Fransa`nın Ortadoğu`daki İstikrarsızlaştırma Rolü

İnzar / Çeviri Makaleler
Macron`un Suudi Arabistan ziyareti yalnızca Lübnan ve Yemen ile ilgili bölgesel gerginlikleri arttırmadı aynı zamanda Kraliyet içinde de önemli siyasi çalkantılara neden oldu ve kaçınılmaz biçimde Fransa`nın Suudi`nin güçlü adamı Prens Muhammed bin Salman`ın tarafını tutmasıyla sonuçlandı. Dışarıdan müdahale bir asırdan fazladır Ortadoğu`nun istikrarı için en büyük kötülük oldu. Macron`un müdahalesi görünürde Amerikan liderliğinin eksikliğinden kaynaklanan boşluğu doldurmak gibi...
Suriye ve Irak`ta DAEŞ`in yenilgiye uğratılmasıyla ana akım medya bölgedeki bir sonraki hesaplaşma olarak İran ve Suudi Arabistan`daki gerilime odaklandı. Görüntüye bakıldığında gerginlik İran "tehdidine" karşı Suudiler ile İsrailliler arasında gizli görüşmeler yapıldığıyla ilgili haberlerle bilhassa arttırılmaya çalışılıyor.

Dahası bölge dışı güçler kendi stratejik konumlarını güçlendirmek için şevkle bu ihtilafa dalmış durumdalar. Son zamanlarda bu konuda en aktif ülke Başbakan Emmanuel Macron`un ay başında Suudi Arabistan`a yaptığı sürpriz ziyaretiyle gündeme gelen Fransa oldu.

Macron`un Suudi Arabistan ziyareti yalnızca Lübnan ve Yemen ile ilgili bölgesel gerginlikleri arttırmadı aynı zamanda Kraliyet içinde de önemli siyasi çalkantılara neden oldu ve kaçınılmaz biçimde Fransa`nın Suudi`nin güçlü adamı Prens Muhammed bin Salman`ın tarafını tutmasıyla sonuçlandı.

Dışarıdan müdahale bir asırdan fazladır Ortadoğu`nun istikrarı için en büyük kötülük oldu. Macron`un müdahalesi görünürde Amerikan liderliğinin eksikliğinden kaynaklanan boşluğu doldurmak gibi görünse de Batılı güçlerin bölgesel istikrara olumsuz biçimde nüfuz edişlerinin son örneğidir.

Fransız müdahalesi Muhammed bin Salman`ı bölgeyi istikrarsızlaştırma politikasında cesaretlendirme riski taşımaktadır. Dahası Fransız müdahalesi İran ve Suudi Arabistan`ın kısa sürede kısmi bir uzlaşma sağlamalarını da zorlaştırmaktadır.

Fransız bozguncusu

Fransa, Mısır ve Doğu Akdeniz ülkelerindeki emperyalist miraslarında da görüldüğü gibi Ortadoğu`da katı bir tarihe sahip. Son yıllarda da bilhassa ABD liderliğinin eksikliğini gördüğü zamanlarda sert konuşma hatta savaş tehdidi yapma eğilimi gösteren bir ülkedir.

Örneğin Eylül 2007`de İran nükleer anlaşmazlığı yoğunlaştığında o zamanların Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner hızlı bir diplomatik çözüm yerine "savaş" uyarısı yaparak sansasyonel bir çıkış yapmıştı. Savaşın çıkmayacağı anlaşıldı ama Kouchner`in (ABD`deki şahinlerin seslerini bile bastıran) aşırılık yanlısı pozisyonu Fransa`nın sömürge tarzı ültimatomlarının verildiği nostaljik dönemleri hatırlatıyordu.

Körfez`in güvenliği, savunması ve stratejik düzenlemeleri bağlamında bakıldığında Fransızlar Birleşik Arap Emirliklerindeki askeri varlıkları gereğince önemli bir konumda bulunmaktadırlar. Fransa`nın Ebu Dabi`deki sözde "Barış Tarafı" Mayıs 2009`da kuruldu ve Macron`un bu ay başlarında askeri üsse yaptığı ziyaretten de anlaşıldığı kadarıyla son zamanlarda büyük önem kazandı.

Siyasi açıdan Fransız ordusunun varlığı ve daha geniş bir Fransız stratejik duruşu -Fransızlar kritik bazı anlarda Amerikan ve İngiliz hattından ayrılsalar da- daha geniş bir çerçeveyle Batının pozisyonu olarak addedilebilir. Bunun son örneğini 2003 yılında ABD ve İngiltere liderliğinde Irak`ın işgal edilişinde Fransa`nın ateşli taraftarlığında görmüştük.

Büyük oranda Suudi Arabistan`ın güç kullanarak (Lübnan Başbakanı Hariri`yi istifa etmeye zorlayarak) Lübnan siyasetine müdahale etmek için harekete geçmesiyle bölgesel gerginliğin artması üzerine Fransız ve Amerikan pozisyonları arasında büyük bir boşluk oluştu.

ABD Lübnan siyasetine müdahale noktasında uyarılar yapmış olsa da Fransızlar Suudi pozisyonu yönünde tutum aldıklarına yönelik algı oluşturdular. İranlıların bu gelişmeyi izledikleri, Fransa`nın bölgesel dengelere karşı önyargıyla hareket ettiğini dile getirerek Tahran`daki dışişleri bakanlığının azarına neden olmasıyla ortaya çıkmış oldu.

İkili çözüm

Macron`un, Muhammed bin Salman`ın saldırgan liderlik tarzını görünürde teyit ettiğini gösteren fırsatçılığı ve ikiyüzlülüğünün pis kokusunu almamak ve bunun farkına varmamak gerçekten zor. Fransa, Tahran ve Riyad arasında artan gerginlikten yararlanarak stratejik, ekonomik ve ticari karını arttırarak kazanç elde etmeyi umuyor olmalı.

Fransa, bölgeye silah ihraç eden büyüklerden biri, Körfez ülkeleriyle ve bilhassa Suudi Arabistan ile büyük silah anlaşmaları yapmak için gerginliklerin sürdürülmesini elzem görüyor. Bu yönüyle Fransa, ABD liderliğinde bir hükümsüzlük de umuyor ve Riyad`ın uzun dönemde ABD`nin askeri desteğine güvenmeyle ilgili korkularına oynuyor da olabilir.

İngilizler ve Amerikalılarla kıyaslandığında Fransızlar Körfez arenasında gerginlikleri ve ihtilafları yönetmede görece daha az deneyimliler. Fransızların bölgedeki sömürgeci mirası çoğunlukla Mısır ve Doğu Akdeniz ülkeleriyle sınırlıydı. Buradaki risk de bölgesel işlerde daha fazla nüfuz sahibi bir Fransa`nın istikrar bozucu olabileceği ve kısmen deneyim eksikliğinden dolayı ama aynı zamanda Fransa`nın potansiyelinde var olan aldatma ve yanlış hesaptır.

Macron`un Muhammed bin Salman ile sıcak buluşmasının da gösterdiği gibi Fransa`nın yakın dönemdeki pozisyonunun kısmi bir İran-Suud yakınlaşmasında kasıtlı olarak pusuya yatma şeklinde tasarlandığı veya başarısız olursa ikili anlaşmazlıklarda daha etkili bir yönetim peşinde olduğunu tahmin etmek pek de mantıksız olmaz.

Fransa`nın yardım etmeyen müdahalesi İranlı ve Suudi Arabistanlı yüksek düzeydeki yetkililerin savaştan kaçınma yönündeki açık ifadelerinden de anlaşıldığı kadarıyla bu gerginliği azaltmak için iki taraflı çabalar kurmaya karşı olduğunu gözler önüne seriyor. İranlı ve Suudi Arabistanlı dışişleri bakanlarının açıklamaları her iki ülkenin diplomatik ve ulusal güvenlik kuruluşlarının duruşlarını dile getirmektedir. Örneğin İranlı eski bir diplomat yaptığı açıklamada itinalı bir dil kullanarak hem Tahran hem de İran`ın müzakereler aracılığıyla karşılıklı olarak sorunları çözebilecek kapasitede olduklarını ifade etti.

Bu analiz, ikili gerginliklerin uzmanlık seviyesindeki daha geniş değerlendirmelerle çözülebileceğini dile getiren İranlı stratejistlerin Muhammed bin Salman`ın liderliğini pekiştireceğini açıkça dile getiren ifadelerle de uyum göstermektedir. Çıkarım oldukça basittir: Tahran hem kendi ülkesinde (dinsel muhafazakârlıktan vazgeçerek) görece modernist olan ve bölgesel düzeyde de katı olan Suudi ile uzlaşmayı kabullenmelidir.

Diplomasiye bağlılığın altını çizen İranlı stratejistler İslami Cumhuriyetin yeni Suud liderliğinin öngörülemezliğini yönetebilecek ve buna bağlı olarak da Riyad`ın siyasi seçimlerinden kaynaklanan istikrarsızlıkları kontrol edebilecek yeterliliktedir.

Fransa ve diğer Batılı güçlerin İran ve Suudi Arabistan`a aralarındaki ihtilafları çözebilecek fırsatı tanıyıp tanımayacaklarını göreceğiz.

Bu iki makale Süleyman Kaylı tarafından İnzar Dergisi için tercüme edilmiştir.

(Çeviri Makale) Mahan Abedin | İnzar Dergisi | Aralık 2017 | 159. Sayı
 


 
21-12-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.