Geçmiş ve Gelecek Arasındaki Hafızayı Kurgulamak: Mezopotamya

Siracettin Aslan
Tarih, insanlığın süreç içerisinde geçirmiş olduğu birçok medeniyet krizine, zihinsel ve bilgisel buhranına şahitlik etmiş ve etmektedir. Her kaos süreç ve potansiyel açıdan değişkenlikler arz etse de aynı zamanda bir düzene gebedir.
Tarih, insanlığın süreç içerisinde geçirmiş olduğu birçok medeniyet krizine, zihinsel ve bilgisel buhranına şahitlik etmiş ve etmektedir. Her kaos süreç ve potansiyel açıdan değişkenlikler arz etse de aynı zamanda bir düzene gebedir. Zira her bir varoluş, teorik olarak bir yok oluşa delalettir. Aynı şekilde her yok oluş, varoluşa işarettir. İbn Haldun’cu yaklaşımla her varlık ölmek için var olur, var olmak için ölür. Varlık ve yokluk, arz ve sema içinde yeşeren bütün mahlûkat için bir emare olduğu gibi beşer aklının kolektif örgütlemesi neticesinde varlığa gelen siyasî, iktisadî, sosyal normlar, bilimsel gelenek ve teoriler için de geçerlidir. Bu durum, bazen tarihî tekerrür kılmakla birlikte bazen de iktisat ve bilim odaklı insanlığın ortak birikimine doğrusal ya da dairesel artı bir değer atıf edilerek anlaşılabilir. Her iki yaklaşım biçimine göre de, birikimin merhale veyahut mahiyet değiştirmesi sıradan bir şekilde olmaz. Zira değişimin, siyasî, zihinsel keşmekeşlik veya biyolojik gibi bir dizi ağır bedelleri vardır. Tarih, geçiş ve kırılma safhaları değişkenlik arz etse de, kadimden süregele bunlara/krizlere benzer tarzlarda tanıklık ediyor. Ancak bu tanıklığa işaret etmekten gaye, mevzuyu sıradanlaştırıp determinist formatta ele almak değil, realiteyi görüp geleceği betimlemektir. 

 Bu perspektifle makalemizin maksadı, günümüz insanlığının geçirmiş olduğu siyasî ve zihnî keşmekeşliğin neden olduğu sonuçları Mezopotamya coğrafyası özelinde tartışmak ve geleceğe ilişkin hayal gücümüzü zorlayarak umutlar yeşertmeye çalışmaktır. Vaziyetin izahını anlamlı kılmak ve güncel mevzuyu tarihsel düzleme çekmek için, her ne kadar dinler tarihi önemli bir seyir vasatı sunsa da, bilinen bilim tarihinden hareketle Mezopotamya’ya ilişkin ana hatlarıyla tarihsel bir arka plan oluşturmakla yetinilecektir. Bu arayışta Mezopotamya’nın, birçok mitolojik ve büyüsel arayış ve aktivitelere, pagan inançlara vs ev sahipliği yapmış olduğunu göz ardı etmemekle birlikte bilim tarihi açsısından insanlığa kazandırdığı olgulara dayalı ve sosyal bilimler esas alınacaktır.

Mezopotamya, terim olarak “iki ırmak arasındaki ülke” ve klasik sözlüklerde ise “bereketli hilal”  anlamlarında kullanılan ve insanlığın ilk defa toprağa ve suya mekân açısından bağımlı hale geldiği kültürel ve köken arayışlarından bilimsel birikimin merkez olduğu verimli bir coğrafyanın adıdır. Verimli topraklar havzasında kentleşmiş Sümerler (Güney Irak/MÖ. 4000-2000), Akadlar ( MÖ. 2334-2150)  ile Babiller’in (MÖ. 1894-539) kurduğu ve Dicle, Fırat, Asya, Afrika ile Avrupa arasında bir köprü işlevini gören Mezopotamya, düşüncenin, insanlığın ve bilimin beşiği şeklinde kabul edilip bunun başlangıcı sistematik olarak İÖ 2500 yıllarına kadar geri götürülür. Bilimsel faaliyetler, tarla alanlarının belirlenmesi ve ölçülmesi, uzunluk, genişlik ve yüksekliklerin hesaplanması, sulama kanallarının inşa edilmesi, zamanın ölçülmesi ve taksim edilmesi maksadıyla cebir, aritmetik, fizik, astronomi ve analitik geometri disiplinlerinin inşasında kurucu unsur olarak kabul edilir. Bilhassa matematik, geometri ve astronomi alanında yapılan bilimsel aktivitelerle, hâlihazırda da güncelliğini muhafaza eden “Öklid Geometrisi”, “konumsal sayı sistemi”, “Pisagor” ve “Thales”  ve “matematiksel astronomi” gibi teorilerin inşasında etkin olduğuna dair Susa’daki arkeolojik kazılarda bulunan tabletlerden bilgi sahibiyiz. Öte yandan arkeolojik kazılarda çıkarılan Asurlular döneminden kalma tablet “Ansiklopedi”de (İÖ. 2000)  bitki türleri, mutfak eşyaları, vücudun bölümleri, evcil ve vahşi hayvanlar, denizler, yeryüzü, dağlar, akarsular, kanunlar ve meslekler gibi konuların işlendiğine dair bilgiler bulunmuş ve bunlar teferruatlı tahlil edildiğinde insanlığa bıraktıkları mirasın kapsam ve muhtevası gün yüzüne çıkacaktır. Aynı şekilde edebiyat alanına ilişkin “tartışma”, “risaleler” ve “kılavuzlar” şeklindeki metinler ve diğer bilimsel uğraşlar, Mezopotamya’da bilimsel bilginin muhtevası ve bu bilgi türünün nasıl geliştiğine ilişkin önemli veri kaynağıdır. Zaman ve mekân referans gösterilerek bilimsel bilginin tarihi gelişim süreci bağlamında ansiklopedik tablet, edebi metinler ve diğer bilimsel çıktılar üzerinden hermeneutik bir okuma yapıldığında Mezopotamya; toplumsal düzenin sağlanıp sürdürülmesinde sosyal ilişkiler, devlet hukuku, iktisat ve bilim alanlarında geliştirilen sistematik bilgiyle kendisinden sonraki uygarlıklara önemli bir kaynak ve bilgi bankasıdır. Bütün bunlara ilaveten erken dönem Mezopotamya’da ateşin keşfedilmesi, bitki kültürünün gelişmesi, hayvanların evcilleştirilmesi, madenlerin bulunması, yazının keşfedilmesi ve akılcı bilginin benimsenmesi, bilim tarihi ve felsefesine ilişkin köken arayışı konusunda bilimsel zihniyetin oluşmasının belki en temel müsebbibidir. Bu saiklerle Mezopotamya, insanoğlunun yerleşik hayata ilk geçtiği, ilk defa bilimsel, felsefî ve teknik bilgiye ev sahipliği yapan ve sonraki medeniyetlere de esin kaynağı olması bakımında insanlığın ortak coğrafyasıdır, tarihi hafızasıdır.

Antik Mısır, Hint, Antik Yunan, Roma ve İslam medeniyeti, yukarıda nispeten muhtevasını özetle verdiğimiz Mezopotamya’daki bilimsel gelişmelerin doğrudan veya dolaylı bir şekilde mirasçıları olmuşlardır. Bu mirasın zirvesi, tarihte Antik Yunan’da varlık bulmuştur. Ancak bilim tarihi incelendiğinde, bilimsel bilginin hiçbir medeniyette kalıcı olmayıp adeta bir misafir gibi davranarak kendisine bağrını açmayan, sahip çıkmayan toplumlardan başka yerlere göçüp gider. Bu bakımdan bilim, Antik Yunan’a zirvesine erdikten sonra Helenistik dönemle birlikte zamanla yerini durağanlaşmaya bıraktığı sırada yeniden Doğu’ya dönmüş (Urfa, Nusaybin, Harran, Antakya, Cündişapur) ve Nil nehri dolaylarında(bilhassa İskenderiye’de) tekrar yeni bir döneme girer. Bu dönemde matematik, geometri, fizik, astronomi ve tıp alanlarında önemli gelişmeler yaşansa da Roma’nın Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul etmesiyle birlikte (391) var olan bilimsel zihniyet zamanla körelmeye ve tedricen kilisenin tekeline girmeye başlar. Böylece bilim ve düşünce üretimi kesintiye uğramış ve sınıflar arasında astronomik mesafeler, adaletsizlik ve küresel düzlemde çatışmalar varlık gösterir.  Durağan hale gelen bilimsel bilginin yeniden ele alınıp insanlığın hizmetine sunulması ve en temelde adalet arayışı ise, ancak İslâmiyet’in ortaya çıkmasından sonra mümkün olabilmiştir.

İsmail R. Farûkî’nin aktarımıyla, İslâm düşünce ve bilim geleneği teşekkül evrelerinde iken hâkim mefkûre, Helen ve Hint taassubu arasında ikiye bölünmüş bir toplumsal örgütleme ve bilimsel idrak tarafından kuşatılmıştı. Burada İslâm bilim geleneğinin oluşturduğu düşünsel tevhîdi epistemoloji aracılığıyla bilimsel bilgi ve düşünme, bu katı taassupların ağları arasından kurtulabilmiştir. Böylece İslâm medeniyeti, tevhidi bilinçten kaynaklı öteleyici davranmayıp kendinden önceki tüm uygarlıkların ilmi mirasını tevhîd potasında değerlendirmeye tabiî tutarak bunlara yenilik getirmiş olmakla birlikte, aynı zamanda Kadim Mezopotamya düşüncesinin billurlaşmasına da imkân sağlamıştır.

Bugünkü manzara; İslam coğrafyası başta olmak üzere bütün bir insanlık medeniyet kriz ve bilgisel bunalım safhasındadır. İnsanlık, mezkûr kaostan kozmosa geçiş için umut arayışındadır. Nasıl ki İslam, Roma ve Sasani dönemlerinde insanlığın geçirmiş olduğu bütünsel krize bir umut olup insanlığı aydınlığa kavuşturmuş ise benzer bir bilinç ve ruh ile günümüzdeki sorunlarının ve arayışlarının ana hatlarıyla saiklerini teşhis ve tespit ettikten sonra bütün bir insanlık için teorik bir taslak oluşturulabilir. Bu sorun ve arayışlar, uzun uzun tartışmaların konusu olduğundan İslam toplumlarına ilişkin özelde bir konuya vurguya yaparak makaleyi sonlandırmak istiyoruz.  İslam dinî, ortaya çıkış noktası itibariyle ve diğer milletlerin desteğiyle Arapların öncülüğünde çok kısa bir süre de cihana yayıldı ve ulema da, İslam’da aldıkları bilimsel bilinç ve ruh ile insanlık için tabii bilim ve sosyo-kültürel alanlarda atılımlar gerçekleştirdiler. Osmanlı devletinin kuruluşu ile birlikte bu bayraktarlık Müslüman Türklere geçti. Öte tarafta Müslüman Farslar, kendi topraklarında ve zaviyelerinde İslam’ın ve haliyle refah ve huzurun cihanı kuşatmasında hizmetkâr oldular. Bu süre zarfında Kürtler ve Afrikalı vs Müslümanlar toplumlar, gerek müstakil ve gerekse iktidarı ve istikrarı elinde bulunduran sözü edilen Müslüman devletlere veya idarecilerin hükümeti altında din olarak İslam’ın gelişip yayılmasının yanı sıra İslam ilim, irfan ve kültür geleneğinin teşekkülüne hizmet ettiler. Bu süreç, İslam tarihçilerinin kahir ekseriyetinin hem fikir olduğu gibi 13-14. Yüzyıldan sonra duraklamaya ve bilhassa son iki asırdır inkıtaaya uğramıştır. Böylece genelde cihan Müslümanları ve özelde Mezopotamya’da yaşayanlar, dâhili ve harici birçok sebeple coğrafi çatışma, ahlâkî yozlaşma ve ilmî yoksunlukla karşı karşıya kalmıştır. Müslümanların karşılaştığı mevcut duruma mukabil çağdaş bilim ve ulema sınıfı, “asri saadet”, “yeni bir Medine vesikası”, “bilginin İslamileştirilmesi/bilginin Batılılaştırılmaktan arındırılması/İslami bilim” ve “küresel medeniyet/medeniyetler ittifakı” projeleri gibi reçeteler sunmuşlardır. Bütün bu reçeteler İslam toplumlarının ontolojik ve epistemolojik arayışlarının bir nüvesine mukabil gelmekte ve önemli bir ihtiyacı karşılamaktadır. Bu bağlamda söz konusu reçeteleri önemli ve yerinde görmekle birlikte ehliyetimin elvermediğinin bilincinde olarak âcizane güncel meseleye ilişkin kurgusal görüşlerimi şu şekilde kısaca arz etmek istiyorum;

Yukarıda ifade edildiği üzere Mezopotamya, güçlü bilim ve kültür gelenekleri inşa eden medeniyetlerin bilgi ve esin kaynağı olduğu gibi, aynı zamanda insanlığın tarihte geçirmiş olduğu krizlerin atlatılmasının bir yerde de mekânıdır. Belki bunun en temel nedeni, bütün bir insanlık atasının ve semavi dinlerin önemli bir merkezi olmasındandır. Zira toprak, su (Dicle&Fırat), ateş ve yazı (söz/logos), kadim düşüncenin ontolojik, kozmolojik ve kozmogonik arayışın en önemli unsurları ve zahiren varlığın biyolojik teminatıdır. Bu kadim unsurlar, geleceğe ilişkin tasavvur ve arayışta tarihsel ve zihnî arka plan oluşturabilir. Ancak bunun için öncüler gerekir. Öncüler, taşıma suyla değirmen dönemeyeceği darb-ı meselinden hareketle “buradan” olmalıdır. “Bugün” ve “burada” tarihte küresel ölçekte İslam’ın sancaktarlığını yapamayan Kürtler vardır.  Günümüz şartlarına her ne kadar afakî bir durum şeklinde telakki edilse de Müslüman Kürtler, diğer Müslüman milletlerin desteğiyle, klasik dönem İslam medeniyetinin kadim Mezopotamya bilim düşüncesini billurlaştırıp cihana umut olduğu gibi, özelde İslam toplumları ve genelde ise bütün bir insanlığın gelecek umutlarını tesis etmede öncülük edebilirler.  Başka bir ifade ile “bereketli toprakların” sakinleri ve bilhassa da Kürtler, Mekke’nin manevi ruhu ile Medine’nin bilimsel bilinci ile “vatanı dünya ve ulusu bütün bir insanlık” (Johann Gottlieb Fichte) olan evrensel bir paradigma inşa edilebilir.

Kaynakça: İsmail R. Farûkî, Tevhid, Dilaver Yardım ve Lâtif Boyacı (çev), İnsan Yayınları, İstanbul 2006; Clifford D. Conner, Halkın Bilim Tarihi-Madenciler, Ebeler ve “Basit Tamirciler”-, Zeynep Çiftçi Kanburoğlu (çev), TÜBİTAK, Ankara 2013; J.M. Roberts, Dünya Tarihi -Tarih Öncesi Çağlardan 18. Yüzyıla-, C. I, İdem Erman (çev), İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2011; Jean Bottêro, Mezopotamya, Mehmet Emin Özcan ve Ayten Er (çev), Dost Kitabevi, Ankara 2012; Stephen F. Mason, Bilimler Tarihi, Umur Daybelge (çev), KBY, Ankara 2001; Sargün Erdem, “Bâbil”, DİA, yıl.1991, cilt. 4: 392-395.

Siracettin Aslan / İnzar Dergisi – Temmuz 2016 (142. Sayı)
 
14-07-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.