Gönüllerin Fatihi

Sadullah Aydın
Peygamber beldelerden önce gönülleri fethediyordu. Kalplere hükmediyordu O. Gönüllerin fatihiydi. Kamil ahlakı, hoşgörüsü, affediciliği, merhamet ve adaleti onu gönüllere sultan ediyor, en azgın düşmanlarını dosta çeviriyordu. Gönüllere hükmedince de her kapı ona açılıyor, az bir toplulukla nice büyük orduları dize getiriyordu.
Peygamber beldelerden önce gönülleri fethediyordu. Kalplere hükmediyordu O. Gönüllerin fatihiydi. Kamil ahlakı, hoşgörüsü, affediciliği, merhamet ve adaleti onu gönüllere sultan ediyor, en azgın düşmanlarını dosta çeviriyordu. Gönüllere hükmedince de her kapı ona açılıyor,  az bir toplulukla nice büyük orduları dize getiriyordu.

Onun dostları, ashabı da bu yolu, Peygamberin yolunu takip ettikleri için otuz yıl içinde zamanın iki süper gücünü dize getirdiler. Kapılarına dayandıkları şehirlerin, kalelerin halkları onları çiçeklerle, güllerle karşıladılar. Egemenlikleri altında yaşadıkları iktidarları değil, fetih ordularını, yani Müslümanları kurtarıcı gördüler.

İslam orduları, Rehberleri Muhammed Aleyhisselamın ahlakıyla bezenerek kısa sürede dünyanın hakimleri, İslam medeniyeti de dünyanın egemen medeniyeti haline geldi. Önce gönülleri, sonra ülkeleri fethettiler.

Biz bugünün Müslümanları İslam’ın şanlı bayrağını topraklarımızın üzerinde dalgalandırmak istiyorsak, halklarımızın düşmana değil de bize kucak açmasını, bizim peşimizde koşmasını, bizimle güç birliği yapmasını arzuluyorsak önce gönüllerini fethetmeliyiz. Gönüllerin fatihi olmalıyız. Rehberimiz gibi.

Evet, rehberimiz, peygamberimiz, efendimiz gönülleri fethediyordu. İşte onu gönüllerin fatihi yapan iki muhteşem tablo, tarihten iki altın sayfa…

İşte tarihten bir altın sayfa:

Feth-i Mubin, büyük fetih gerçekleşmişti.  Yıllar süren savaşların, çilelerin akıllara durgunluk veren fedakârlıkların sonunda şirkin, putperestliğin, kötülüğün karargahı ele geçirilmişti. Mekke İslam askerlerinin ellerindeydi artık.

Küstah Kureyş, yapmadığını bırakmamıştı sevgili Peygambere. Yirmi yıl boyunca İslam dinini boğmak, Allah’ın adını yeryüzünden silmek, Kur’an’ın nurunu söndürmek için Peygamberle ve Müslümanlarla defalarca savaşmıştı. Onları aç bırakmış, ekonomik boykotlarla yoksullaştırmış, mallarına el koymuştu. Bununla yetinmemişti Kureyş. İslam Peygamberini ve Sahabe-i Kiramı yurtlarından kovmuş, onları evlerinden, ailelerinden, sevdiklerinden ayırmıştı. Müslümanların başına gelen hemen hemen tüm musibetlerin arkasında Kureyş vardı, Mekke yönetimi vardı. Bedir’de,  Uhut’ta Hendek’te Resûllulah’a kılıç çekenler, onun canına kast edenler hep onlardı.

Ve şimdi Kureyş’in yurdu Mekke,  İslam ordusunun elindeydi. On bin İslam askeri Mekke’yi fethetmişti. İslam ordusunun muzaffer başkomutanı Muhammed Aleyhisselam, Beytullah’ın merdivenleri üzerinde durmuş Kureyşlileri süzüyordu.

Kendilerini yenilemez sanan şımarık, zorba Mekkeliler korku içinde titreşiyorlardı. Kahkahalar atarak yaşlı, savunmasız Sümeyye’nin karnına mızrak saplayanlar; zavallı Bilal‘i kızgın çöl güneşinin altında çırılçıplak soyup ateş gibi yanan kumlarda sürükleyenler; ateşte kızıla çevirdikleri demirlerle Habbab’ın göğsünü dağlayanlar; Allah’ın aslanı Hamza‘nın  ciğerlerini vahşice söküp çiğ çiğ yutmaya kalkışanlar;  güzel yüzlü, mahzun bakışlı Mus‘ab’ı, çiçeği burnundaki damat  Hanzala’yı ve daha nice yiğidi, nice Allah dostu nice tevhit erini kanlara boyayan, onları vahşice katledenler... Ve en korkuncu, Allah’ın Peygamberini, Allah’ın elçisini öldürmeye kalkışan, onu çukura yuvarlayan, mübarek dizlerini yaralayan, yüzünü, yanaklarını al kanlar içinde bırakan, üzerine hayvan pisliği atan, yoluna dikenler serpen; onu mecnunlukla, delilikle, sihirbazlıkla, bölücülükle suçlayan bu insanlık düşmanları... Kötülük mabedinin putperestleri... İşte bu insanlar titreyerek bekliyorlardı. Dünyayı kendisine zindan ettikleri bu muzaffer komutan ne karar verecekti acaba? Onlara ne yapacaktı? Onları nasıl bir son bekliyordu? Yaptıkları bunca kötülüğün, bunca alçaklığın, bunca işkencenin cezası ölümden başka ne olabilirdi ki? Ölüm bile hafif gelirdi onlara. Suçlarının büyüklüğünü biliyorlar, ümitsizce bekliyorlardı.

Ve sonunda Peygamber konuştu:

-Size nasıl davranmamı bekliyorsunuz.

Kureyşliler, yaptıkları tüm kötülükleri unutarak feryada başladılar:

- Muhammed! Ah Muhammed! Güzellik sarayının sultanı! Güllerin, gönüllerin, sevgilerin efendisi! O anki sözlerin, o anki eylemin zaman durdukça erdem kitabının önsözü olacak... Ah o da ne? O da ne? Acıma dolu bakışlarla süzüyordun azgın düşmanlarını. Gözlerinde kinin, nefretin, hırsın zerresi yoktu. Merhamet vardı, şefkat vardı hüzünle gölgelenmiş yüzünde. Ve şu sözler döküldü ağzından:

- Gidiniz! Özgürsünüz... Bu gün size kınama ve ceza yoktur! Hepiniz affedildiniz!

Ve ikinci altın sayfa… En azgın düşmanlardan olan Yahudi din adamlarının bile kalbini fetheden gönül yüceliği…

 Şimdi de gönüller fatihi Peygamberin Yahudi bilginlerden Haham Zeyd bin Sü’ne’nin gönlünü nasıl fethettiğine bakalım.

Haham Zeyd, Medineli Yahudilerdendi. Tevrat’ı çok ciddi bir biçimde incelemiş, Peygamberimizin pek çok vasfını orda bulmuştu. Bu yüzden kalbi Peygamber Aleyhisselama meyilli hale gelmişti. Ama bazı tereddütleri vardı. Peygamberin ahlakı hakkında tam bilgi sahibi değildi. Okuduğu kutsal metinlerde geçen özelliklerin hemen hepsi şu iki özellik konusunda içi mutmain değildi. Kutsal metinlerde geçtiğine göre peygamberlerin hilmi ve yumuşaklıkları öfkelerine galip gelirdi. Öfkelenmeleri gereken yerlerde yumuşaklık gösterirlerdi. Bir de onlara karşı yapılan aşırı cahillik ve kabalık onların tevazu ve alçak gönüllülüklerini arttırırdı. Bu iki özellik Muhammed Aleyhisselamda var mıydı acaba? Bunu bilemiyordu. Ama öğrenmesi lazımdı.

Zeyd çok geçmeden bu iki özellik konusunda peygamberimizi deneme fırsatını ele geçirdi.

Bir gün Peygamberimiz sevgili damadı Ali ile birlikte evinden çıkarken bedevi kıyafeti giymiş bir adam onların yanına geldi. Adam kendini tanıttıktan sonra:

-Ya Resûlullah! Dedi. Falan köyde yaşayan birkaç tanıdığım var. Ben onları İslam’a davet ettim. Maddi durumları pekiyi değildi. Bu yüzden, eğer Müslüman olurlarsa rızklarının genişleyeceğini söyledim. Onlar da Müslüman oldular. Ama tam tersi oldu. Köylerinde kuraklık başladı. Ya Resûlullah, dünya menfaati için Müslüman olan bu şahısların irtidat etmelerinden, dinden çıkmalarından korkuyorum! Gönüllerini İslam’a ısındırmak için herhangi bir yardımda bulunamaz mısınız? Vereceğiniz yardımı ben onlara ulaştırırım.

Resûlullah yanı başında duran Ali’ye dönüp baktı. Ali, çaresiz ellerini iki yana açarak:

-Beytülmalde hiçbir şey kalmadı ey Allah’ın Resûlü! Dedi.

O esnada Yahudi Haham Zeyd oradan geçiyordu. Zeyd, istemeden olaya tanık oldu. Zeyd, Peygamber Aleyhisselamın yeni Müslüman olmuş bedevilere yardımcı olamamaktan ötürü içine düştüğü derin üzüntüyü görünce hemen yanlarına yaklaştı. Zengin bir adamdı. Peygambere borç para verecek, bu bahaneyle onun ahlaki yönünü deneyecekti.

Haham Zeyd, daha önce kendisiyle birçok defa görüştüğü, kendisine sorular sorduğu Peygamberimize selam verdi. Sonra yardımsever bir adam tavrı takınarak:

-Ya Muhammed! dedi. İstemeyerek bu adamla aranızdaki konuşmaya tanık oldum. Amacım size yardımcı olmaktır. Ben peşin parayla sizden bir miktar hurma alayım. Münasip gördüğünüz bir vakit tayin edin ve o vakitte hurmalarımı bana verin.

Peygamber Aleyhisselam Yahudi hahamın teklifini uygun gördü. Seksen miskal altın karşılığında verilecek hurma miktarını ve ödeme tarihini beraber kararlaştırdılar. Yahudi Peygambere uzattı. Resûl-i Ekrem bedevi kıyafetli adama altınları verdi. Ona:

- Yeni Müslüman olmuş dostlarının yanına dön, onlara yardımcı ol! diye buyurdu.

Bedevi kıyafetli adam mütebbessim bir yüz, huzurlu bir kalple oradan ayrıldı.

Aradan günler geçti. Ödeme tarihine üç gün kala Haham Zeyd, Resûlullah’ı aramaya koyuldu. Peygamber Aleyhisselamı bir cenaze töreninde buldu.

Alemlerin iftiharı Muhammed Aleyhisselam cenaze namazını kılınca dinlenmek için dostlarıyla, ashabıyla birlikte bir duvarın dibine çömeldi.

Haham Zeyd kızgın, asık bir suratla Peygamber-i Ekremin karşısına dikildi. Yüzünden düşen bin parçaydı. Peygamberin ridasından tutup sertçe çekti. Sesine en hakaretvari, en küstah tonu vererek bağırdı:

-Ey Muhammed, hakkımı bana ödesene! Vallahi siz Abdulmuttalipoğulları borçları asmaktan başka bir şey bilmezsiniz! Sizinle alışverişim var, iyi tanırım sizi!

O esnada orada bulunan Ömer, öfkeden ne yapacağını şaşırmıştı. Yahudi haham hakaretlerini sürdürünce Ömer, ona gözleri ateş püskürerek baktı.

- Ey Allah’ın düşmanı! Diye haykırdı. Duyduklarımı sen Allah’ın Resûlüne mi söylüyorsun? Bunca hakareti Resûlullah’a mı yapıyorsun? Canımı kudret elinde tutan Allah’a kasem ederim ki eğer Resûlullah izin vermiş olsaydı şuracıkta kelleni uçururdum!

Anlayış ve hoşgörü Peygamberi Muhammed Aleyhisselam sakin, vakur bir tavırla Ömer’i sükunete davet etti.

- Sakin ol ey Ömer! Ben ve bu adam daha farklı bir davranışa muhataptık. Bana güzellikle borcumu ödememi, ona da borcunu güzellikle istemesini tavsiye etmeliydin! Haydi Ömer, onunla git, beytülmalden hakkını öde. Ayrıca onu korkuttuğun için yirmi sa hurma daha ver…

Yahudi hahamla Hazreti Ömer beytülmalın yolunu tuttular. Haham Zeyd’in mutluluktan içi içine sığmıyordu. Hatem’ül Enbiyaya karşı ruhu aşk ve muhabbetle coşmuştu. Artık kalbinde en ufak bir tereddüt yoktu. Muhammed; insanlığın kurtuluşu için gönderilen, Tevrat ve İncil’de kendisinden övgüyle bahsedilen, Musa Kelimullahın ve İsa Ruhullahın geleceğini müjdeledikleri son Peygamberdi.

Beytülmale vardıkları zaman Ömer, hahama hakkı olan hurmayı yirmi ölçek fazlasıyla verdi. Haham Zeyd şaşırarak:

- Ya Ömer, bu fazlalık da ne? Diye sordu.

Hazreti Ömer:

-Seni korkuttuğum için, Resulullah fazla vermemi emretti! Diye cevap verdi.

Hahamın yüzüne huzur dolu bir gülümseyiş yayıldı.

-Beni tanıdın mı?

-Hayır…

-Bana Zeyd bin Sü’ne derler.

Ömer hayretler içinde:

-Şu ünlü Yahudi haham sen misin? Diye sordu.

-Evet benim…

Hazreti Ömer kınayan bakışlarla hahamı süzdü.

-Neden Resûlullah’a öyle davrandın? Senin gibi bilgi sahibi bir adama yakışır mı bu?

- Onu denemek için…

-Nasıl yani?

Zeyd her şeyi Ömer’e anlattıktan sonra coşkuyla imanını ilan etti.

- Sen şahit ol ya Ömer, rab olarak Allah’a, din olarak İslam’a ve Peygamber olarak da Muhammed’e iman ettim onlara razı oldum… Yine şahit ol ya Ömer malımın yarısını Muhammed ümmetine bağışlıyorum! Ki ben serveti çok olan bir kişiyim.

Hazreti Ömer sevgiyle yeni din kardeşini kucakladı. Zeyd’le Ömer kol kola girerek Resûlullah’ın yanına döndüler.

Yahudi din bilgini Zeyd, rahmet peygamberinin güzel ahlakı sayesinde seçkin Allah dostlarının arasında yerini aldı. Ölünceye kadar Resûlullah’ın yanı başından ayrılmadı. Ve Tebük Seferi esnasında, zorluk ordusunun bir neferiyken hakkın rahmetine kavuştu.

Sadullah Aydın / İnzar Dergisi – Kasım 2016 (146. Sayı)
 
15-11-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.