapka aleyhine yürüyüş yaptın, şapkaya tepki gösterdin; olsun silah kullanmasan da, kimseye saldırmasan da sen suçlusun! Çünkü devrimlerimize düşmansın, ilkelerimize muhalifsin, çağdaş(!) iktidarımızı beğenmiyorsun…” gibi gülünç iddialarla tez elden mahkemeler kurulur, darağaçları meydan meydan belirir. Bir şapka için yüzlerce insanın idam edilmesini anlamak hiç de zor değildir. Çünkü böylesi kanunlar, aslında Müslüman muhalefetin sesini kesmek, İslam âlimlerini devre dışı bırakmak için düşünülmüş sinsiliklerdir.

Şapka Kanunu’na karşı Sivas, Kayseri, Erzurum, Rize, Maraş ve Giresun’da protesto yürüyüşleri yapılır. Protesto gösterileri üzerine hemen devreye giren İstiklal Mahkemeleri 25 Kasım 1925’te Ankara’dan hareket eder. Aralarında İmamzade Mehmet Efendi, Vaiz Tarakçıoğlu Sabit, Avukat Hulusi, Şeyh Muharrem, Molla İbrahim, Bayraktar Hamdi gibi isimlerin bulunduğu 57 kişi idam, 27 kişi de ateş edilerek şehid edilir. 100 kadar kişi de 10 ile 15 yıl arası değişen hapis cezası alır. Şapka muhalefeti öylesine sert bastırılmış ki Mete Tuncay şunu demekten kendini alamamıştır: “Artık sorun fes ya da şapka giymek değil, onlardan birinin giyileceği başı yerinde tutabilmektir.” ( TUNCAY, Mete, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması adlı eserden)

Şapka kanununa muhaliflikle özdeşleşen isim İskilipli Atıf Hoca’dır. Yukarıda zikredilen ayaklanmalarda rolü olduğuna kanaat getirildiği için İskilipli Atıf tutuklanır. Giresun’a gönderilir ve orada İstiklal mahkemesince sorgulanır. İlgili eseri söz konusu kanundan önce yazıldığı ve bu sebeple suç unsuru olarak değerlendirilmeyeceğine karar verilir ve Atıf Hoca İstanbul’a getirilir. İstanbul’a getirildiğinde bitkin bir haldeydi. Tahir-ül Mevlevi anlatıyor: “Akşama doğru Atıf ve Nuruosmaniye imamı Hafız Osman efendilerin getirildiklerini ve müdüriyet dairesine götürüldüklerini yine pencereden gördük. Her ikisinde de yol hali olmak üzere yorgunluk ve zayıflık vardı.”

Atıf Hoca’nın serbest bırakılması beklenirken 1926’da Ankara’ya tekrar yargılanmak için gönderilir. Maznunlar (sanıklar) trenle Ankara’ya götürüldüler. Ankara’da hapishaneye sevk edilirken yanında bulunan, Atıf Efendi ile aynı otomobile bindirilir. Aralarında şöyle bir konuşma geçer: Tahir-ül Mevlevi “Geçmiş olsun! Dedim. ‘Evet, kefeni yırttık. Bereket versin ki, Muharrem(Giresun’da Şapka olaylarının elebaşı olduğu iddiası ile asılan şahıs) ile tanışmıyordum.’ Dedi.”

İstiklal Mahkemesi, protesto yürüyüşlerinde rolü kanaati üzere İskilipli Hoca’yı itham eder. Uzun süren araştırmalar sonucu delilden yoksun sadece şüphe ve zan dolu bir iddianame ve “ Falan seni şurada görmüş, filan şunu söylemiş…” gibi ifadelerle İskilipli Atıf Hoca’nın  “ Gizli Örgüt” kurduğu iddia edilir.

Kimdir, bu gizli örgüt?

Ne gibi icraatlar sergiler?

Üyeleri kimdir?

Soruları ciddiyete alınır, konunun araştırılması istenir ve en sonunda bir gazetenin haberinde geçtiği gibi Hoca’yla basın âleminde beraber olanlar, bir şekilde tanıştığı/görüştüğü/selamlaştığı herkes bu gizli örgüt(!) üyesi sayılır:

“ Cağaloğlu’ndan Bayezid’e, Hakkaklar’dan Fatih’e eskiden beri muhafazakâr tanınan hemen bütün zevat ve Hoca ile yayıncılık işi dâhil her türlü münasebeti bulunanlarla, Atıf Efendi’yi eskiden tanıyanlar…” Ayrıca Başbakanlık aracılığıyla İstanbul Valiliği’ne bir emir gönderilir: “İrticadan mazmun İskilipli Atıf Hoca’nın ve rüfekasının tevkif edilmesi…” istenir.

İskilipli Atıf Hoca’yla ilgili iddialarda özellikle iki jurnal/ihbar ciddiye alınır. Aslında iki ihbar da nefsi çekememezliğin sonucu olarak İslam’a duyulan kinle Atıf Hoca’nın şahsında İslam ve Müslümanları mağdur/mahkûm etme gayelidir:

1. İhbar: Zeynelabidin, isminde bir şahıs, medrese öğrencisiyken Atıf Efendi’ye haksız yere kin bağlamış bir ruh hastasıdır. Şapka kanunu çıkarılınca ilgili makamlara “Filan şapka aleyhtarıdır.” diye ihbarlarda bulunur. Bu paranoyak adam, Atıf Efendi’nin idamında ve onlarca mazlumun zindanlara atılmasında başlıca amillerden birisidir. Mesela, iğrenç bir hareketinden dolayı kendisini pataklayan ve medreseden kovan Nuruosmaniye Camii imamı Hafız Osman Efendi için: “Frenk Mukallitliği ve Şapka eserini Atıf Efendi ile birlikte kaleme aldı!” gibi bir iftirayı atmaktan üşenmemiştir.

2. İhbar: Süleyman Nazif ( Bu arada bu şahısla ilgili bir kısım bilgiyi bilmemizde fayda vardır. Servet-i Funün sanatçılarından olan Süleyman Nazif, eserlerinde Fransız İhtilali’nden esinle ‘vatan, eşitlik, Türklük’ gibi kavramları öne çıkaran, Namık Kemal çizgisinde biriydi. Batılılaşma hastalığını bu nezih topluma bulaştırma yolunda isim sıralamasında ilk sıraları alabileceklerdendir. ‘Kara Bir Gün’ adlı makalesi o günün şartlarında ciddi manada tahrik edici bulununca Malta’ya sürülür.) isimli edebiyatçı da daha önce oruçla ilgili bir meselede Atıf Efendi’nin karşısında direnemeyip kalemiyle sessiz kalır.

  Kendisi için ağır bir yenilgi saydığı bu kalem polemiği sebebiyle intikam için fırsat kollar. Şapka risalesi yazılınca “Bir Hoca Efendiye Cevap” başlıklı bir yazı yazar. Yazı, konuya vakıf olmadan hazırlanmıştır.  Atıf Efendi’nin şu cevabi yazısı “Risalede şapkaya dair olan bahisleri Fetava-i Hindiyye, Kadıhan, Bezzaziye, Muhit-i Burhani gibi muteber fıkıh (hukuk) kitaplarından ahz ile (almakla) tercüme ettim. Meselenin ruhuna kendiliğinden bir şey ilave etmedim.” üzerine Süleyman Nazif daha sert karşılık vermiş; ama büyük bir hilekârlıkla bekletmiş, İskilipli Atıf Hoca’nın eli kolu bağlanıp, hapse gönderdiği sırada yayımlamıştır. Daha sonra da kendi iki makalesini de Atıf Hocanın verdiği cevabi yazıyı göz ardı ederek "İmana Tasallut" başlığıyla yayımlamıştır. Bu yazıda pervasız ve hakaretvari bir dille selef âlimlere ağır ithamlarda bulunur. İşte fütursuzca söylenmiş, seviyesiz bu yazıdan bazı ifadeler:

“ Fetva kitapları İslam’a ayak bağı olacak satırlarla dopdoludur...”

“ Ben bile bugün usulden hüküm çıkarmaya ilmim yeterli olsa bin iki yüz senelik mezhebimin imamı olan Ebu Hanife’yi aradan hürmetle çıkartarak Peygamberim ve Allah’ımla yalnız kalacağım…”

“ Hicretin bin senesinden beri fıkıh bizde cehaleti çoğaltıp, istismar eden zararlı bir kuruluş ve fakihler de bir sürü zararlı şahıslardır.”

“ ( Atıf da) dar düşünceli, cahil, Allah’ın haram etme yetkisini gasp eden (biridir.) ”

Ağır ithamlar ve azgın saldırılar içeren bu minval yazılara mukabil Atıf Hoca, bir İslam âliminin ilmi dolgunluğunu ve seviye güzelliğini yansıtan şu nezih ve de hadsize haddini bildiren ifadeleri kaleme alır:

“Fıkıh ilminde ihtisas sahiplerinden bulunan ve sözleri her vecih ile itimada şayan olan muhterem zatların sözlerine mi Müslümanların itimad ve iman etmesi vacip olur, yoksa kendi itiraf ettiği vecih ile 20’den 45 yaşına kadar 25 sene şüphe vadisinde dolaşıp ve diğer bir makalesinde itiraf ettiği üzere bu esnada bir çok kimseleri dalalete sürüklemiş olan, on bir senelik bir Müslüman olduğu halde, benim bildiğim bir sene içinde iki defa, dini zaruretlere taarruz eden, (biri orucun mükellefiyetinin vücubunu inkâr, diğeri Hz. İsa’yı(as) tahkir ve tezyif etmiş olması) artık 25 sene dinsizlik, dalal ve idlal vadisinde yaşayan, on bir senelik İslamiyet zamanında da dini zaruretlere saldırmaktan geri durmayan Süleyman Nazif Bey’in Şapka hakkında vermiş olduğu hükümlere, fetvaları mı itimat etmeleri lazım geleceğine dair verilecek hükmü yine efkar-ı ammeye havale ederim.”

İlahi takdirin şu adaletine bakın ki İslam’a düşmanlığı meslek edinmiş, şu 170 küsur sene zarfında İslami değerleri yok etmeyi ve rafa kaldırmayı amaçlamış Ergenekon örgütlenmesini tüm vahşiliği, saldırganlığı ve tahrip edici fiilleriyle Müslüman halkın başına musallat eden zihniyetin fikir babalarından biri olan Süleyman Nazif, İskilipli Atıf Efendi’nin şehadetinden tam bir yıl sonra 4 Şubat 1927’de zatürreeden ölür.


Cumhuriyeti bir irfan(!) ve çağdaşlık nimeti(!) olarak gören elitist zihniyet yandaşlık ve sahiplenme güdüsüyle her ne kadar son 80 yılda yapılanları Atatürk Milliyetçiliği ve Devrimleri kılıfıyla meşrulaştırsa da (Uğur Mumcu, Prof. Ergün Aybars gibi isimlerin yazılarına bakıldığında bu aklama üslubu görülecektir.) İstiklal mahkemeleri zabıtları bunun aksini yansıtmaktadır. İş hiç de öyle tozpembe bir tablo değildir. Aksine kapkara bir zulüm atmosferinde yarasa zihniyetlilerin nura hazımsızlığını bir zulüm yağmuru olarak mazlumun üzerine yağan bir görüntüdür. Misal olarak, mahkeme heyetinin sanıklara seslenişindeki alaycılığını gösteren bir iki alıntıyı verelim:

— İnkâr filan edeyim deme! Temyizsiz, istinafsız bir mahkeme karşısında bulunuyorsun. Ufak bir yalan söylersen okkanın altına gidersin…

— Hocam ruhun karanlık!..

— Anlaşılıyor ki, İstiklal mahkemesi kanunlarına biraz daha şiddet lazım. Senin gibi muzır (zararlı) adamlara bir iki sual sorduktan sonra hemen hükmü vermeli...


İskilipli Atıf Hoca, mahkemenin beraat vereceğinden ümitlidir. Zira suç unsuru bulunamamaktadır. Mahkemeye getirildikleri bir gün kendisiyle görüşebilen dostu Tahir ül Mevlevi şöyle anlatmaktadır:

“Burada Atıf Efendi ile bir parça konuşabildim. Teali-i İslam Cemiyetinin Anadolu’ya hiçbir beyanname göndermemiş olduğuna dair Vakit gazete ile yapılan ilanın para kesesinde gizlediği makbuzunu mahkemeye gösterdiğini, beyanname cürümünden cemiyetin beri olduğuna dair olduğuna dair heyete kanaat geldiğini, şapka risalesini kanunun neşrinden bir buçuk sene evvel tab’ettirmiş olduğunu, ikinci defa basılmak şöyle dursun, ilk tabının tamamıyla satılmadığını ispat eylediğini haber verdi.

— Sonunu nasıl görüyorsun? diye sordum.

— Cürüm bulunmadı ki ceza verilsin. Tabii beraat umuyorum!” dedi.

Birkaç gün münferit (hücre) koğuşuna konulmuşken oradan çıkarılıp 8. koğuşa getirilmiş olmasını da beraatine delil saydığını söyledi.

— Benim için ne düşünüyorsun? dedim.

— Ben Şapka risalesini yazmışken beraat ümidini beslersem, sen onu hakk-ı sarihin (kurtarıcı) bilmelisin, cevabını verdi.

— İnşallah öyle olur! Mukabelesinde bulundum.

Hoca hakikaten kurtulacağımıza ümid veriyor, bizim mahkemeye verilişimizin vehimden ileri geldiğine, biraz da o vehmi İstanbul polis idaresinin körüklediğine kani bulunuyordu.”

İskilipli Atıf Hoca, kadere imanın bir tezahürü ve zahiri duruma bakarak ümitliydi. Maalesef durum hiç de öyle değildi. Mahkeme heyeti bir suç bulabilmek için adeta sinekten yağ çıkarıyordu. İşte mahkemeden bir sahne:

“Atıf Hoca:

— Belgeyi arz ediyorum. Vakit gazetesinin 1034. nüshasında tekzibnamem duruyor. Şimdi bu durup dururken, bendenize vesika (evrak) sormak bilmem nasıl olur?

— Sen bu tekzipnameyi ancak bir gizli maksat için yaparsın.

— Ne maksadı beyefendi?

— Çünkü gördünüz ki, bunlar Yunan tayyareleriyle atıldı ve aksi tesir yaptı. Anadolu halkı Milli mücadeleye daha fazla destek vermiştir. Siz de bu kötü durumdan kurtulmak için bunu yaptınız.

     — Eğer öyle olsa idi, onlarla beraber olurdum, cemiyete devam ederdim. Hâlbuki devam etmedim. Bu da bir delildir. Eğer bu düşünceniz akla gelebilirdi.

— Sus! Bizi çileden çıkarma! Hürriyet ve İtilaftan ve Mustafa Sabri’den destek alarak bu cemiyeti kurduğun buradan belli oluyor. Sen hala onlardan ayrıyım diyorsun. Biz budala olmalıyız ki, bu sözlere inanalım. Bol bol atıyorsun. Çıkarın!”

Mahkeme heyeti adeta çılgına dönmüştür. Astığı astık, kestiği kestik bir mantığın karşısında söz söylemek hele de savunma yapmak!... Olur mu öyle şey! Ayak takımı(!) nasıl da cüret buluyor? Köleler ne zamandan beri efendilerine cevap yetiştirme serbestliğine erişti? Hocaefendi karşısında aciz kalmak… Bu da onları iyice asabileştirmiştir. İşte mahkemede bir başka tablo:

“Atıf Hoca:

— Beyefendi! Bendeniz zat-ı âlinize resmi belge sundum ve Ferid Paşa hükümetine karşı kalemimle mücadele ettiğimi açıkça ispat ettim.

— Ne ile ispat ettin? Sıkılmıyor musun, bunu nasıl söylüyorsun? Biz senin söylediğin sözlere inandık mı? İnanmak mecburiyetinde miyiz?

— Vakit gazetesinin 1134. nüshasındaki tekzibi kim yazdı?

— Ben de sana cevap verdim, bunu din perdesi altında kötülüklerinize daha fazla devam etmek için yaptınız.

— Beyefendi ben deli olmalıyım ki, kendi yaptığım işleri kendim yalanlayayım.

— Cemiyet namına rol yapıyorsunuz. Sana sorarım. Tüzüğünüzde vatan müdafaasına, mücadeleye dair ufak bir madde, bir fıkra göster.

— Beyefendi bu bir hayır cemiyetidir.

— Sus, sus bir parça utan. Saçın, sakalın ağarmış utanmak nedir zerre kadar bilmiyorsun!”
(Devam edecektir)

Kutu: “Şapka giymek istemedin, şapka aleyhine yürüyüş yaptın, şapkaya tepki gösterdin; olsun silah kullanmasan da, kimseye saldırmasan da sen suçlusun! Çünkü devrimlerimize düşmansın, ilkelerimize muhalifsin, çağdaş(!) iktidarımızı beğenmiyorsun…” gibi gülünç iddialarla tez elden mahkemeler kurulur, darağaçları meydan meydan belirir. Bir şapka için yüzlerce insanın idam edilmesini anlamak hiç de zor değildir. Çünkü böylesi kanunlar, aslında Müslüman muhalefetin sesini kesmek, İslam âlimlerini devre dışı bırakmak için düşünülmüş sinsiliklerdir.

İbrahim Dağılma / İnzar Dergisi – Nisan 2016 (139. Sayı)
 
20-04-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.