Hadisle İlgili İki Zıt Çaba

Abdulkadir Turan
Hadis ve sünnet araştırmalarında amaçları açısından iki zıt dönem vardır: Hadisin tedvin dönemi ve Miladî 19. yüzyılda yaygınlaşan müsteşrik faaliyetlerinin hadis tecessüsü...
Hadis ve sünnet araştırmalarında amaçları açısından iki zıt dönem vardır: Hadisin tedvin dönemi ve Miladî 19. yüzyılda yaygınlaşan müsteşrik faaliyetlerinin hadis tecessüsü...

Biri İslâm âleminde, diğeri Batı’da gelişen bu iki dönemden ilki, Müslümanların sahih hadisle buluşmasını kolaylaştırırken diğeri, aklını İslâm’ın temel kaynaklarına kapatıp Batı’ya açanların kalbine kuşku düşürdü. Zirâ, biri Müslümanların çalışmasıydı, diğeri kafirlerin. Biri, İslâm’a sadakatle bağlı olanların çalışmasıydı, diğeri İslâm düşmanlarının. 

Tedvin döneminde Buharî, Müslim ve diğer âlimlerin gayesi İslâm’ı ihya etmekti. Müsteşriklerin gayesi ise İslâm’ı yıkmak...

İki zıt faaliyet... Birinin gayesi İslâm’ın derinliklerine inerek Müslümanlar için oradan inciler getirmek... Diğerinin gayesi, İslâm’ın derinliklerine zehir aşılamak... Biri, İslâmî ilim etkinliği, diğeri casusluk faaliyeti...

Ne yazık ki İslâm âleminde özellikle Mısır ve Türkiye’de müsteşriklerin casusluk faaliyeti, bir tür saf ilim etkinliği olarak okutuldu. Mısır’da kimi El Ezher şeyhleri, müsteşriklerin argümanlarıyla hadis etrafında kuşkular uyandırmaya çalıştı.

Onların bir kısmının niyeti bilinmese de bir kısmı ise adeta İslâm’ı saf halka sevdirmek için hadis uyduran bir geçmiş dönem gafili gibiydi.

Geçmişteki gafil, sıradan Müslüman halka İslâm’ın özellikle ibadetlerini sevdirmek için hadis uyduruyor; Resulullah sallallahu aleyhi vesellem’in yapmadığını yapmaya kalkışıyordu. Bu “çağdaş” gafiller ise Avrupalılara İslâm’ı sevdirmek adına onların felsefesine yaklaşmaya çalışıyor, Batı’nın doğruyu bulma adına pozitivizmi (akılcılığı) benimsediğini zannediyor, İslâm’ı, haşa, pozitivistleştirdikçe Batı’ya beğendirebileceğini düşünüyordu. Mihenk taşı olarak Batı’nın aklını alıyor ve İslâm’ı ona uydurmaya çalışırken hadisi, sünneti katlediyordu.

Batı aklını mihenk taşı alan bir çalışmanın hadisi, sünneti katletmesi kaçınılmazdı. Zira İslâm’ın ana ihya kaynağı hadistir; hadis unutuldukça Müslümanlar uyuşmuş. Hadis hatırlandıkça Müslümanlar uyanmış. İslâm âlemindeki her ihya hareketi hadise yönelmiş. Bu gerçeği bilen Batı, 19. yüzyılda çıktığı güç noktasından cesaret alarak İslâm’ı katletmeye yeltenince İslâm’ı ihya eden ana noktayı katletmeye yöneldi. Onun aklıyla hadise yaklaşanlar da hangi niyet üzerinde bulunurlarsa bulunsunlar, nihayetinde İslâmı katletme çabasının bir payandası oluverdiler.

Akılcılığı bile sadece dünyanın elindekini gasp etmek için benimseyen Batı’nın aklı, kendisini insanlığın kurtuluşuna adayan Nebi-î Zişan’ın sözleriyle, ameliyle örtüşür müydü hiç?

Bu, Nebi-î Zişan’ı, yıkmaya çalıştığı Kureyş putlarına uydurma çabasından farksızdı. Ebu Süfyan, Abdullah bin Ubeyy münafığı aracılığıyla aldığı emanı suiistimal ederek Hz. Resul sallallahu aleyhi ve sellem’e “Sen, putlarımıza dil uzatma, biz de seni Rabbinle baş başa bırakalım” diye teklifte bulunmuş da yüce Allah, Ona (sallallahu aleyhi ve sellem) hitaben
“Ey Nebi, Allah`tan sakın, kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Sana Rabbinden vahyedilene uy! Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdârdır. Allah`a tevekkül et; vekil olarak Allah yeter.” (Ahzab 1-3) fermanında bulunmuştur.

O gafiller, bu fermanı okuyor ama bunun künhüne varmıyorlardı. Müsteşrikin, dini araştıran bir meraklı değil, casusluk peşinde koşan, bunun için üniforma yerine sivil elbise giyen bir asker olduğunu bilmiyorlar. Casusu, her toplumda takdis edilen ilim erbabı gibi muhterem görüp etkileme derdine düşüyorlardı.

Batı’yı, müsteşriklerin konum ve amacını, iyi bilen Şehid Seyyid Kutup, İhvan-ı Müslimin’in yol edindiği ıslah yöntemi üzerinden bununla mücadele etti. İhvan-ı Müslimin’in yol edindiği ıslah yöntemi ile, “âlim” sıfatını taşıyan hiç kimseye hakaret etmeden onların düştüğü hatayı göstermeye çalıştı.

Türkiye’de kuruluş amacı bakımından da müsteşriklerin çalışma amaçları ile örtüşen Ankara İlahiyat Fakültesi de son döneme kadar müsteşrik yöntemle hadis etrafında kuşkular uyandırmaya çalıştı. İslâm’ın yasaklandığı ve Fransız usulü laiklikle dine karşı yine dinin kullanıldığı bir dönemde kurulan bu okulun kimi hocaları, müsteşriklerin saf hadise ulaşmak için değil, saf hadis etrafında kuşku uyandırmak için yaptıkları faaliyetleri, saf hadise ulaşmak çabası gibi okuttu. Batı’nın 19. yüzyılda İslâm dünyasını işgal etmeye hazırlanırken örgütledikleri askeri bir faaliyeti saf hadise ulaşmak isteyip de onu bulamayan samimi ilim erbabının çabası olarak zihinlere kazıdı.

Bugün hadis etrafında kuşku uyandıranların çoğunun zihninde bu habis girişimin izleri vardır. Onlar, saf İslâm’ı (Kur’anî İslâm iddiasıyla) arama çabasında olduklarını düşünseler de İslâm’ı yıkmayı hedefleyen o askeri casusluk faaliyetinin sürdürücüsü vaziyetindeler. Bunların en zararlı yanı ise müsteşrik faaliyet ile ilmî faaliyeti karıştırmalarıdır. Müsteşriklerin 19. yüzyıl Batı’sının İslâm dünyasını işgal amaçlı araştırmalarını, İslâm’ın ihyasını amaçlayan hadis tedvin dönemi araştırmalarıyla karşılaştırmaya çalışmalarıdır.

MÜSTEŞRİKİN ÇALIŞMASI, HADİS TEDVİN PEŞİNDE OLAN EHL-İ TAKVA ÂLİMİN İLİM ÇABASINA BENZER Mİ HİÇ?

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in dilinden döküleni Ona ait olmayandan ayırmak... Ona ait olmayanı, Ona ait olandan uzak tutmak... Selef-i Salihin için, bu mukaddes bir vazifeydi.

Bu en saf haliyle Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile buluşma talebiydi. Onun zamanında yaşamayanların, Onu dinleme, Onu görme faziletine ermeyenlerin Onun saf sözlerini bularak, Onun saf sünnetini bularak o fazilete erme çabalarıydı.

Sahih hadise ulaşmak, sadece ilim toplama amaçlı bir gayret değildi.

Sahih hadise ulaşmak, sadece günün fıkhî problemlerini sünnet üzerinden açıklama çabasının ürünü değildi.

Sahih hadise ulaşmak, aynı zamanda Resulullah sallallahu aleyhi vesellem’e duyulan hasretin, Onu görme, Onu dinleme isteğinin bir karşılığıydı.

Resulullah sallallahu aleyhi vesellem’i bizzat dinlercesine Ona ait kelimelere ulaşmak, Onu görürcesine Onun sünnetinin saf haline tanıklık etmek... O mübarek sözlere hiçbir şey katmamak, sözcüklerin eş anlamlıları (müradifleri) ile dahi değiştirilmiş olmasına razı olmamak... Kulağı, Onun mübarek dudakları arasından çıkan, o dudaklardan dökülerek mukaddesleşen sözcüğün sesine dayamak... Onu (sallallahu aleyhi vesellem) o sesler arasında aramak... Emri bizzat Ondan almak... Bizzat Onun meclisine yerleşmek... Bizzat o mecliste oturarak nasihat almak... O meclisten yüce Allah’ın rızasına götüren yolculuğa çıkmak...

Onu sallallahu aleyhi vesellemi görürcesine Onun sünnetine yaklaşmak... Onun eyleminin en saf, en katıksız hâlini yakalayarak o eylemleri Onun gibi yapmak...

İslâm’ı yıkmak üzere kalemi; kılıcın, tankın, topun yerine koyan, her sözünü İslâm’ın kalbine saplayacak bir top mermisi gibi tasarlayan müsteşrik o yüce hissi, bu yüce sevdayı anlarsa dahi bu çağın Müslümanına hissettirmek ister mi?

Müsteşrik, silahı kalem olan Batılı bir savaşçıdır. Cezayir’i işgal eden Fransız asker, nasıl ki acıma hissini komutanının “Öldür!” emri ile bastırıyorsa müsteşrik de sahih bilgiyi katlederken içindeki doğruya meylettirici insanî hissini öyle bastırıyor.

İslâm’ın savaş tarzının aksine Batı tarzı savaşta acıma yoktur. Emperyalist Batı’nın askerleri sömürgeler bir yana, karşı karşıya geldiklerinde Fransız’ın da Rus’un da kadın ve çocuklarını katlederlerdi.

Zafer için kadın ve çocuk öldürmekte beis görmeyecek kadar vahşileşen emperyalist Batı’nın müsteşriği, sahih bilgiyi katletmekte hiçbir beis görmez.

Müsteşrik, kendi ülkesi için bilgi; İslâm âlemi içinse kuşku kaynağıdır. Onun gayesi, vicdanını alabildiğine bastırarak Batı’ya İslâm hakkında en geniş bilgiyi taşımak... Batı’yı İslâm hakkında ruhsuzlaştırmak, vicdansızlaştırmak... Müslümanları ise İslâm’dan kuşku duyar hale düşürmektir. O, doğru bilgi meraklısı bir Şark âlimi değil; kendisini finanse edenin hedeflerine kurşun sıkan acımasız bir savaşçıdır. 

Hadis tedvini döneminde, saf sünnete ulaşmak için yapılan çalışma, akademik titizliğin en üst biçimini temsil etmektedir. Müsteşriklerin hadisle ilgili çalışmaları ise, Kur’an’ı izahsız bırakma çabasıdır.

Buharî, Muslim, Tirmizi, İbn-i Mace, Nesaî ve diğer tedvin âlimleri ve onlardan sonra İmam Nevevî gibi âlimlerin gayesi bizi Resulullah sallallahu aleyhi vesellem ile buluşturmaktı. Müsteşriklerin ve onlara bağlı çalışanların gayesi ise bizi Resulullah sallallahu aleyhi vesellem’den ve dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’den koparmaktır. Mealci diye bilinenler ya da Kur’an İslâm’ı diyerek hadis-i şerifleri bertaraf etmek isteyenler onların oyununa geliyor, onlara hizmet ediyor.

Bu çaba İslâm âleminde milliyetçiliği ve sosyalizmi yayma çabasından farksızdır. İslâm tarihinin hiçbir döneminde müsteşriklerin hadise yaklaştıkları gibi yaklaşılmamış, mealci diye bir yapı oluşmamıştır. Milliyetçilik ve sosyalizm ne kadar Batılı ise hadis etrafında kuşku uyandırma çabaları da öylesine Batılıdır ve İslâm dışıdır.

Hepimizin kendimizi, hadise ve diğer İslâm kaynaklarına yönelik müsteşrikçe bakış açısından kurtarıp İslâm’a İslâm’ın penceresinden bakmaya ihtiyacımız vardır.

Abdulkadir Turan / İnzar Dergisi – Aralık 2015 (135. Sayı)

 
04-12-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.